“Sanatın Sihirli Sadeliği”

 

Nihat Çakıner

Nihat Çakıner


SÖYLEŞİ: Tamay Açıkel

Gren Dergisi/ Sayı: 23

“Gündelik hayatımızda bir sanat eserinin yer alabilmesi için onun sadece güzel olması yetmez. Faydalı, işe yarar olması şarttır. Bu iki nimeti bir arada sunabilmek süsleme (tezyin, bezeme) sanatlarının en büyük özelliğidir”Bedri Rahmi Eyüboğlu.*

 

Nihat Çakıner, Kayalar- Memduhiye Köyünde doğmuş. 1971’de Adapazarı’ndan İstanbul’a gitmiş… Çok yoğun bir iş yaşamı; sonra gözlerinde başlayan ciddi bir rahatsızlık ve 1983 yılında sakin köy yaşamına kaçış…

Nihat Bey’in baston ustalığı serüveni işte bundan sonra başlamış. Öyle geliştirmiş ki… Bedri Rahmi’nin, eski Kütahya tabaklarındaki nakışları ve renkleri ifade etmek için söylediği gibi O, “sanatın sihirli sadeliğine ulaşmış!”*

 

Güzel Sanatlar Galerisinin arkasındaki güzel bahçe ve çevresinde sıralanmış dükkânlar… Burayı Sakarya Valiliği, geleneksel el sanatlarımızın sergilenmesi ve satışı için ayırmış. Nihat Bey’in küçücük dükkânında söyleşiyoruz:

Bastonlar

Nihat Bey, bir kurtarıcı gibi yaşamınıza giren baston ustalığı döneminden önce iş yaşamınız nasıldı?

Ben sanayiciyim; konfeksiyon işim var. Suudi Arabistan’da mağazam var. Eskiden 3-5 ay burada, 3-5 ay Arabistan’da… sık sık gidip geliyordum. Mekke, Medine, Taif… Tekstil üzerine çok mal gönderdik biz oraya toptan. Perakende olarak da satıyoruz. Tekstilde muvaffak olunca onun imalatına başladık…yani Araplara yönelik. Kendimizi kabul ettirdik en sonunda. Sonra, bütün Türkiye’de kolonya imalatçılarına hammaddelerini veriyordum.

 

Şimdi işin başında kim var?

Ortağım var. Biz ölünceye kadar ortaklık kurduk, ortaklığımız devam ediyor. Ben buradayım. İş kapasitesi fazlalaşınca ben gözlerimden rahatsızlandım. Epey sıkıntı çektim. Bilinmeyen bir şey… Hiçbir doktor da bir tanı koyamadı. Gözlerim kapanıyor elimde olmayarak. Vasıta da kullanamıyorum. Ben gençliğimde çok motosiklet kullandım. Kendimi bildim bileli araba kullanırım. Köye gelip giderdim. Köyde kimsede araba yoktu o zamanlar. Ben bütün Türkiye’yi gezen adamım, şimdi buraya gelemiyorum.

 

Belki de doktorunuz gözlerinizi fazla yormamanızı öğütlemiştir.

Hayır demedi. Yazıhanede üç tane telefon vardı benim masamın üstünde. Bir gün oturuyorum;  birincisi çaldı aldım “Alo!”, ikincisi çaldı, “Bir dakika!” dedim ikincisini aldım, bu sefer üçüncüsü çaldı!.. Nasıl kapmışım ahizeyi… fırlattım kapıdan dışarıya! Ortada merdiven vardı bizim, etrafı dükkândı, yani o merdivenden aşağı bir düşseydi birini yaralardı muhakkak.

Doktoruma gittim anlattım. “Git!” dedi; “madem köyde evin var, hiç durma bırak her şeyi git!”

N.Cakiner-Bastoncu2

Bu kadar dikkat gerektiren, kusursuz bir işçilik gözleriniz için yorucu değil mi?

