Ödül

 

  

 

“Nezih Demirkent Basın Ödülleri’nin beşincisi dün sahiplerini buldu. 2006 yılı basın çalışmalarında, ‘Yerel Basın Ödülü’nü Bizim Sakarya Gazetesi’nden Tamay Açıkel, ‘Yaygın Basın Ödülü’nü ise Milliyet Gazetesi’nden Nedim Şener kazandı.

Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılan törenle ödüllerin sahibini bulduğu yarışmaya, gazeteciliğin 7 ayrı dalından katılım olurken, iki yarışmacı ödül almaya hak kazandı.” (26 Eylül 06 tarihli Dünya Gazetesi’nden alınmıştır.)

Burada doğup büyümedim, ama Adapazarlıyım. Ödüle değer bulunan röportaj dizisinde de bu konuyu vurgulamaya çalışmıştım. Sevgili hemşehrilerim, törende yaptığım konuşma aşağıda. Kürsüye çıktığımda sizleri arkamda hissettim. Bu nedenle sanırım, konuşmam etkili oldu. İçtenlikle kutlandım, övgü aldım… Benim için unutulmaz bir geceydi. Teşekkürler…

***

 

Değerli  Konuklar,

Yarışmaya katıldığım röportaj dizisini gönderirken değerli jüri üyelerine verilmek üzere, bir de açıklama eklemiştim. Raşit Abasıyanık’ın sözleriyle başlamıştım:

“Adapazarı bir bakışta homojen bir toplum niteliğinde değildir. Zamanında buraya birçok yerlerden insanlar gelmiştir. Genellikle Adapazarı’nın yerli halkı, sonradan gelen göçmenlerle birlikte yaşamışlar ve kaynaşmışlardır. Sonunda bir Adapazarlılık olgusu çıkmıştır ortaya. Birbirlerine son derece hoşgörülü, saygılı… Yani ‘hemşehrilik’ diye tanımladığımız o kavram, tam anlamıyla Adapazarı’nda oluşmuştur. (Raşit Abasıyanık)*

Raşit Abasıyanık’ın sözünü ettiği Adapazarlılık olgusu, demografik yapıdaki değişim ve etnik farklılıkları öne çıkarma politikalarıyla zayıflıyor… Hemşehrilik bilinci azalıyor. Oysa şehrin gerçek zenginliği, bu kültürel çeşitlilik, bu kaynaşmışlık…

Röportajlarım, Bizim Sakarya Gazetesi’nde bana ayrılan köşede, diğer yazılarımla dönüşümlü olarak bir yıldır yayımlanıyor. Ayrıca, Sakarya Dokümantasyon Merkezi (SADOMER) arşivine de giriyor. Yazabildiğim sürece konu bulmakta zorlanacağımı sanmıyorum, çünkü bu insan mozaiğinin içinden çok ilginç kişiler çıkıyor. Kendilerini belli etmiyorlar, ama isteyen buluyor onları… Ben varım demiyorlar, ama varlar.

Röportajların şimdiden, bir iyimserlik havası ve sinerji yarattığına tanık oluyor, seviniyorum. Nezih Demirkent anısına düzenlenen bu yarışmaya, paylaşımın yaygınlaşması umudunu doğurduğu ve tabii, böyle seçkin bir jürinin değerlendirmesini merak ettiğim için katılıyorum.demiştim.

Çalışmamın, yarışmanın ilkeleriyle örtüştüğünü düşünmüştüm. Bu anlamlı ödüle layık görüldükten sonra da şunları söylemek istiyorum:

Evet, amacımız, bir zamanlar Adapazarı’nda güçlü olan hemşehrilik bilincini katılımcı, paylaşımcı bir yol izleyerek yeniden canlandırmak, şehrin gerçek zenginliği olan kültürel çeşitliliği övmek…

Necati Mert’in** dediği gibi Adapazarı minyatür bir Anadolu!.. O bakımdan, böyle bir farkındalığın zaman içinde tüm yurtta oluşacağı; sis ve duman dağıldıktan sonra uyuyan güzelin uyanacağı umudunu da yaşatmak istiyoruz…

Aldığım ödül, yaptığım çalışmanın yanında, bu idealimizin de övgüsü sayıldığı için çok değerli; onur verici… umut verici.

