Yarımada Takas Şenliği

 

 

Sığacık

Sığacık

Seferihisar, Urla, Mordoğan, Karaburun belediyeleri işbirliğiyle düzenlenen “Yarımada Tohum Takas Şenliği” için İzmir’deyiz. Şenlik cumartesi, biz Berin Ertürk’le birlikte perşembeden geldik.

Hava yağmurlu ve soğuk. Kendimizi öğretmenevine atıyoruz. Akşam karanlığında çevreyi pek göremiyoruz ama şehir merkezine biraz uzak olduğunu öğreniyoruz. Başka seçeneğimiz yok; akşam yemeğini burada yiyip sonra da erkenden yatıyoruz. Sabah ilk iş pencereden dışarı bakmak: Nasıl bir yerdeyiz, hava yağmurlu mu yine?..

Urla

Urla

Bizim için yer ayırtıldığını öğrendiğimiz Sığacık’taki otele gitmeden önce Seferihisar’a iniyoruz… Burası ilk ‘cittaslow’u Türkiye’nin… Gözümüze çarpan bir yerel mimari örneği yok… Terminal şehrin orta yerinde… Büyük market, büyük mağaza olmayacaktı hani? Ama hepsi var, bu çiçeği burnunda ‘yavaş şehir’de!

Üstü kapalı pazaryeri, her yerde gördüklerimizden. Değişik olan, Ege’nin otları… Bizde de var ama burada çeşit çok daha bol.

Yarınki etkinlik pazaryerinde yapılacak nasıl olsa, zamanımızı iyi kullanalım, Urla’yı da görelim gelmişken, diyoruz. Bir yandan da yağmurdan ıslanıyoruz, böyle giderse üşütüp hasta olmak var… Çabucak karar verip araba kiralıyoruz.

Sığacık sahiden de beş dakika sürüyormuş! Kıyıdaki kalesi, limanı, evleri, sokaklarıyla küçücük, tipik bir Ege kıyı yerleşimi… Yavaş şehirden kastedilen de burası olsa gerek. Ancak, yeni yapılan marina sayesinde mi desem yoksa yüzünden mi desem, kısa zamanda büyüyecek gibi görünüyor. Neyse, gözlem yapacak iki günümüz daha var nasıl olsa… Eşyalarımızı otele bırakıp Urla’ya doğru yola koyuluyoruz.

Slowfood üyesi Urlalı, Urla aşığı bir hanımın işlettiği, eski pazaryerindeki “Beğendik Abi” lokantasını buluyoruz.

Acıkmışız… İçerisi sıcacık, aydınlık ve vitrinde inanılmaz bir çeşitlilik! Urla yemekleri ayrı bir bölümde, bize göz kırpıyor! Handan Hanım, “En iyisi size birkaç çeşitten azar azar koyayım…” diyerek yardımcı olduktan sonra bizi bu görkemli tabaklarla baş başa bırakıyor. Yalnız bir ara, “Bakın işte buna karışırım!” diyerek yanımıza geliyor… Enginar dolmasını çatalla yememizeymiş tepkisi; elle yenecekmiş mutlaka, yaprak yaprak… Söz dinliyoruz, elle yiyoruz biz de. O çok merak ettiğimiz tatlının tadına dahi bakamayacak kadar çok yemişiz, azar azar derken…

DSC_0005

DSC_0007

Urla’nın deniz kıyısı var bir de, görmezsek olmaz! Terk edilmiş gibi duruyor, ama soğuktan herkes içerilere sığınmış da ondan… Birer ıhlamur bir de sahilde tur, işte Urla sefamız!

 

Bademler Köyü… Bu köyün adını şöyle duymuştum: Tiyatrosu olan ilk köy. Türkiye’de tabii. Buraya turizm mevsiminde gelmeli…

Şenlik için İznik’ten gelecek arkadaşlarımızı karşılamak üzere Seferihisar’ın yolunu tutuyoruz. Zaten çok yakın buradan…

Akşam yemeğimiz bu sefer Sığacık sahilinde güzel bir lokantada… Ben bazı arkadaşlarla yeni tanışıyorum. Sohbet konumuz çoğunlukla tarım… Balık, otlar harika!

