Adalar Arasında (3)

Naxos’tayız.
Çarşamba gününü Naxos kıyılarını gezerek geçiriyoruz. İç kısımlarda da görülmesi gereken yerler var; bir şeyler kaçırdığımızı biliyoruz, ama zamanımız az…
Mikri Vigla… Sonra Aliko… Kimseler yok, göz alabildiğine kumsal… Kayalık isteyene kayalık, kum isteyene kum.
Plaka… Tam denizin kıyısında uykuya teslim oluyoruz artık… Suyun kıyıyı hafif hafif dövüşlerinin sesi ninni gibi…
Akşam otele dönüş… Balkondan limanı görüyoruz. Kıyı boyunca lokantalar, kafeteryalar dizilmiş yan yana, bizdeki gibi. Yayalara ayrılmış bu bölüm.
Sabah kahvaltı edip hemen çıkıyoruz. Burada da motosiklet, otomobil, kamyon felaketi devam ediyor.
Halki
Geleneksel yöntemlerle limon likörü üretilen bir yer var Halki’de; Vallindras Ailesine ait. Üretim burada, elden ele geçerek aynı reçeteyle yaklaşık yüz yıldır sürüyor… Bu bir buluş, dünyada yalnız Vallindraslar tarafından kullanılan bir yöntem; limon yapraklarının damıtılmasıyla elde ediliyor. Modern bir genç hanım ziyaretçilere hem bilgi veriyor hem de likör çeşitlerinden tattırıyor.
Sevimli bir kasaba, Halki. Kahvehanelerden birine giriyoruz. Az şekerli iki kahve ısmarlayıp gençlere ait olan bölüme oturuyoruz. Bakalım ne yapıyorlar… Langırt ve bilardo masaları var. 17-18 yaşlarında kızlar erkekler girip çıkıyorlar salona. Aralarında konuşup gülüşürken bizi de hiç yabancılamıyorlar. Büyüklerin oturduğu bölümü de görebiliyoruz oturduğumuz yerden; arada kapı var. Bizim kahvelerdeki erkeklere çok benziyor halleri. İki sandalyeyi işgal edip oturuyorlar. Bir tek ince belli bardakları eksik.
Sevimli, küçük bir dükkânda bir İngiliz kadın, çok hoş, zevkli seramikler üretip satıyor. Yirmi üç sene önce gelmiş adaya. O da taklit edilmekten korkuyor. Ürünlerinin fotoğraflarını çekmemize izin vermiyor, özür dileyerek…
Yakındaki Vourvouria’ya uğruyoruz. İyi korunmuş turistik bir köy burası da. Avrupalı gezginler kahvede öylece oturmayı çok seviyorlar. Çok mutlu görünüyorlar böyle. Hiçbir şey yapmayıp izliyorlar etrafı. Adalı erkekler kendilerini kâğıt oynamaya kaptırmış, dünyayı unutmuşlar. Biri bastonuna dayanmış onları izliyor…

 

Yine yolculuk… Limana koşuyoruz: Bu sefer tekrar Mykonos’a…
Öğlen 15.30’da varıyoruz. Hemen bir araba kiralıyoruz. İki küçük valizimiz, sırtımızda fotoğraf çantalarımız, bir de tripodumuz var; bırakmaktansa yanımızda taşımak daha iyi. 22.30’da tekrar feribota bineceğiz. Adanın gezmediğimiz kuzey kıyılarını dolaşıyoruz.
Bu adada, dikkati çekmeyecek gibi değil, yüzlerce küçük kilise var. Ama gerçekten küçük bunlar. Bu kadar çok olmasının nedenini sorduk… Yanıt şöyle: İnsanlar bir dilek tutup kilise adarlarmış; dilekleri gerçekleşirse, örneğin arka bahçeye hemen bir kilisecik yapıverirlermiş.

