Taraklı’ya destek olalım!

cittaslow-logo-2

‘Cittaslow’ yani ‘Sakin Şehir’ olmak Taraklı’ya çok yakışacak! İlk adım atılmış ya arkası gelir… Diyeceksiniz ki “Taraklı zaten sakin bir şehir”… Doğru. Ama Adapazarı da öyleydi… Daha birçok şehrimiz de bir zamanlar öyleydi. Oysa şimdiki kentler insanı eziyor. Buralarda insanlar gitgide tektipleşiyor. Böylece bir şeylere yönlendirilmeleri de kolaylaşıyor. Çoğunlukla da tüketmeye tabii… Yaşadıkları şehirden beslenemedikleri gibi şehri de besleyemiyorlar…

İlçenin uluslararası düzeyde ‘cittaslow’ yani ‘sakin şehir’ unvanını alması bir bakıma şehrin kurtuluşu demek… Çünkü bundan sonra bazı kurallara uyması gerekecek!

Türkiye’nin ilk ve tek ‘Sakin Şehri’ Seferihisar… Taraklı, sırada bekleyen 60 yerleşim yerinden biri… DSC_0733-1

Eskiden zengin bir yerleşim olduğu tarihi yapılarından, konaklarından, kültürel birikiminden anlaşılıyor. Tarihi ‘İpek Yolu’ üzerinde yer alan kasaba, ticaret yollarının değişmesiyle yavaş yavaş zenginliğini yitirmiş ama bu sayede detarihi dokusu, doğası ve insanıyla bozulmadan bugünlere gelebilmiş. Son birkaç yıl içinde geri dönülmez bir yola da girebilirdi tabii. Öyle ya, el çabukluğuyla oluyor bu işler! Ama şimdiki belediye başkanları Taraklı için iyi şeyler yapmak isteyen bir insan. Yavaş gelişsin, yeter ki şehrin özgünlüğü bozulmasın diye düşünüyor ve ilçe halkına bunun nedenini açıklayarak onları da yanına alıyor. Birlikte biçimlendiriyorlar hayallerindeki Taraklı’yı. Ve eğer Taraklı ‘sakin şehir’lere kabul edilirse muhakkak ki hayaller daha çabuk gerçeğe dönüşebilecek.

 

‘Hızlı-Yavaş’ başlıklı yazımda anlatmıştım:

‘Sakin Şehirler Hareketi’, 2000 yılında İtalya‘da 32 şehrin yöneticilerinin bir araya gelerek imzaladığı bir proje. Belli kuralları ve salyangoz biçiminde bir logosu var. Nüfusu 50 binden az olan şehirler, bu kuralları da yerine getirirse üye olabiliyor. Uzun bir liste, ama insan bunları az çok tahmin edebiliyor.
Mc. Donald’s gibi ‘fast-food’ restoranlar bu şehirlere giremiyor. Yöresel yemeklerin bulunacağı lokantalar değer kazanıyor. Elbette gıda ürünlerinin de çevreye zarar vermeyen doğal yöntemlerle üretilmesi gerekiyor. Yerel ürünlerin ve sağlıklı çeşitlerin satıldığı dükkânlar çoğalıyor. Büyük marketlerin yerini bunlar alıyor.
Yeşil alanlar ve yaya bölgeleri genişliyor. Elektrikle çalışan taşıt araçları kullanılmaya başlıyor. Bisiklete binmek özendiriliyor. Gürültü ve görüntü kirliliği yaratan her şey denetim altına alınıyor.
İnsan doğanın bir parçası aslında, ama hızlı yaşam unutturuyor bunu… Tüketen, ama pek çok tüketen bir yaratık olmaya zorlanıyor. Varlığından kopartılmak isteniyor sanki.
Sakin Şehirler, aşırı tüketim anlayışına yer vermiyor. Ve bu yaşam biçiminin bütün alışkanlıkları yavaş yavaş bırakılıyor. Sakin okullar, sakin yaşam, sakin seyahat gibi arayışlar başlıyor. Bunlar üzerine deneyimler paylaşılıyor, kitaplar yazılıyor. Çalışma saatleri azaltılıyor. Dostluklar, sohbetler çoğalıyor…”

Bunları yazmışım ama ben de yeni öğrendim ki aslında her şey şöyle başlamış:

1986’da, Roma’daki İspanyol Merdivenleri’nde yapılan Mc Donald’s açılışını protesto eden bir grup, meydana tabaklar dolusu makarna fırlatmış! Carlo Petrini’nin önderlik ettiği grubun tepkisi, “meydanın estetiğinin bozulacağını”ve “yemek yemenin, abur cuburla doymak olmadığını”çarpıcı biçimde anlatabilmek içinmiş.

