Sonbahar

sarmasik

Ne güzeldi her şey başlangıçta. Güller… Baharın çılgın gülleri… Biraz sabırlı olsalar ya! İşi gücü bırak beni seyret diyordu sanki her biri. Kokla, içine çek; rengimi, güzelliğimi öv… Haklıymışlar… Bir yağmura bakıyor, dökülüp gidiyor; siz kesip vazoya koymaya kıyamazken…

Sonra günlerce, haftalarca yağdı… Bıktırdı. Sonra o da bitti.

Neredeyse iki aydır, bir iki küçük serpinti dışında yağmur düşmedi. Sulamak da bir yere kadar; yağmurun yeri başka.

Eylül geldi. Güz geldi…

Neydi o nem! Neydi o sıcaklar!..

Bu kadar yaprak nereye gidecek şimdi? Önce kuruyup sararacak, tek tük dökülecekler. Sonra bir gün, güçlü bir yel kalanların hepsini birden dökecek. Yetişemeyeceğiz süpürmeye… “Sonbahar manzarası canım!..” diyeceğiz… “Böyle de hoş…” diyecekler.

Bizim evin sarmaşığı bir âlem! Yaz bitince kızarmaya başlar. Ama öyle acele etmez; yavaş yavaş…

Yalnız, ev dediğim dört katlı apartman, sarmaşık da çatıya kadar dört yanından sarılmış yeşil, kalın bir örtü!.. Alımlıdır, kendine baktırır… Hakkında şaşkınlıkla karışık birkaç söz ettirmeden geçirmez kimseyi. Ama iyi ama kötü…

Kızarma evresi uzun sürer dedim ya… Büsbütün dökülmeden önce yeşilden kırmızıya, turuncudan kahverengiye döner; bir ara böyle rengârenk olur apartman.

Bahçeyi yaza hazırlayışımız dün gibi… Ne çabuk geçiyor zaman!

Birkaç yıldan beri bir de küçük sebze bahçemiz var. Domates, biber, fasulye, salatalık, kabak, vb. Hemen yanında bahçe atıklarını biriktirdiğimiz kompost çukuru… Onca yaprağı ne yapacağız? Organik gübre olarak çiçeklere, sebzelere kullanıyoruz… Harika bir gübre, çok faydalı…

Dut… Karadut… Birden olgunlaşıyor, patır patır dökülüyor altına. Yaz başında çok yağmur yağdı da ondan mı, pek ballanmadı. Toplamayı, silkelemeyi dert etmeseniz bu sefer temizliği dert. Vıcık vıcık… Bir süre bahçenin hâkimi dut oldu! Yerdeki taşlar bile renk değiştirdi. Sonra birden bitti! Taşlar da iyice yıkandı… Sanırsınız bu bahçe bu yaz hiç dut görmedi. İzi bile kalmadı; toprağa karıştı gitti!

Şimdi incir zamanı. Çok tepedekiler olgunlaştıkça düşüyor pat pat. Ama olduğu yerde ezilip kalıyor. Dut gibi yayılmacı değil.

Sırada hünnap var. Tam çiçek bahçesine uygun ağaç! Gölgesi hafif. Meyveler büyüyeceği kadar büyüdü ama henüz yeşil. Güneşte sarımtırak kahverengiye dönecek rengi. Tam kıvamı! Fazla beklerse buruşuyor. Hünnabı toplaması biraz zor; dallar dikenli. Dökülmesi yok öyle incir gibi, dut gibi… İyice buruşur da; ta kışa kadar üstünde kalırsa o zaman dökülüyor artık.

İki palmiyemiz var bahçede, 40 yaşlarında olmalı. Yerli bunlar, ithal değil. Onun için de kışın kat kat sarıp sarmalamak gerekmiyor… Tohum atıyorlar, attıkları yerde kendiliğinden genç palmiyeler yetişiyor. Sonra başka yere geçiriyoruz ya da eşe dosta veriyoruz. Öyle de bereketli yani.

Bahçe zararlıları bizde de var. Eskiden güllere hemen bahardan başlayarak iki haftada bir zehirli kimyasal ilaç atılırdı. Yoksa yeşil bitler bütün tomurcukları sarar; kurutur bitirirlerdi bitkiyi. İki senedir tamamen doğal bir ilaç kullanıyoruz. Üstelik on beş gün arayla iki sefer yapıyoruz, tamam!

Yalnız yaz başında durmadan yağan yağmurlardan sonra pamuklu bite yenik düştü bahçe. Tehlikenin farkına varmamışız. Bir de baktık ki her yanı sarmış! Ciddi bir ilaçlama yapmak zorunda kaldık.