Teşekkür ederim.

28/09/2006

Bizim Sakarya Gazetesi

 *Raşit Abasıyanık- Adnan Özyalçıner söyleşisi / Ağustos 1981 tarihli Sanat Olayı dergisinden alındı.

** Necati Mert – “Kapıdan İçeri Girmek / Çarksuyu Yayınları”

Not: Yazarımızın bu röportajları gazetemizde her gün, arka arkaya yeniden yayımlanacaktır. Bizim Sakarya Gazetesi

 

 

 

 

 

“Sevdican”

31010022

Yüksel Abla

 

Raşit Abasıyanık, “Adapazarlılık” olgusundan şöyle söz etmiş*: “Adapazarı bir bakışta homojen bir toplum niteliğinde değildir. Zamanında buraya birçok yerlerden insanlar gelmiştir. Mesela 1890 göçmenleri vardır. Genellikle Adapazarı’nın yerli halkı, sonradan gelen göçmenlerle birlikte yaşamışlar ve bunlar kaynaşmışlardır. Sonunda bir Adapazarlılık olgusu çıkmıştır ortaya. Birbirlerine son derece hoşgörülü, saygılı… Yani “hemşehrilik” diye tanımladığımız o kavram, tam anlamıyla Adapazarı’nda oluşmuştur.”

Yine Adapazarlı yazar Asuman Tümer, “Bir Şehrin Hikâyesi” adlı yazısında: “…Her yörenin kendine has yemeği, davranış biçimi, adetleri öyle kaynaşmıştı ki burada, bizler her damak zevkine açık, her töreye uyumlu yetiştik bu nedenle. Çerkez tavuğu, Abaza pastası, Gürcü çorbası, Boşnak böreği bize yabancı gelmezdi…” diyor.

İşte bunlara Sevdican’ı eklemek, onu da bilinir kılmak istiyordum ben… Yüksel Abla’yı (Kâmile Yüksel) kandırmak kolay oldu; seve seve kabul etti. Kararlaştırdığımız gibi, Dilek’le (kızı; benim de arkadaşım, komşum) beraber bize geldiler bir sabah… Yapılışını ustasından öğrenme ve yayımlama hayalim gerçekleşecekti sonunda!

Sevdican bir Boşnak tatlısıydı. Ne incelikler değmişti kim bilir Sevdican’ın ruhuna! Böyle bir büyüsü vardı, hissediyordum. Kuru bir tarifle geçiştirilecek tatlılardan olmadığı belliydi.

Şaklak”ta da yok mudur o büyü? Ve Necati Mert’in onu hissettirişi ne hoştur:**

“… Şaklağı bilen, galiba bol değil. Bilenlerden de onu ahım şahım bulan, gayet az; hele ona kadayıf, bülbülyuvası, şekerpare, şöbiyet makamı veren ise hemen hemen hiç yok. Oysa bütün bir tatlı ailesinin erkân minderine oturtulmaya layık tek tatlısıdır o. Bilir misiniz “çarşı” geleneğinden, ama hangi “çarşı”, Orta Cami denildiğinde aklınıza gelen çarşıların geleneğinden gelen her Adapazarlı için şaklak budur. Onlar şaklağı öyle sayar, öyle severler.”

“…Tepsideki, her biri bir avuca ancak sığar şaklaklar, o yedi sekiz tanenin üst üste hesaplı konmasıyla oluşmuş şaklak kubbeciği yok mudur! Onlarda sütlü bir anne göğsünü ve o annenin üç beş çöreotu tanesiyle benli yüzünü görmek ve pişirildikten sonraki dolunay sarısı güzelliğine sabırsızlanmak, her şeydir, çocukluk dünyamızı bütünüyle doldurur.”