‘Fast-food’a karşı tepkiden ‘slow-food’ doğmuş… Yani hızlı yemek karşıtı olarak, yavaş yemek… Türkçede biraz eğreti durduğu için biz bunu değiştirdik ve ‘yavaş pişir, yavaş ye’ dedik (Adapazarı’nda bir slow-food grubu kurduğumuzu ve adının da ‘yavaş pişir, yavaş ye’ olduğunu daha önce yazmıştım).

Sakin şehirler hareketinin Türkiye’deki ilk uygulaması İzmir’in Seferihisar ilçesinde başladı demiştik ya; bakalım Seferihisar’da neler yapılmakta:

“Çocukların doğal üretimi öğrenmeleri amacıyla bahçeler yaratılıyor…

Yerel üretimin desteklenmesi amacıyla Köy Pazarıkuruluyor. Eski belediye binası bu işe ayrılmış. Köylüler buraya gelip ürünlerini sunabiliyorlar. Haftanın bir günü de açık pazar kuruluyor…

Kent içine bisiklet yollarının yapılması projesi sürdürülüyor. Güneş enerjisiyle çalışan bisikletlere binilecek…

Belirli saatlerde kent merkezine motorlu araç alınmıyor. Fayton uygulamasını başlatmak için girişimler sürüyor…

Görüntü kirliliği bulunan ana cadde tamamen yenileniyor. Bütün tabelalar değişiyor…

Çanak antenler sökülüyor…

Evlerin cephelerinin boyanması, kolonların taş kaplanması, klimalara ahşap ızgara yapılması; pencere ve balkonlara sardunya konulması kararlaştırıldı…

Seferihisar’da yaşayan 75 yaş üstü yurttaşlar bir araya getirilecek ve onların anlattıklarından bir “Seferihisar Sözlü Tarihi”kitabı oluşturulacak…

Yılın 300 gününü güneşli geçiren Seferihisar aynı zamanda zengin termal enerji kaynaklarına ve güçlü rüzgâr koridorlarına sahip. Bu çerçevede kentin ısınmasında jeotermal enerji, kentin aydınlatılmasında da güneş ve rüzgâr enerjisiyle çalışan aydınlatma elemanları kullanımı hedeflendi…

Yerel yemek lokantalarının oluşturulmasına hız verildi. Esnafın bu konuda eğitimine başlandı. İzmir’deki üniversitelerden alınan desteklerle sürdürülüyor…

Turizm konusunda her şey dâhil sistemi yerine ev pansiyonculuğu ve çevreye saygılı, doğal ve tarihi mimari dokuya uygun küçük otellerin öne çıkacağı bir projenin olgunlaştırılmasına çalışılıyor. Bu çerçevede eko-turizmin yaygınlaştırılması amacıyla kentin tamamının turistik bir merkez haline getirilmesi hedeflenmiş durumda…”*

DSC_0523

Taraklı’nın da bu gibi düzenlemeler yapmayı daha başvuru sürecinde üstlenmesi gerekecek. ‘Sakin şehir’ statüsünü kazandıktan sonra ise sakin şehirler birliği kriterlerine uygunluğu bakımından düzenli olarak denetlenecek…

Gördüğüm kadarıyla ilçe halkı doğal ve kültürel zenginliklerinin bilincinde. Turizme açılmayı da çok istiyorlar… Öyleyse bu süreçte Sakarya Taraklı’ya destek vermeli… Valiliği, büyükşehir belediyesi, üniversitesi ve sivil toplum örgütleriyle…

* www.seferihisar.bel.tr

28/07/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

“Yavaş Pişir Yavaş Ye” Yaz Buluşması

 

CYD_9941

“Yavaş Pişir Yavaş Ye” Adapazarı’nda yepyeni bir oluşum, ama kendine öyle çabuk taraftar buldu ki.

10 Aralık 2009, Perşembe günü ilk buluşma… Mevsim kış. Sonra uzun bir ara… Ve 14 Temmuz Çarşamba, yaz buluşması… Mevsim yaz.