IMG_2101
Mimari değeri ve görselliğiyle ünlü bir kilise var, adı: Paraportiani. Mykonos fotoğraflarında mutlaka bulunur. Beş küçük kilisenin birleştirilmesiyle böyle asimetrik bir yapı ortaya çıkmış. Adadaki diğer yapılar gibi o da bembeyaz…
Little Venice’te güneşi batırma ayini tekrarlanıyor her gün. Dünyanın parasını ödeyip en iyi yerleri kapanlar, önleri bir an önce açılsın diye öyle küskün küskün bekliyorlar. Çünkü bir insan seli akıyor. Japonlar, nereye giderseniz gidin dekoru tamamlıyor. Kameraya bir şeyler çeken ya da birbirine poz veren biri mutlaka oluyor etrafta.
Yoruluyoruz artık biz de, fotoğraf çekme peşinde. Feribot saatine de az kalmış. Limana bakan kafelerden birine oturup geleni geçeni seyrediyoruz; insanoğlu binbir çeşit!
Feribot iki saate yakın rötar yapıyor. Limanda bekliyoruz. Üstelik geceyi feribotta uyumaya çalışarak geçireceğiz. Allahtan kalabalık değil. Feribotlar adalar arasında vızır vızır işliyor. Yolcu ve taşıt kapasiteleri çok yüksek. Deniz taşımacılığı, bizim üç tarafı denizlerle çevrili yurdumuzda neden ihmal ediliyor diye üzülüyor insan.
Bir genç, uyku tulumunu koltukların arasına, yere serip içine giriyor. İçerisi bayağı serin. Böylece sabahı ediyoruz. Sisam’a 8’de varıyoruz. Akşam 5’e kadar zamanımız var. Yine araba kiralıyoruz ve eşyaları emanete bırakmaktan kurtuluyoruz. Emanet dediğim yer de Allaha emanet; iki kapısı var, başında kimse yok…
Arabayla daha çok yer görüp bir günde olabildiğince çok izlenim edineceğiz ada hakkında. Kıyı kıyı geziyoruz. Doğa bizdeki gibi yemyeşil… Yabani çiçekler fışkırıyor…
Karlovassi adanın önemli bir limanı, ikinci büyük yerleşimi. Eskiden adanın ticari ve endüstriyel merkeziymiş burası. Dericiliği Balkanlarda ünlüymüş. Zengin geçmişinin izlerini taşıyor. Gösterişli konaklar, büyük kiliseler var. Terkedilmiş fabrikalar görüyoruz. Yunanistan’ın Ege Üniversitesi Matematik bölümü de burada. Ünlü matematikçi, filozof Pisagor’un doğduğu ada Sisam. Karlovassi’den sonra geldiğimiz Pytagorion onun adını almış. Adanın doğa ve tarih bakımından zenginliğini yansıtan çok sevimli bir yer… Yat limanı, kalesi, çiçekli pencereleri, balkonlarıyla geleneksel evlerin sıralandığı daracık sokakları… Ulu çınarların gölgesinde, Pisagor’un büstünün bulunduğu bir de meydanı var.
Vathy’ye dönmeden Psili Amos Plajı’nda denize girmek şart; bizim Dilek Yarımadası hemen karşıda. Yüzerek rahatlıkla geçilecek bir uzaklıkta… Deniz olağanüstü berrak ve mavi…
Hava çok sıcak. Havaalanının yakınında bulunan Potokaki’de dinlenirken yemeğimizi de yiyoruz. Yunanlılardan örnek almamız gerektiğini düşündüğüm bir şey var… Biz de kendi mutfağımızın çok lezzetli çeşitlerini lokantalarımızda bulabilmeliyiz. Hatta ayaküstü yemek çeşidi de olabilir bunlar. Sebzesi çok bol ve çeşitli olan bir ülkede yaşadığımıza bin şahit lazım. Patlıcan ezme, yalancı dolma, fasulye pilaki, semizotu ya da havuç salatası, mücver, piyaz… Bunlar içki mezesi gibi görülmemeli. Karın doyurmak için gidilen yerde bulduklarımız, çoğunlukla kebap çeşitleri, köfte, börek, pilav, mantı, dürüm, patates kızartması, lahmacun, bir de bize ait olmayan pizzayla sınırlı. Zamanının çoğunu işyerinde geçiren genç nüfus, bu az çeşitliliğin; etin, hamur işlerinin iştahı kışkırtan kokusunun ve onlara ulaşmadaki kolaylığın kurbanı oluyor böylece…
Vathy adanın merkezi… Feribota bineceğimiz liman burada. Dönüyoruz biz de artık. Genel olarak iyi izlenimlerle… O ada senin bu ada benim koşturmak yerine, birinde kalıp tadını çıkarmak daha mı iyi olurdu acaba?

DSC_0693

Adalar Arasında


Sabah 07.30’da Kuşadası Limanındayız. Yolculuk, Yunan Adalarına… Feribot tam 09’da limandan ayrılıyor. Güverteye çıkıyoruz. Gökyüzü masmavi, bir tek bulut yok, hava sıcak. Denizden bakınca Kuşadası hem güzel hem değil. Doğal güzelliğine diyecek yok tabii, ama betonlaşma gözü de ruhu da yoruyor.