Çektiğim fotoğraflar basılıp gelince rahatlıyorum. Rahatlamakta da haklıyım, çünkü yazarın*** İspanyolların ünlü paellası**** için, “Sapına kadar İspanyol” deyişi gibi, o da “Sapına kadar Boşnak”tı ve ben, onu “Sevdican” yapan birikimi yakalamıştım Yüksel Abla’nın fotoğraftaki “bakışında”…

Bayramlarda Sevdican yapmak gelenek midir sizde?

Özel günlerde yapmayı seviyorum. Mesela Dilek’in söz gecesine (bir gün önce karar verilmiş) ben, bir meyve suyuyla bunu uygun görmüştüm. Dışarıda satılmadığı için güzel bir ikram oluyor. Kendine has bir güzelliği var… Belki de ondan, bir yiyen uzun seneler unutamıyor; izi kalıyor.

Çok fazla bilinmiyor galiba?

Bilinmiyor; her Boşnak da bilmez.

Hizmeti göze alanı malzemesi zorluyor, malzemesi olanı hizmeti zorluyor. Bu iki şık birazcık etken.

Zenginlerin çok çocuk yapmaması gibi mi?

Evet, öyle bir şey!

………

Şunu belirtmem gerek: Sevdican’ın yapılışını anlatırken, akıcı olsun diye birinci çoğul şahıs kullanıyorum. Aslında aramızdaki işbölümü, aşağı yukarı şöyle:

 

Yufkaları Dilek açıyor çabuk çabuk…

Yüksel Abla yumurtaları geniş bir kapta çırpıyor; çabuk kıvama gelsin diye de bir ara sıcak su dolu tepsinin içine oturtuyor kabı…

Bendeniz de yağı çırpma teliyle çırparak katılıyorum törene. Bu arada fotoğraf da çektiğim için bir şeyleri kaçırmamaya çabalıyorum.

YUFKA

1 yumurta

1 çay bardağı süt

1 çay bardağı sıvı yağ

300 gr. elenmiş un

Güzelce yoğuruyoruz bunları.

8 pazı yapıyoruz; nişastayla açıyoruz her birini. Sonra ikişer ikişer birleştirip tekrar açıyoruz… İşte bu yufkalar, Sevdican hamurunun altına ve üstüne serilecek. Ağdayı döktüğümüzde taşmaması için tepsinin derin olması gerekiyor.  

Hamuruna katacağımız yumurta sayısını tepsinin büyüklüğüne göre ayarlıyoruz. Yüksel Abla’nın yuvarlak, orta boy tepsisi varmış Sevdican için. Bugün, bizim evde kullandığımız dikdörtgen, cam fırın kabının ölçüleri: 20X33. “Bu tepsiye 9 yumurta uygundur” diyor Yüksel Abla.

HAMUR

9 yumurta, 9 kaşık şeker, 9 kaşık elenmiş un, 9 kaşık eritilmiş tereyağı… Fırın sıcaklığı:170 derece (önceden ısıtılacak)… Kaşık ölçüsü: Tepeleme.

“Bire bir” ölçü Sevdican’ın özelliği ve akılda tutma kolaylığı…

Bundan başka yağın eritilip, bir süre –yakmadan–  kaynatılıp oda sıcaklığına getirilmiş olması da çok önemli. Altındaki tortusunu iyice süzdürüyoruz.

Erimiş yağdan dokuz kaşık alıp, derin bir kapta elektrikli çırpıcıyla (veya çırpma teliyle) köpürtüyoruz. Oda sıcaklığına getirilmiş yumurtaları yoğurt kıvamına gelinceye kadar şekerle çırpıyoruz. Her ikisi aynı zamanda hazır olursa daha iyi… Sıra ikisinin çırpılarak birleştirilmesine geliyor: Burada biraz hızlı hareket ediliyor. Sonra da ununu katıyoruz; çok çabuk, topaklanmasına izin vermeden, çırpıcı kullanmadan yediriyoruz.