Şehir merkezindeki bir restorandayız. 70-80 kişi oluverdik yine. Ne mangal var ne karavana… Herkes arkadaşıyla, eşiyle ve yemeğiyle geliyor bu sofraya. Upuzun bir servis masamız var, herkes getirdiği yemeği ya da tatlıyı koysun diye… Kimse kimsenin konuğu değil de ondan… Ne hoş bir görüntü!

Böyle bir katılımı galiba kimse beklemiyordu… Ama işte Adapazarı böyle bir yer!

Çerkez tavuğu, patlıcan kebabı, soğan dolması, sarma, börülce, fava, mercimek köftesi, peynirli patlıcan kızartması, gerdan böreği, tarhana çorbası; salatalar, dolmalar, börekler, yöresel mutfaklara özgü sebze yemekleri… Sevdican, irmik helvası, un helvası, ramazan tatlısı güllaç… Ve daha neler…

Ne getirelim diyenlere şöyle demiştik:

“…

Mevsime uygun, yöreye uygun, doğal, geleneksel, … olsun…

Bir adı ve özgün bir tadı olsun…

Sizin olsun; Boşnak, Çerkez, Manav, Abaza, … Yani bizim olsun…

14 Temmuz’da… Çarşamba akşamı…

Aynı sofradayız…”

CYD_9914

CYD_9945

Amacımızı da şöyle anlatmıştık:

“Arkadaşlar, etkinliğimizi değişik önerilerinizle daha da çekici hale getirebiliriz. Değil mi ki lezzetin peşindeyiz, öyleyse tek tip tatlarla işimiz yok bizim… Tıkınmakla, durmadan atıştırmakla yemek yemek aynı şey değil…

İnsanlık artık değerlerine sahip çıkma eğiliminde. “Yavaş Pişir Yavaş Ye” de böyle bir akım…

Dünyanın her köşesine uzanan “iyi, temiz ve adil” bir paylaşım istiyor… Aslında hepimizin aklındaki ve yüreğindekini dile getiriyor…

Adapazarı’nda yöresel lezzetlerimizin yok olup gitmesine izin vermeyelim biz de… Kuşaktan kuşağa eksilmesin, inadına daha da çeşitlensin diye…”

CYD_9896

“Yavaş Pişir Yavaş Ye”, dünyada “Slow Food” diye bilinen akımın Adapazarcası. İstanbul’da da “Fikir Sahibi Damaklar” adında bir grup var örneğin. “İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın” diye bir kampanyayla kamuoyunun dikkatini çekmeyi başardı:

“1 derece eksik olsa yine olmaz.
Su 99 derecede kaynamaz.
24 santimden küçük avlanırsa Lüfer,
denize yumurta bırakamaz.
Çinekop sarıkanat olacak, sarıkanat Lüfer…
Tüm aile yasayla korunana dek, iş başa düşer.
İyi bak, tabağındaki Lüfer

24 santimden küçük olmasın.
İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın!”

Yabancı basında bile yer aldı bu kampanya. Öyle ya, ne demişti Ahmet Rasim; “Lüfer sözünü duyup da dönüp bakmayanı İstanbullu saymam”!

Sevdican bir Boşnak tatlısı… Bir gün, ustası Yüksel Abla’yla birlikte pişirmiş, şerbetini döküp soğumasını beklerken de sohbet etmiştik. “Özel günlerde yapmayı seviyorum. Dışarıda satılmadığı için güzel bir ikram oluyor. Kendine has bir güzelliği var… Belki de ondan, bir yiyen uzun seneler unutamıyor; izi kalıyor…” demişti. “Çok fazla bilinmiyor galiba?” diye sormuştum. “Bilinmiyor; her Boşnak da bilmez. Hizmeti göze alanı malzemesi zorluyor, malzemesi olanı hizmeti zorluyor. Bu iki şık birazcık etken…” demişti o da… Yaz buluşmamızda gecenin sürprizi ‘sevdican’dı. Yüksel Abla’nın kızıydı yapan da…

CYD_0169

Ne hoş bir geceydi… Firdevs Altındaş gitarıyla bize şarkılar söyledi. Kendi besteleri çok güzel… Sesi de öyle…

Evet, bizler o akşam, yalnızca bu şehre özgü olan benzersiz çeşitliliği bir kez daha gördük, sevindik… El ele verip bunu sürdürelim dedik. Çünkü bu bizim sağlıklı yaşamamızı olduğu kadar kişiliğimizi, insanlığımızı da etkileyen ve ancak paylaştıkça çoğalan zenginliğimiz…

Sizlerin de bu türden kaygılarınız varsa; yemek kültürümüzün yozlaşmasına, acı kayıplar vermesine razı değilseniz, bu çiçeği burnunda oluşuma gelin siz de katılın!