Gemi kalabalık değil, mevsim gereği. Bir ara aşağıya iniyoruz. İlginç tipler var; eşim Amish* olduklarını iddia etti. Eğer öyleyse birkaç soru sorulabilir. İki kadın, iki erkek… Erkeklerin koyu renk takım elbiseleri, başlarında geleneksel şapkaları ve uzun sakalları var; din adamına benziyorlar. Kadınlarda başörtüsü ve siyah, uzun pardösüler… Aralarında neşeyle şakalaşıyor, gülüşüyorlar. Kadınlar güverteye çıkıyorlar; ben de arkalarından. Biraz yakınlarına oturuyorum. Hangi dili konuştuklarını anlayamıyorum. Birbirimize gülümsüyoruz. Birazdan eşleri de geliyor. Soruyorum sonunda: Romanyalı imişler. İngilizce, Fransızca hiç bilmiyorlar. Gülümsemeyi sürdüreceğiz demektir bu. Fotoğraf çekmek için izin istiyorum, memnuniyetle veriyorlar.

DSC_0675

Sisam (Samos) Limanına yanaşıyoruz. Yolculuk 1,5 saat sürdü. Yolcular toplanıyor, geminin kapağı iniyor. Gemici zinciri indirecek oluyor, liman polisi uzaktan “Hayır!” diye işaret ediyor. Bir açıklama yapılmadan, yirmi dakika kadar orada bekliyoruz. Sonra anlaşılıyor: Bir arabadan iki kişi iniyor; biri, elinde bir pet şişeyle gelip yolcuların inerken basacakları yerdeki paspasa şişedeki sıvıyı döküyor. Sıvı paspası şöyle bir ıslatıyor. Mutlaka basmamız gerekiyormuş. Basmazsak ne olur? Geri gönderilebilirmişiz… Türkiye’den geliyoruz ya, dezenfekte ediyorlar. Kuş gribine karşı herhalde. Peki, martılar ne olacak? Gülünç oluyorlar… Keyfimizi kaçıramayacak kadar gülünç bir durum.

Samos Şehri bizim Ege kasabaları görüntüsünde. Yalnız bizdeki apartman merakı onlarda yok. Keşke bizde de olmasa! Sokakları, evleri, lokantaları, mağazaları; çiçekleri, ağaçları ve insanları… Hatta her yerde fotoğraf karelerine giren elektrik direkleri ve teller bile… Hiç yabancı bir ülkeye gelmiş gibi değiliz. Yunanca yazılar değişik geliyor yalnızca.

Yunan Adaları yolculuğumuzun ilk öğle yemeği… Güzel bir başlangıç… Üstüne bir de kahve içmek istiyoruz. Türk kahvesi var mı diye soruyoruz lokanta sahibi olan kadına. Burada Greek Coffee derler, ama tamamen aynıdır diyor. “Baklava da aynı… Bizler de aynıyız, ama…” diyerek, esef eder gibi yüzünü buruşturup cebini gösteriyor; “Bunun için…” diyor.

Öğleden sonra saat 4’te, muazzam bir feribotla Samos’tan ayrılıyoruz. Kuşadası’na döneceğimiz gün adayı daha iyi gezme fırsatımız olacak… Mykonos altı saat uzaklıkta deniyor.

Feribotumuz adalara uğraya uğraya yol alırken Mykonos’a ne kadar kaldığını soruyoruz; tahminler birbirini tutmayınca biz de sormaktan vazgeçiyoruz.

Gemi Mykonos’tan sonra da yoluna devam edeceği için bazı yolcular tedbirli gelmişler. Bir Yunanlı çingene ailesi gıpta edilecek (!) bir rahatlık sergiliyor. Diğer yolcular sinema koltuğu gibi koltuklarda oturuyor; kimi okuyor, kimisi de uyumaya, dinlenmeye çalışıyor. Bizimkiler yorgan döşek gelmişler… Önce hep beraber yere oturup yemeklerini yiyor, bağıra çağıra konuşuyor, sonra da döşeklerini serip yatıyorlar. Bu arada yasak olmasına aldırmadan sigaralarını tellendiriyorlar. Gemi görevlilerinin söylenme kıvamındaki uyarılarına kulak astıkları yok; “Bir dönüm bostan, yan gel Osman!”…

Saat 24’e doğru Mykonos limanındayız. Tur görevlisi şoför bizi limanda karşılıyor, Ornos Koyunda kalacağımız otele götürüyor. Bu arada, “tur” dediğime bakmayın, iki kişiyiz.

Adada iki tam günümüz var; üçüncü gün ayrılacağız. Otel güzel, temiz… Odamızın balkonu deniz manzaralı.

Sabah 8’de kahvaltıya iniyoruz. Servis hızlı: Bizi görür görmez, garson kız her şeyi bir tepside getirip masaya koyuveriyor.