İki kaşık yağı, küçük bir tavada eritiyoruz. Yufkaların ikisini yağlanmış tepsiye, arasına hafifçe yağ serperek, bastırmadan yayıyoruz. Üstünü yağlamadan, hazırladığımız hamuru döküyoruz, çünkü hamur zaten yağlı. Üst yufkaları da “duvak gibi” koyup, tepsiden taşanları keskin bir bıçakla kesiyoruz. Birazcık da yağ gezdiriyoruz… İş fırına kalıyor şimdi: Sevdican’ı törenle, önceden ısıtılmış fırına koyuyoruz. 45 dakikaya ayarlıyoruz, ama bir saati buluyor üstünün kızarması… Kek gibi pişiriliyor; yavaş pişmesi daha iyi… Pişirme faslı da çok önemli demek ki!

ŞURUP

6 bardak şeker

5 bardak su

İçine bir dilim limonu, kabuğuyla koyuyoruz, adamakıllı kaynatıyoruz.

………

“Sevdican’ı Saraybosna’dan gelen büyüklerimiz öğrettiler bize. Kayınvalidem burada varlıklı bir ailenin aşçısından öğrenmiş. Dolayısıyla biz bunun hasını yapıyoruz. Bir de sahtesi var Sevdican’ın; pandispanyayı pişirdikten sonra üstüne yağ ilave edilerek yapılıyor. Hakikisinin o olduğunu iddia ederler. Ben iddia etmek istemiyorum. Ama onda şurup aşağıya doğru süzülüyor durdukça. Hâlbuki bunda, bir haftalık, on günlük de olsa ilk günkü gibi kalıyor, akmıyor. Tatlı, yumuşaklığını koruyor.”

“Şimdiki gençlere çok büyük hakaret tatlı ikram etmek! Yağdan kaçarlar, şekerden kaçarlar…”

Rujisa-Gül tatlısı

Rujisa-Gül tatlısı

 

Sevdican’dan artan hamuru ve yufka parçalarını kullanarak bir de “Gül Tatlısı-Rujisa” yapıyoruz:

9 pazıyı teker teker nişastayla açıyoruz; üçer üçer üst üste koyup tekrar açıyoruz. Yuvarlak hamurların her birini (üç tane), kenarlarını içe kıvırarak kare yapıyoruz; az şekerle karıştırılmış ceviz (iri çekilmiş) serpiyoruz. Yufka parçalarını da ortasına… Sonra bu hamuru oklavaya sarıyor, oklavayı yavaşça çekiyoruz. Rulo hamuru 1,5 – 2cm eninde dilimleyip, dilimleri yukarı bakacak şekilde, bitişik olarak yağlanmış tepsiye döşüyoruz. Ayranı alınmış, biraz da kızdırılmış tereyağını azar azar yedirerek üstüne döküyoruz. “Dökerken ‘cız’ edecek; yufkaları ayırır, yarı pişirir…”

Sevdican gibi pişiriyoruz onu da; soğuyunca, sıcak (kaynar değil) şurubu döküyoruz.

31010024

Sevdican ve Rujisa

Gül tatlısını nasıl ikram ediyorsunuz?

“Bayramlarda iki tane gül tatlısı bir tane de Sevdican koyarım tabağa. Böyle olunca, hiç kimse, birini yiyip öbürünü bırakmaya kıyamaz. İki parça Sevdican çok geliyor, bir tane de yetmiyor.”

Boşnaklar kaymağı da çok severler değil mi?

“Bizim genlerimizde var kaymak sevgisi!.. Bir patates yemeğini kıymalı yaptığımda, üstünde kaymak olursa bayılırım… Dolma!.. Kaymaksız yenmez…”

31010019

Sevdican’ı pişirdik. Çok güzel görünüyor, bir süre saygıyla seyrediyoruz üçümüz… Sıcaklığının gitmesini bekleyecek, sonra da sıcak şurubunu vereceğiz yavaşça.

“Balkona atalım mı, biraz soğusun?” diyor Yüksel Abla. “Örtme, rüzgâr görsün!”

5 Ocak, 2006

………

*        Adnan Özyalçıner/ Ağustos 1981 tarihli Sanat Olayı dergisi **    Necati Mert/ Kapıdan İçeri Girmek***  Ermine Herscher/ Picasso’nun Sofrası****Paella: Mevsim sebzeleri, av eti ve deniz ürünleriyle zenginleştirilmiş safranlı pilav.