Kış günü klimayla ısıtmaya çalıştığımız odalarımızda üşüyerek geçiyor gece. Ama sabah, olağanüstü bir güne uyanıyoruz. Kahvaltı, kıyıda ufak bir keşif, birkaç fotoğraf, birkaç “Rastgele!”…

DSC_0164

DSC_0165

Saat 10’da Seferihisar’dayız. Pazaryerinde tezgâhlar donanmış bile. Ege’nin çalışkan kadınları… Dolmalar, baklavalar, börekler ve çeşit çeşit yöresel ürün, sergilerde…

DSC_0127

Huriye Saraç

DSC_0098

Slowfood üyeleri ve “Meyve Mirası”, “Tohum Ağı” gibi derneklerin üyeleriyle buluşacağız. Belediye Kültür Salonu’nda toplantı başlayacak. Sevgili Huriye teyzemiz de (Köy Enstitülü yazar, Huriye Saraç… Kitaptaki adıyla; Öğretmen Benisa) Salihli’den gelecek… Bembeyaz dalgalı saçları, hiç boya değmemiş güzel, aydınlık yüzüyle işte orada! Özlemle kucaklaşacağız…

DSC_0090

DSC_0096

DSC_0128

***

Salon tamamen dolu…

DSC_0107

“Buğdayın atası Türkiye’de… Buradan yayıldı dünyaya buğday…” diyor değerli bilim adamı Tayfun Özkaya

“… Ama işte on bin yıldır bu topraklarda insanların karşılıksız olarak özgürce paylaştığı tohumlara artık çokuluslu şirketler sahip çıkmaya çalışıyor. Bu şirketler yerli tohumlarımızı ele geçirirlerse diyecekler ki; siz bu malı ihraç edemezsiniz, pazarda da satamazsınız çünkü bu mal bizim!..”

 

“… Ve onlar bu tür toplantılardan korkuyorlar şimdi. Takas toplantılarından… İşte bizi burada engellemeye çalıştılar. Aslında bekliyorduk bunu… Çünkü dört yıl önce çıkarılan ‘Tohum Yasası’, yerel tohumların satışını yasaklıyor… Bazı tarım il müdürlükleri çiftçilerin tohumlarını, fidelerini satmalarını engelliyor. Ama bunu yavaş yavaş yapıyorlar… Neden? Birdenbire yaparlarsa halk uyanır da ondan!..”

 

“… Bir çeşit çıkartırlar ve bunu koskoca bir bölgede satmak isterler. Türkiye çapında, olsun olsun dört beş çeşit tohum… Hâlbuki ülkemizde ve dünyada, her köyün bir çeşidi vardır ve o tohumla, aslında, en iyi neticeyi ancak o köyde alırsınız. Bazen Kars’taki tohumu buraya getirerek netice aldığınız da olur ama bu genellikle böyledir…”

 

“… Bizim üreticimiz şirket tohumlarını neredeyse tohumdan saymıyor. Ben onlarla konuşuyorum; kendi tohumlarını ilaçsız, gübresiz hatta susuz yetiştirebiliyorlar…”

 

“…Şirketler maksimum kâr elde edebilmek için yerel tohuma aslında düşmandırlar. Yaptıkları kanunla da bunu yasakladılar. Bundan daha büyük bir zulüm olamaz…”

 

“En büyük on tohum şirketinin, ne kadar ilginçtir ki dört tanesi aynı zamanda da tarım ilacı firması! Beşeri ilaçları satanlar da var bunların arasında… Yani; üreticiler tohumu parayla alsınlar, sonra da ilacını… Çünkü bu tohumlar ilaçsız yetiştirilemiyor… İlaçların bazıları kanser yapıyormuş, yapsın!.. Bir de kanser ilacı satarız onlara… Yani tam bir hegemonya! Hele bir de ‘GDO’lar gelirse o zaman iyice bir rezalet olacak… Ama işte Türkiye’de ‘GDO’ya Hayır Platformu ve onun bilinçlendirme mücadelesi sürecinde, hiç olmazsa GDO üretimi yasaklandı. İthalatı serbest olsa da üretimi yasak…”

 

“… İzmir’de Tansaş’ı belediye yönetiyordu, şimdi çokuluslu firmalar yönetiyor… O zaman ne oluyor, mesela elmayı nereden alacağına karar verecek, yakınımızdakini alayım demiyor… Nerede daha ucuz? Şili’de… Oradan getireyim diyor. Sonra bilim insanlarını devreye sokuyorlar… Ürün o kadar uzaktan geliyor; yola dayansın diye ıslah çalışması yapılıyor. Bütün bunlar niye? O şirketler daha büyük kârlar elde etsinler, her şeye sahip olsunlar diye… Ama insanlar daha iyi beslensin, daha mutlu olsun diye değil… İşte ‘küreselleşme’ dediğimiz şey bu: Üreticiyi üreticiye kırdırmak!..”

 

“… Yaptığımız tohum takası geleceğe yönelik büyük bir mücadelenin başlangıcı… Biz hiçbir zaman bilim ve teknoloji karşıtı değiliz. Ama dünyanın değişik ülkelerinde örnekleri var; bilim insanlarıyla köylüler el ele vererek ıslah çalışması yapıyorlar mesela. ‘Katılımcı ıslah’ deniyor buna…

İzninizle şunu da söylemek istiyorum; yılgınlığa gerek yok! Her şeyi kaybettik, yok olduk duygusuna kapılmamız onlara hizmet eder. Oysa halkın önünde hiçbir güç duramaz!