22/07/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

Taraklı’yı gezerken…


Akşamdan deyiverdim; gidelim mi yarın Taraklı’ya? Gidelim! Böyle başlamalı gezi dediğin… Sabah koyulduk yola; Müjgân Zaman, ben ve Müjgân’ın yeğeni Erhan…

Nehir boyunca dümdüz gittik. Sonra da kıvrılıp yayla yollarına vurduk. Sağımız solumuz meyvelik, zeytinlik… Gelin buraların bir de baharını, ilkyazını hayal edin!

DSC_0013 (Small)

Şanslıyız, hava çok güzel bugün. Belediye başkanının eşi ATV’de, yöreye özgü yiyeceklerin tanıtılacağı bir programa çıkacakmış. Üst katta, mutfakta çekim yapılıyor. Bizi de çağırdı başkan; onun için önce buraya geldik. Mutfağın bitişiğindeki geniş odada bütün koltuklar dolu; çay içip sohbet ediyoruz. Hep bir ağızdan konuştuğumuz da oluyor; o zaman çekim ekibinden uyarı geliyor. Bu katta bir tek kameraman erkek, gerisi hep kadın.

Bir dilim cevizli börek; bir dilim daha… Zarifçe dilimlenmiş küçük küçük. Güzelliği orada; tadımlık… Tatlı da öyle… Ağdası, şekerle değil de pekmezle yapılıyor. Adapazarı’nda da satılan erik pestillerini övüyorum. Erik para etmiyor diye kesmişler erik ağaçlarını; yerlerine ayva dikmişler. Herkes birden yapınca bu sefer de ayva para etmemiş. Hatice Hanım anlatıyor bunları, anlatırken dertleniyor.

DSC_0033-1

Çekim ekibi ve onu izleyen hanımlarla şehir merkezinde buluşuyoruz yeniden. Çok hoş bir mekândayız. “Lütfen biraz sessiz olalım!” Televizyon için “uhut” ve “köpük helvası” tarifi alıyor bu kez de, güzel gözlü sunucu hanım. Burası restore edilmiş eski bir konak. Üstü restoran, altı dükkân. Yöresel ürün çeşidi çok zengin.

Meşhur Köfteci İsmail’in kızı, kızının kızı da burada. Onlarla eski komşuyuz. Birkaç yıl oturduk, sonra taşındık biz. O günlerden söz ediyoruz. Ortadaki geniş avluya bakan evlerimiz, depremde yıkılan mahallemiz… Yazdığı yemek kitabını beğendiğimi söylüyorum. “Slow-Food” yani “Yavaş Pişir, Yavaş Ye” grubuna, etkinliklerine sizi de alalım diyorum; tam ona göre…

DSC_0041

Müjgân işi biliyor; bir güne birçok şeyi sığdırıyor. Ünlü bir hattat yaşamış bu sokakta; Saim Özel… işte onun eşi Saime Teyze’ye götürüyor şimdi beni.

Ne iyi, ne tonton bir kadın… İstanbul’da pek çok caminin, en son da Süleymaniye’nin imamlığını yapmış Saim Amca… O emekli olunca da memlekete dönmüşler. Ayaklarım ağrıyor, merdiven çıkamıyorum diyor. Küçük bir kız canlılığı var güleç yüzünde oysa. Belli ki bir güne gelmemiş koskoca bir hayat! Oturun, bırakmam diyor. Yine geleceğiz diye söz veriyoruz.

DSC_0051

Mimar Sinan’ın bir eseri var burada: Yunus Paşa Camii… Taraklı, tarihi İpekyolu üzerinde önemli bir durak. Ticaret yolları değişince zenginlik bitmiş. O güzelim evler, konaklar bakımsız kalınca yıkılmaya yüz tutmuş. Dokumacılık gerilemiş. Şimdi değeri anlaşıldı da eskiyi canlandırmak için binbir uğraş veriliyor. Dokuma atölyeleri kurulmuş. Öğrenmeye karşı heves var ama pazarlama sorununa çözüm bulmak gerek.