Araba kiralama çok yaygın. Biz de niyetleniyoruz. Görüştüğümüz işyeri sahibi Ermeni asıllı Bay Karolos güzel Türkçesiyle bizi şaşırtıyor. Annesiyle babası mübadelede Kayseri’den gitmişler Atina’ya. O Atina’da doğmuş. Pazarlık bahanesiyle muhabbeti uzatıyoruz karşılıklı. “Yaşım altmış beş, kalbim yirmi!” diyor. Keyfine düşkün, hoşsohbet bir insan… Türk müziği dinlemeyi çok seviyor:

Karolos“İndim havuz başına

Bir kız çıktı karşıma…”

Adanın plajlarına uğrayıp denize giriyoruz: Paranga, Agrari, Lia… Ege Denizinin göbeğindeyiz. Fokos’ta tesis filan yok. Kıyıdaki 3-5 kişi de, mavinin en güzel tonlarını seyretmenin ayrıcalığıyla, doğanın sunduğu huzura bırakmışlar kendilerini… Deniz suyu buz gibi, ama çok güzel. Bu büyüleyici güzelliğin bekçilerinin olması normal; dikkat etmeme karşın, oradan ayağıma batmış birkaç denizkestanesi dikeniyle ayrılıyorum.

Mykonos’ta yeşillik pek az… Adanın yaya ve araç trafiği birbirine karışmış; kaldırım diye bir şey yok, yollar bozuk… Kamyon çok. Sürücüler küçücük bir adada olduklarını unutmuş, hız yapıyorlar. Kiralık motosikletler vızır vızır… Kask bile takmıyorlar; gençlerin gözü kara. Baston ya da boyunlukla dolaşanların sayısı da az değil ama…

Akşamüstleri Mykonos Şehrinde dolaşıyoruz. Burası, bir yerin turizm için çekici hale getirilişinin en güzel örneklerinden biridir herhalde. Daracık, şipşirin sokaklar… Evler beyaz badanalı, kapı ve pencerelerse genellikle mavi boyalı; renk renk çiçekler, begonvillerle bezenmiş… Tüm sokaklar iri parke taşlarıyla döşenmiş ve araları dairesel olarak beyaza boyanmış. Giyim ve hatıra eşyaları satan küçük, sevimli dükkânlar… Durmadan akan bir insan seli… Üstelik henüz turizm mevsiminin yoğunluğuna ulaşılmamış.

Yel değirmenleriyle de ünlü ada… Yine burada, günbatımı fotoğrafları çekmenin gelenek olduğu “Little Venice-Küçük Venedik” bölgesi var ki insan seli oraya doğru akmaya başlamış bile; biz de kaçırmıyoruz töreni (görüyorsunuz günbatımını bile pazarlamayı beceriyor Yunanlılar). Yalıların denize sıfır oluşuyla bu ismi yakıştırmışlar; Venedik’i çağrıştırıyor diye… Dekorun olmazsa olmazı yine Japon turistler! Ya fotoğraf çekiyor ya da çekene poz veriyorlar. Adanın maskotu “Pelikan”, sakin sakin oralarda dolaşıyor; insanlardan kaçmıyor.

Santorini ve Naxos’tan sonra, dönüş yolunda tekrar Mykonos’a geleceğiz ve yarım gün daha geçireceğiz burada.

Saat 14.30’da bizi Santorini’ye götürecek feribota biniyoruz.

 

 

SÜRECEK

 

 

* Bugün ABD’deki 22 farklı eyalette ve Kanada’da yerleşik bir yaşam süren Amishler, 17. yüzyıl sonunda Hollanda’dan göç etmişler. Geleneksel toplum değerlerinin devamlılığına yönelik bir yaşam sergiliyorlar. Teknoloji kullanımını sınırlamanın insanlar arasındaki duygusal yakınlığın artıracağına inanıyorlar. Onlara göre, kimi zaman yaşamımızı kolaylaştırmak adına ürettiğimiz makinalar, kalan zamanlarda güçlendirmeyi düşündürdüğümüz ilişkilerimizi farkedemediğimiz bir biçimde zayıflatabiliyor. Televizyon ve radyo hayatlarında yok. Atlı arabalara biniyorlar. Farklı kıyafetlerin alçak gönüllüğü azalttığını, ayrımcılığa neden olduğuna inanıyorlar. Bu nedenle, siyah rengin ağırlıkta olduğu süsten uzak, basit çizgilerden oluşmuş kıyafetleri, renkli ama yazısız tişörtleri tercih ediyorlar. Evlerinin dekoru basit; temizlik ve işlevselliğe önem veriyorlar. Topluluk içerisindeki dayanışmanın bozulmaması adına herhangi bir sosyal güvenceden yararlanmak istemiyorlar. Alternatif tıbbı tercih ediyor, çok gerekmedikçe doktora gitmiyorlar…

22/06/2006

Bizim Sakarya Gazetesi