Biz diyoruz ki; Yaşam patentlenemez!.. Ancak yerel tohumun özgürlüğüne kavuşması ve bu zulmün sona ermesi için mücadele ederken herkese görev düşüyor. Yarımada’da olduğu gibi diğer yerlerde de belediyeler buna destek olmalı…”

***

Yine pazaryerindeyiz. Elimizde birer dilim ıspanaklı börek; geziyoruz Huriye Teyze’yle birlikte. O bile bayılıyor tadına. “Bile” diyorum çünkü, açma böreklerin en hasını yapıyordur herhalde.

Tohumları belediyenin hazırlattığı küçük, şirin zarflara koyuyor üreticiler. Takas için hazırlık yapıyorlar… Bir tarlam olmasa da bir bahçem var benim de; niye takasa katılmayıp gözlemcilikle yetindim diye kızıyorum kendime. Yunanistan’daki şenlikte de aynı şeyi yapmıştım. Pembe domateslerimden, güzelim Kandıra biberlerimden tohum alıp buraya getirebilirdim pekâlâ…

***

Takas başlıyor ve kısa sürede tohumlar el değiştiriyor.

TÜM ÜRETİCİ KÖYLÜLER;

ESKİ, YERLİ TOHUMLARIMIZA ONLARI ÜRETEREK

SAHİP ÇIKMALIDIR!

TOHUMLARIMIZI DİĞER KÖYLÜ KARDEŞLERİMİZLE DEĞİŞTİRMELİDİR!

ÜRÜNLERİMİZİ YEREL VE ORGANİK

PAZARLARA SUNMALIDIR!

ONLARIN TOHUMCULUK KANUNU VARSA

BİZİM DE TAKAS ŞENLİKLERİMİZ VAR!

Yarımada halkı ve yöneticileriyle; bu gibi etkinliklerin düşünsel ve eylemsel altyapısını hazırlayan sivil toplum örgütleri el ele vererek ne güzel bir iş başardı! Ülkemizin mutlu yarınları için umutlandık.

***

Huriye Teyzemizin dönüş saati de geldi çabucak… Varlığına, sohbetine doyamadan uğurladık.

Pazar sabahı şansımıza, hava yine güneşli… Pazarcılar sergilerini kuracak. Başlamışlar bile; çeşit çeşit, rengârenk bezeniyor tezgâhları… Demet demet Manisa laleleri insanın ruhunu okşuyor.

Müşteri olarak bizden başka kimse yok neredeyse pazarda… Üzülüyoruz ama bir yandan da bakıyoruz, bir hazırlık bir hazırlık… Vardır bir bildikleri…

Berin’le ikimiz kaldık artık burada, herkes gitti… Yakındaki antik kent Teos’u gezerken yaz sıcağı gibi bunaltıyor güneş… Manisa laleleri açmış otların arasında öbek öbek… Hepsi birden açtığında kim bilir ne güzel olacak…

DSC_0228

O da ne, dörtnala bir atlı geliyor karşıdan! Koyunlar onunmuş, herhalde dağılmasınlar diye telaştan… Zeytinliklerden, tarlalardan geçiyoruz… ‘Agora’yı bulamıyoruz bir türlü; tabela, ok falan yok!

Sığacık’tan taksi çağırmaktansa otostop yapıyoruz dönüşte. Bir polis karıkoca alıyor bizi arabalarına. Gencecik, canayakın, hoş insanlar… İki küçük çocukları var. Şanslısınız diyoruz. Yok, böyle turistik yerlerde çocuk büyütmek çok zor, diyorlar…

DSC_0198

DSC_0189

DSC_0187

DSC_0185 DSC_0181

DSC_0217

DSC_0213

Şaşıyoruz; bu kadar insan ne zaman aktı buraya, Sığacık bıraktığımız gibi değil… Çok geniş bir alanda bütün masalar, sandalyeler dolu; kıyı boyundaki, parktaki… Birbiriyle ve yaşamla barışık; rahat, huzurlu kalabalığın tadını çıkarıyoruz. Bizim oralarda böyle olamıyor işte; Ege başka…

DSC_0277

DSC_0280

DSC_0309

Harıl harıl pişen gözlemelerin, şerbete atılıp hemen alınan lokmaların kışkırtıcı kokuları, balık kokularına karışıyor… Unutuldu bile yağmurlu günlerin bıkkınlığı; işte Ege!