DSC_0070

Tezgâh başında bez dokuyan genç hanımın birkaç kare fotoğrafını çekiyorum. Sonra bu yörenin geleneksel başörtüsünü soruyorum; nasıldır, nasıl bağlanır… Vitrindeki ince dokunmuş örtmelerden krem rengi olanını çekip el çabukluğuyla dolayıveriyor. İşte bu! Bir iki kare de böyle çekiyorum. Nasıl? Anlıyor o da bunun yakıştığını asıl… Ne olur, geleneksel giyimi, örtmeyi canlandırın burada diyorum. Başkana da iletiyorum bu düşüncemi…

DSC_0090-1

Taraklı’ya dün gittik. Nice izlenimler var ama yetişmeyecekti bugüne. Heyecanım kaybolmadan şöyle bir yazayım dedim şimdilik.

25/02/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

“Yavaş Pişir Yavaş Ye”


Sık sık duyduğumuz “fast food” diye anılan atıştırma, ayaküstü yeme kültürüne karşıt bir akım olarak İtalya’da başladı önce… 2009’da yirminci yılını doldurdu…

“Slow food” dediler adına… Yani hızlı yemek karşıtı olarak, yavaş yemek! Türkçede biraz eğreti durdu, laf aramızda.

Berin Ertürk bir üretici. Yıllardır ulusal ve uluslararası toplantılarına katılıyor. Deneyimlerini, izlenimlerini de bizlerle paylaşıyor. Söğütlü-Maksudiye’de kendi olanaklarıyla organik tarım yapmaya çalışıyor arkadaşım. İlaçsız tarım, doğal tarım… Arayıp da bulamadığımız şey; ama onu da İstanbul’a kaçırıyoruz. Çünkü düzenli bir alıcıyı ancak İstanbul’da, Şişli’deki organik pazarda bulabiliyor. Pazarlama zorluklarına, nakliye giderlerine karşın bırakmıyor; çünkü birilerinin bu topraklarda geleneksel olanı sürdürmesi gerektiğine inanıyor.

İşte biz de onun başkanlığında birkaç arkadaş kafa kafaya verip iki hafta önce sessiz sedasız yerli “slow food” topluluğumuzun temelini attık. Uluslararası sayfalarda yayımlandı adımız… Evet, duyduk duymadık demeyin, Adapazarı’nda “yavaş pişir, yavaş ye” oldu bu akımın ve topluluğun adı…

“Terra Madre Day” yani “Toprak Ana Günü”nde tüm dünyada yöresel yiyecekler, yemekler yendi güzel sofralarda. Üreticiler, aşçılar, öğrenciler, tüketiciler dünyanın ve gıdanın geleceği için güçlü bir iletişim ağıyla birleştiler. Adapazarı da yepyeni “yavaş pişir, yavaş ye” oluşumuyla katıldı bu kutlamaya…

Önce beş kişilik bir ekiple başlanacaktı ve bir yıl içinde en az yirmi üye katılacaktı. Kafamızda pek çok soru vardı… Hepsini bir kenara koyduk ve ilk etkinliği paldır küldür yapmaya karar verdik. Nasıl duyurulacağından nerede toplanılacağına kadar başka sorular belirdi bu kez… Birkaç sözle çok şey anlatmak gerekiyordu. Şunları yazdım ve e-postayla gönderdim tanıdıklara:

Merhaba arkadaşlar!

10 Aralık Perşembe günü bir şeyi kutlayacağız Adapazarı’nda…

Bütün dünyayla birlikte…

Dünyada “slow food” diye bilinen kavramı, “yavaş pişir, yavaş  ye” diyerek buyur ediyoruz Adapazarı’na!

“Toprak Ana Günü”nde, aynı sofrada yemek yiyoruz… 10 Aralık Perşembe…

Sakın unutmayın!

“Ne pişireyim?” diye düşünün önce… Sorun isterseniz… “Aaa, şunu pişir!” derlerse onu pişirin.

Mevsime uygun, yöreye uygun, doğal, geleneksel, … olsun…

Bir adı ve özgün bir tadı olsun…

Sizin olsun; Boşnak, Çerkez, Manav, Abaza, … Yani bizim olsun…

10 Aralık’ta… Perşembe akşamı…

Aynı sofradayız…

Sevgiyle ve büyük bir özenle pişireceksiniz, biliyoruz…

(Ah, kim bilir neler tadacağız!..)

Kutsayacağız o akşam “Toprak Ana”yı…

Kaçırmayın arkadaşlar, bu şöleni!