‘Sakin Şehirler Hareketi’nin ve de yavaşlığın sembolü şu sevimli salyangoz ise bahçede çiçek bırakmıyor… Gözdesi, kasımpatı; kadife çiçeğine de bayılıyor!

Büyüklerimiz güzel ve değerli bitkiler almışlar; ekmişler, dikmişler zamanında. Ne var ki her çeşitten bulunsun kaygısıyla çok sıkışık ekilmiş ve bitkinin özelliğine göre yer seçimi ikinci planda kalmış. Öyle olunca da birbirlerinin ışığını, güneşini, havasını kesiyor, gelişimini engelliyorlar. Çeşit çeşit sarmaşık her yanı sarmış; bol bol yeşillik olsun diye kontrolsüz bırakılmış. Sonra da ipin ucu kaçmış. Oradan buradan kırpmak faydasız…

Kaldıramayacağı bir yük var üzerinde… Bu sonbahar esaslı bir budama gerek bahçeye…

Fotoğraf: İ. Arzu  Açıkel

02/09/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

Taraklı’ya destek olalım!

cittaslow-logo-2

‘Cittaslow’ yani ‘Sakin Şehir’ olmak Taraklı’ya çok yakışacak! İlk adım atılmış ya arkası gelir… Diyeceksiniz ki “Taraklı zaten sakin bir şehir”… Doğru. Ama Adapazarı da öyleydi… Daha birçok şehrimiz de bir zamanlar öyleydi. Oysa şimdiki kentler insanı eziyor. Buralarda insanlar gitgide tektipleşiyor. Böylece bir şeylere yönlendirilmeleri de kolaylaşıyor. Çoğunlukla da tüketmeye tabii… Yaşadıkları şehirden beslenemedikleri gibi şehri de besleyemiyorlar…

İlçenin uluslararası düzeyde ‘cittaslow’ yani ‘sakin şehir’ unvanını alması bir bakıma şehrin kurtuluşu demek… Çünkü bundan sonra bazı kurallara uyması gerekecek!

Türkiye’nin ilk ve tek ‘Sakin Şehri’ Seferihisar… Taraklı, sırada bekleyen 60 yerleşim yerinden biri… DSC_0733-1

Eskiden zengin bir yerleşim olduğu tarihi yapılarından, konaklarından, kültürel birikiminden anlaşılıyor. Tarihi ‘İpek Yolu’ üzerinde yer alan kasaba, ticaret yollarının değişmesiyle yavaş yavaş zenginliğini yitirmiş ama bu sayede detarihi dokusu, doğası ve insanıyla bozulmadan bugünlere gelebilmiş. Son birkaç yıl içinde geri dönülmez bir yola da girebilirdi tabii. Öyle ya, el çabukluğuyla oluyor bu işler! Ama şimdiki belediye başkanları Taraklı için iyi şeyler yapmak isteyen bir insan. Yavaş gelişsin, yeter ki şehrin özgünlüğü bozulmasın diye düşünüyor ve ilçe halkına bunun nedenini açıklayarak onları da yanına alıyor. Birlikte biçimlendiriyorlar hayallerindeki Taraklı’yı. Ve eğer Taraklı ‘sakin şehir’lere kabul edilirse muhakkak ki hayaller daha çabuk gerçeğe dönüşebilecek.

 

‘Hızlı-Yavaş’ başlıklı yazımda anlatmıştım:

‘Sakin Şehirler Hareketi’, 2000 yılında İtalya‘da 32 şehrin yöneticilerinin bir araya gelerek imzaladığı bir proje. Belli kuralları ve salyangoz biçiminde bir logosu var. Nüfusu 50 binden az olan şehirler, bu kuralları da yerine getirirse üye olabiliyor. Uzun bir liste, ama insan bunları az çok tahmin edebiliyor.
Mc. Donald’s gibi ‘fast-food’ restoranlar bu şehirlere giremiyor. Yöresel yemeklerin bulunacağı lokantalar değer kazanıyor. Elbette gıda ürünlerinin de çevreye zarar vermeyen doğal yöntemlerle üretilmesi gerekiyor. Yerel ürünlerin ve sağlıklı çeşitlerin satıldığı dükkânlar çoğalıyor. Büyük marketlerin yerini bunlar alıyor.
Yeşil alanlar ve yaya bölgeleri genişliyor. Elektrikle çalışan taşıt araçları kullanılmaya başlıyor. Bisiklete binmek özendiriliyor. Gürültü ve görüntü kirliliği yaratan her şey denetim altına alınıyor.
İnsan doğanın bir parçası aslında, ama hızlı yaşam unutturuyor bunu… Tüketen, ama pek çok tüketen bir yaratık olmaya zorlanıyor. Varlığından kopartılmak isteniyor sanki.
Sakin Şehirler, aşırı tüketim anlayışına yer vermiyor. Ve bu yaşam biçiminin bütün alışkanlıkları yavaş yavaş bırakılıyor. Sakin okullar, sakin yaşam, sakin seyahat gibi arayışlar başlıyor. Bunlar üzerine deneyimler paylaşılıyor, kitaplar yazılıyor. Çalışma saatleri azaltılıyor. Dostluklar, sohbetler çoğalıyor…”