 

 

Miras


Biz ve bizim gibi modernliği düşüncede arayanlar, modern şehir özlemimizi de yitirdik sonunda…

Büyük projeleri duyduğumuzda sevinemiyoruz… Ürküyoruz. “Nereden çıktı şimdi bu!” diyoruz. Zaten bizim haberimiz olana kadar alışveriş bitmiş, tanıtım kampanyaları başlamış oluyor.

“Vatandaş, sen ne dersin?” diyen yok… Altın değerinde, güzelim tarım topraklarına güle güle… Gelsin akıllı mı akıllı konutlar, sıra sıra havuzlu villalar! Kim girecekse o havuzlara… Herhalde babalarla oğulları!

Ilımlı İslam ülkesi… Modern Türkiye… Tam bir kavram kargaşası!

Hani kriz vardı? Kesinlikle konut sıkıntısı çekilmeyen Adapazarı’na beş bin konutluk proje! Firmanın, inşaat sektöründe adı bile yok kriz öncesi… Bu nasıl iş anlamıyoruz. Bu bize göre haksız bir büyüme. Milletin sorunları dağ gibi… İşsizlik, parasızlık, kültür yozlaşması, kimlik kargaşası…

Ağırımıza gidiyor… Bu hız sağlıksız. Bu iştahın sonu iyi değil. Modernlik bu değil. İçimize sinmiyor.

Adapazarı’nın tarım arazileri milli servettir; kimsenin babasının malı değil. Satıp savamaz. Ama şimdi bütün değerlerde paraya dönüştürülebilirlik kriteri aranır oldu. İnsanlar birbiriyle yarıştırılıyor. Öyle bir düzen ki vatandaşa vatanına sahip çıkmayı unutturuyor.

Duyarlı insanlar var, onlar kaybolan değerleri araştırıyor; tohumu, meyveyi, ağacı, çiçeği, böceği; nakışı, oyayı… her şeyi kayıtlara geçiriyor. Bunların üretimi, yapımı canlandırılıyor. Niye? Kaybolmasın diye… Atalarımızın mirası olan üretim biçimleri unutulmasın, her yörenin iklim koşullarına uygun ürünler yetişsin; gelecek kuşaklara da geçsin diye.

Öte yanda… 360 dönüm toprak, bir gecede el değiştiriyor. Nasıl? Bilinmiyor…

Binlerce yılda oluştu o toprak, nasıl kıyılır? Onu beton yığınına dönüştürecek karar böyle kolayca nasıl alınır? Üstelik daha on yıl önce ‘yüzyılın depremi’ni yaşamış bir şehirde!

Tohum saçılamayacak, ekin biçilemeyecek artık oralara… Ama fiyakalı konutlar, alışveriş merkezleri bitecek o eşsiz, bitek topraklarda. Okul, hastane, üniversite de yapıp günah çıkartacaklar…

Otoyol bağlantıları hazır edilecek ve… belki de bir havaalanı gerekecek… Olsun, ovada yer çok, hepsine var yerimiz!

Ama bizler modernliği, çağdaşlığı düşüncede, bilimsel düşüncede arıyoruz.

Bir kez şansımızı denemek istiyoruz ve… gelin vazgeçin, diyoruz!

Bu bir öneri… Örnek olun, büyük bir zenginliğimizi kaybolmaktan kurtarmaya adayın burayı diyoruz. Tarımsal biyo-çeşitlilik için uygulama alanı olsun. Yerli tohum çeşitleri araştırılsın, yöreye özgü üretim biçimleri canlandırılsın. “Meyve Mirası” diye bir proje var. Muğla pilot bölge seçilmiş. Ekip çalışması yapılıyor. Çeşitlilik sadece genetik miras olarak değil, kültürel miras olarak da kaydedilsin diye uğraşıyorlar. Sadece Datça’da 50’den fazla badem çeşidi saptamışlar. İşte birkaçı: Çakalkuyusu, gülbekir, karıncalı, nakışlı, sivriburun… Şunlar da üzüm çeşitleri: Atsarısı, beylerce, danaboku, devegözü, eşekmemesi, helvacıkara, keçimemesi, patlak, sıksarı, siyahcumbur, tilkikuyruğu… Ne güzel… Halkın diliyle, emeğiyle, sevinciyle yaşamış, bundan sonra da yaşayacak bu çeşitlerimiz. Bunları dert eden insanlar kişiler, gruplar Türkiye’nin başka bölgelerinde de var. Adapazarı’nda kim bilir nasıl bir çeşitlilikle karşılaşılır diye düşünmeden edemiyoruz. Bunları meraklılarından öğrenip tohumla, aşıyla üreterek, çoğaltarak yeniden kültürümüze kazandırabiliriz.

Öneri bizden, destek bizden; “doğru” kararı vermek sizden…

25/08/2010

Bizim Sakarya Gazetesi