Yemeğinizi kapın gelin!

Başka bir şey düşünmeyin!..

Böyleydi çağrı… Çağrılanların çoğunluğu geldi; 70-80 kişi oluverdik! Peynir üreticisi Karslı bir aile, lise, üniversite öğrencileri, hatta onların Alman, İspanyol, Yunanlı, Portekizli misafirleri… Kimler yoktu ki! “Ahulçapa” da hamsili pilav da; elbasan tava da Arnavut böreği de kazandibi de Adapazarlıydı işte! Osmanlı sarayından Kafkaslara, Balkanlara, Güneydoğu’ya… mutfağımızın özünde saygı, sevgi, değerbilirlik vardı. Ne kadar zengindik biz!

Slow Food’un dünya etkinliklerinden biri de Safranbolu’da “safran hasadı” ve “zerde kazanı” kaynatılmasıydı. Geçtiğimiz salı günü (13 Aralık) yapıldı. ‘Slow Food’un internet sitesinde gördüm; başköşedeydi… Önemliydi, çünkü yörenin yemek kültürünü simgeliyordu safran hasadı kutlaması. Korunması gereken bir değerdi…

Zerdede kullanılan ve bu güzel kasabaya adını veren safranın üretimi ve hasadı zor. Çok az üretiliyor, hatta bir ara tamamen bırakılmış… Bu yöreye özgü gerçek safran altınla eşdeğer, grama vurulduğunda…

Hint safranı çok ucuz. Renk de yerinde… Türk safranına göre dünya pazarlarında daha kolay alıcı buluyor o nedenle. Modern çağın hızlı tüketen insanı yapay tatlandırıcılara alışık. Rengiyle yetinebiliyor… Gerçek safranı ne yapsın, öyle ya!

Hızlı sanayileşmenin yarattığı çevre kirliliği ve tüketim hırsı, doğadaki birçok bitki ve hayvan türünü yok etti. Üstelik gün geçtikçe hızını artırıyor. Daha fazla savurganlık yapamayacağımızı neyse ki çoğunluk biliyor artık. Peki, ona göre davranıyor muyuz? Hayır!

Bu soğuk, uzak ve yapay kültür, bizi doğadan koparmaya çalışarak tüm varlığımızı tehdit ediyor; benliğimizden uzaklaştırıyor, kimliksizleştiriyor bizi. Yerel kültür varlıklarını, geleneksel üretim yöntemlerini belgelemek, yitip gitmesini önlemek; bu tür kutlamalarla güncellemek, sevdirmek bunun için önemli.

Türkiye’de de gıdanın geleceği ve tarımda sürdürülebilirlik ve daha pek çok çevresel konuda ciddi çalışmalar yapılıyor. Aslında tam yerelin ilgileneceği konular… Ama nedense biraz üst düzey kalıyor. Köylü, çiftçi, üretici anlamıyor ya da anlamazlığa vuruyor.

Sadece tarım mı? Doğal kaynak sularımızı yerinde şişeleyip bize satıyor eller… Gelin, biz yapamayız, siz yapın diye buyur ediyoruz. Bilinmeyen bir nedenden ötürü kendimizi daima yetersiz görüyor, biraz daha çalışmamak yüzünden çalışarak elde ettiklerimizi de yitiriyoruz. Keşke zamanında fark etseydik, hemen teslim olmasaydık diyeceğimizi bile bile kim bilir ne sorunlar biriktiriyoruz geleceğe…

Kenara çekilip söylenmek neyi çözdü bugüne kadar? Doğal ve kültürel zenginliklerimizin farkına varmalı, birbirimize bıkmadan hatırlatmalı; yitirdiğimiz güveni yeniden kazanmak için her birimiz kendi etki alanımızda çaba göstermeliyiz. Çok iyi biliyoruz ki ülkeyi savunmak topla tüfekle olmuyor artık.

Bizimki de işte böyle küçük bir çaba… Şimdiden duyurduk yöremizin adını bütün dünyaya! Katkınızı küçümsemeyin, mutfağa merakınız varsa siz de katılın… Önerileriniz ve bildiklerinizle; öğrendiğiniz ve öğreneceklerinizle…

17/12/2009

Bizim Sakarya Gazetesi

 

 

İletişim için:

tamayacikel@yahoo.com

berinerturk@gmail.com

Tel: 542 894 91 99

532 213 87 64