Şimdi şöyle bir durum var; ben atölyeye girip imalata başladığım zaman gözlerim rahatlıyor. Bazen hiçbir şey yapmadığım zaman, mesela şuraya gelip gitmek bile beni rahatsız ediyor. Yoruyor. Yani ben oturduğum zaman kendimi suçlu hissediyorum. Birisine söyleseniz belki güler. Oturmayı sevmiyorum, üretken bir insanım. Bir şey üretmem lazım. O kadar hızlı çalışan bir insandım ki ben, buraya geldiğim zaman sudan çıkmış balık gibi, ne yapacağını şaşırmış bir haldeydim. Beni rahatlattığı için bunları üretiyorum, ki bunlarla uğraşılmaz. İnanın uğraşılmaz! Bir hafta, on gün, on beş gün, yirmi gün üzerinde çalıştığım bastonlar var. Sonra… aynı şeyi yapmak istemiyorum. Hayrettir yani, muhakkak bir değişiklik yapmak istiyorum. Ya boyasında değişiklik vardır ya sapında vardır…

O sırada ortaokul çağında iki erkek çocuk başlarını içeriye uzatıp bakıyorlar. Biri diğerine şöyle diyor: “Bastonla bizim ne işimiz var?”

Mesela son olarak şunu yaptım. Görüyor musunuz? Ama en basit bir bastonun bile bir özelliği olsun istiyorum. Bunlar da “spor bastonu”; Beşiktaş, Trabzonspor, Galatasaray, Sakaryaspor, Fenerbahçe… Çeşit çeşit yaptım… Bu da yetmiyor bana; tuttum buraya kadar deldim: İşte tükenmez kalem!.. Matkap dahi kullanmıyorum.

Kimi balık pulu gibi bezenmiş, kimine yılan dolanmış; tutacak yerleri kiminde saatli, ağızlıklı, kiminde teke tırnaklı ya da at başı veya kuş biçiminde… Birinin sivri ucu var, gizlenmiş; gerektiğinde çıkarıp yerdeki kağıtları, dökülmüş yaprakları topluyorsunuz. Adı da “çevre bastonu!” Yabani elma ağacı, kızılcık, dişbudaktan yapılmış olanlar ve daha birçok çeşit. Yaratıcılığın sonu yok Nihat Bey’de.

Çok işlevsel, çok da şirin, sade, yani öyle çok daha güzel…

Bakın buna kanat yapmışım şöyle…

Mesela bastona yüklenen insanlar var. İstediği kadar yüklensin… Bakın, eli kaymaz üzerinden. Yani bunlar hep deneyle yapılmış bastonlar… Kuşun gagasını da şunun için yaptım: Bir yere gittiğiniz zaman oraya koysanız düşer, buraya koysanız düşer; bunu takacak bir yer lazım… (Nasıl düşmeden durduğunu gösteriyor.)

 

Belli bir formu bulmak için çok uğraşıyor musunuz?

Hayır hiç uğraşmam, bakın ilk yaptığım bastonu göstereyim ben size… Şimdi biz köye taşındık… Hanımla akşamüzerleri gezintiye çıkıyoruz; köpekler saldırıyor. Kuru bir dal koparıyorum öyle çıkıyoruz yola. Bir gün kendi kendime “Bastona benzer bir şey yapayım!” dedim. 83-84 arası… Şu boru bir inşaattan artmış bir boru. Elime geçti. Bu aparatları taktım. Vites topuzu vardı bende. Geçen gün Kültür Bakanı geldi buraya. Sayın Bakanım ilk yaptığım bastonu göstereyim dedim. “Vitesli mi bu?” dedi, “Evet, beş ileri bir geri; biraz hızlı ama zararı yok!”…  gülüştüler. Bakın bunları ben elde, tornada değil, eğeyle yaptım…(bastonun bıçağını gösteriyor). Bir karpuz kesersin, ne bileyim bir işe yarar… Bu bastonu benden ahbaplar, dostlar istediler; 25-30 tane yaptım herkese hediye ettim. Onu yapayım bunu yapayım derken, bu işe bulaştım.

Daha önce el sanatlarıyla ilgili bir çalışmanız olmuş muydu?

Hayır hayır! Bununla başladım. Şimdi diyorlar ki, “Sizin ustanız kim?”; benim ustam benim!

2003 yılı… Adapazarı’nda,  el sanatları dalında “yılın sanatçısı” seçilmiş Nihat Çakıner.

Değeriniz bilinmiş Adapazarı’nda değil mi?