Bunları yazmışım ama ben de yeni öğrendim ki aslında her şey şöyle başlamış:

1986’da, Roma’daki İspanyol Merdivenleri’nde yapılan Mc Donald’s açılışını protesto eden bir grup, meydana tabaklar dolusu makarna fırlatmış! Carlo Petrini’nin önderlik ettiği grubun tepkisi, “meydanın estetiğinin bozulacağını”ve “yemek yemenin, abur cuburla doymak olmadığını”çarpıcı biçimde anlatabilmek içinmiş.

‘Fast-food’a karşı tepkiden ‘slow-food’ doğmuş… Yani hızlı yemek karşıtı olarak, yavaş yemek… Türkçede biraz eğreti durduğu için biz bunu değiştirdik ve ‘yavaş pişir, yavaş ye’ dedik (Adapazarı’nda bir slow-food grubu kurduğumuzu ve adının da ‘yavaş pişir, yavaş ye’ olduğunu daha önce yazmıştım).

Sakin şehirler hareketinin Türkiye’deki ilk uygulaması İzmir’in Seferihisar ilçesinde başladı demiştik ya; bakalım Seferihisar’da neler yapılmakta:

“Çocukların doğal üretimi öğrenmeleri amacıyla bahçeler yaratılıyor…

Yerel üretimin desteklenmesi amacıyla Köy Pazarıkuruluyor. Eski belediye binası bu işe ayrılmış. Köylüler buraya gelip ürünlerini sunabiliyorlar. Haftanın bir günü de açık pazar kuruluyor…

Kent içine bisiklet yollarının yapılması projesi sürdürülüyor. Güneş enerjisiyle çalışan bisikletlere binilecek…

Belirli saatlerde kent merkezine motorlu araç alınmıyor. Fayton uygulamasını başlatmak için girişimler sürüyor…

Görüntü kirliliği bulunan ana cadde tamamen yenileniyor. Bütün tabelalar değişiyor…

Çanak antenler sökülüyor…

Evlerin cephelerinin boyanması, kolonların taş kaplanması, klimalara ahşap ızgara yapılması; pencere ve balkonlara sardunya konulması kararlaştırıldı…

Seferihisar’da yaşayan 75 yaş üstü yurttaşlar bir araya getirilecek ve onların anlattıklarından bir “Seferihisar Sözlü Tarihi”kitabı oluşturulacak…

Yılın 300 gününü güneşli geçiren Seferihisar aynı zamanda zengin termal enerji kaynaklarına ve güçlü rüzgâr koridorlarına sahip. Bu çerçevede kentin ısınmasında jeotermal enerji, kentin aydınlatılmasında da güneş ve rüzgâr enerjisiyle çalışan aydınlatma elemanları kullanımı hedeflendi…

Yerel yemek lokantalarının oluşturulmasına hız verildi. Esnafın bu konuda eğitimine başlandı. İzmir’deki üniversitelerden alınan desteklerle sürdürülüyor…

Turizm konusunda her şey dâhil sistemi yerine ev pansiyonculuğu ve çevreye saygılı, doğal ve tarihi mimari dokuya uygun küçük otellerin öne çıkacağı bir projenin olgunlaştırılmasına çalışılıyor. Bu çerçevede eko-turizmin yaygınlaştırılması amacıyla kentin tamamının turistik bir merkez haline getirilmesi hedeflenmiş durumda…”*

DSC_0523

Taraklı’nın da bu gibi düzenlemeler yapmayı daha başvuru sürecinde üstlenmesi gerekecek. ‘Sakin şehir’ statüsünü kazandıktan sonra ise sakin şehirler birliği kriterlerine uygunluğu bakımından düzenli olarak denetlenecek…

Gördüğüm kadarıyla ilçe halkı doğal ve kültürel zenginliklerinin bilincinde. Turizme açılmayı da çok istiyorlar… Öyleyse bu süreçte Sakarya Taraklı’ya destek vermeli… Valiliği, büyükşehir belediyesi, üniversitesi ve sivil toplum örgütleriyle…

* www.seferihisar.bel.tr

28/07/2010

Bizim Sakarya Gazetesi