Sakarya’da beni tanımayan kalmadı. Önceki valimiz Cahit Kıraç çok meraklıydı böyle şeylere; beni televizyonlara götürdü, ödüller verdi. Bana sergi açtırdı burada müzede. Ben öyle olur olmaz yerde sergi açmam dedim. O zaman Atatürk Müzesinde, konferans salonunda sergi açtılar. Gece nöbetçisi de var. Çok görkemli bir açılış oldu, on beş gün sergi orada kaldı. O kadar çok dostum oldu ki bildiğiniz gibi değil! Şimdiki valimiz de çok destek oluyor bana. Orada iki baston duruyor, valiliğe gidecek. Özel baston yaptım onlara… Evvelsi gün on tane almışlardı zaten. Kültür Bakanlığından geldiler, köye de geldiler, bu işi genişletelim dediler… Benim dedim krediye ihtiyacım yok, ben burada kendi kendime bir şeyler yapıyorum. Tugay Komutanı geldi; ondan sonra Ordu Komutanı, Tümen Komutanı… Kimler gelmedi… Bana öyle güç verdiler ki! Geçen sene çok büyük üretim yaptım; öyle bir enerji aldım ki onlardan… İnanıyor musunuz ben gençleştim; yaş yetmiş beş! Çocuk oyuncağı değil!

Bir ay ya oldu ya olmadı, İsveç’te yaşayan kırk yıldır görmediğim arkadaşlarım beni “TRT-İnt” Televizyonunda görmüşler, izlemişler. Bastonları anlatırken dinledik, yaptıklarına inanamadık diyor. Köye geldiler, hasret giderdik. O kadar mutlu oldum ki… Onlar da mutlu oldular.

Belli ki hanımınız da desteklemiş sizi…

Hanımım dünyanın en iyi insanı! Çok yumuşak bir insandır. Kayalar Köyünden o da! Biz İstanbul’a yerleştik 71’de, bir daha da buraya gelip oturacağımız ölsem aklıma gelmezdi.

1983 yılında yapılmış köydeki ev. Yaptırmaya bir gecede, hanımının bir tek sözüyle karar vermiş Nihat Bey:

Aldım getirdim ustayı hemen. Mısırlar vardı ekilmiş, kestirdim. Ustaya “bana hemen 10×12 temel at” dedim. İşte kısmetmiş şimdi oturuyorum. Hatta oranın döner merdivenini de ben yaptım. Eve başladım 5-6 ay sürdü sürmedi bitirdim. Daha sonra üst katı yaptım.  

Uzun süre çalışabiliyor musunuz?

Bir bakarsınız ikiye üçe kadar çalıştığım da olur… Allahın odununu bu şekle sokmak kolay mı? Ama bir bakıyorsun saat iki olmuş ben çalışıyorum. Hanım da arada “acıkmıştır” diye bir şeyler getirir. Meyve getirir, çay getirir.

71’de buradan gittim İstanbul’a hala aynı kiloyu muhafaza ediyorum; hiç de perhiz yapmam. Yediğimi yakıyorum herhalde, çok hareketliyim. Ben buradan çıkayım, köye yayan giderim. Bir delikanlı da benimle biraz zor gelir.

Yanınızda, ufak tefek işleri yapan kimse çalışmıyor mu?

Hayır, tamamen benim işçiliğim.

Torna da kullanmıyorsunuz…

Katiyen!

 

Devrek’te sedef – gümüş kakma olan bastonlar var, siz yapmıyor musunuz?

Yaparım da 750 milyon desem kim alacak? Devrek’ten geldiler; biri içeri girdi, “siz Devrek’i solladınız” diyor. Bunun sapına bakın; sedef işleseniz bundan daha iyi işleyemezsiniz.

“Bazı baston verdiğim kişiler var; ‘Niye kullanmıyorsunuz?’ diyorum, ‘Kıyamıyoruz!’ diyorlar. Ben o kadar işçilik yapıyorum, kullanılsın istiyorum tabii

“Hâlbuki sanat eserleri bir zamanlar insanların ayağına kadar gelirmiş, kilim olur ayağının altına serilir, nakış olur analarımızın çeyizlerine değil, gündelik elbiselerine süsleme sanatının ebedi baharını çizer, bakır güğümlerimizde şehvetli boğumlar kabartır, elimizin ve gözümüzün değdiği en mütevazı eşyaya sihirli parmağını değdirirmiş. Zamanımızda özellikle göze hitabeden çeşitli sanat eserlerine toplu bir halde ancak müzelerde rastlıyoruz.”*

 

Çocuklarınızda da var mı böyle bir yetenek?

Bir oğlum, bir kızım var benim. Benim kızım da çok güzel tablolar yapar.

 

Eskiler daha çok baston kullanıyorlarmış, değil mi?

Evet, babam aksesuar olarak kullanırdı. Bastona ihtiyacı olmadı. Ben kullanıyorum.

“Bir bastonla bir ay uğraşmışım benim için hiç problem değil, çünkü ticari bir maksat yok!” diyor Nihat Bey.

“Almanya’daki bir arkadaşım benim rahatsızlığımı duymuş, beni görmeye geldi; hiç baston satmamışım daha. Akşama bırakmadım. Atölyeyi gördü, ‘Burada nasıl vakit geçiriyorsun, köyde? Baston mu alıp satıyorsun?’ dedi.  ‘Niye satayım dedim?’ ‘Peki, bunları değerlendiriyor musun?’ ‘Eşime dostuma hediye ediyorum, Allah razı olsun diyorlar.’ ‘Yahu Nihat Bey senin aklından zorun mu var? Bu kadar emek veriyorsun, sonra da dağıtıyorsun!’ Çıkardı bin mark koydu masanın üstüne, ‘Bana on tane baston ver’ dedi. ‘“Yahu şaka mı ediyorsun, al yirmi tane git!’” dedim. ‘“Paranın lafı mı olur?’ dedim. ‘Az mı geldi?’ dedi; kendi kendine yüz mark olarak kabul etmiş bastonları.”

 

Nihat Bey, bastonlarını bu dükkâna geçtikten sonra satmaya başlamış: “Satacaksınız diyorlar; kira da almıyorlar…”

İşte yaşama sımsıkı sarılışın öyküsü!

 

Gelecek sefere köydeki evlerinde buluşmak üzere ayrılırken, insan olmanın evrensel gururu kıpırdıyor içimde…

N.Cakiner-Bastoncu-3

 

* Bedri Rahmi Eyüboğlu/Bütün Eserleri-9/ “Resim Yaparken”/Bilgi Yayınevi

Söyleşi: Tamay Açıkel

Fotoğraflar: İsmail Arzu Açıkel

Fotoğraf Dünyasında "Adapazarlı" Bir Akademisyen: Barbaros Gürsel

 

Prof. Barbaros GÜRSEL (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölüm Başkanı)
1950 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Adapazarı’nda yaptı. İlk fotoğraf derslerini 1963’te babası Hüsnü Gürsel’den aldı. Grup-2 adlı fotoğraf grubunu kurdu. AFAK (Adapazarı Fotoğraf Amatörleri Kulübü) üyesi oldu. Amatör olarak sinemayla uğraştı. 1973’te Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Grafik Sanatlar Bölümünü, fotoğraf seçmeli olarak bitirdi. Tanıtım fotoğrafçılığı yaptı. Yurtiçi ve yurtdışında ödüller aldı, sergiler açtı, seçici kurullar ve bilirkişiliklerde görev aldı. Babası ile birlikte, kardeşi Fatih Gürsel’i fotoğraf dünyasına kazandırdı. 1975’te M. Vehbi Yazgan ve Güler Ertan’ın asistanlığı ile başlayan eğitimciliğine, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Prof. Güler Ertan ve Prof. Kemal Şen ile birlikte 1994’te kurduğu Fotoğraf Bölümünde devam etmektedir.
Fotoğraf görüşü: Fotoğrafın siyah-beyaz ve renkli dünyalarını ayrı ayrı yaşayan; salt kendi teknikleri içinde güzel olan her görüntüye açık, kendisini sınırlamayan, tüm tarzlardan tat alan bir sanat anlayışına sahiptir.

                                                        ***

Adapazarı’nın ve Türkiye’nin fotoğraf sanatındaki gelişiminde önemli bir yeri vardır Gürsel Ailesi’nin… Onların fotoğraf serüveni, baba Hüsnü Gürsel’in amatör–sanatsal çabalarıyla başlamıştı. Daha sonra kendisine katılan oğulları Barbaros ve Fatih Gürsel’in sanatsal olduğu kadar profesyonel ve akademik çalışmalarıyla bugün de sürmektedir. Bu sayımızın konuğu, ailenin aynı zamanda akademisyen olan üyesi Barbaros Gürsel…

T.A.: Sayın Gürsel, Adapazarı’nda fotoğraf sanatının gelişim sürecini yakından izlemiş bir insan olarak bugünkü durumu; “Adapazarlı Grup 5”, “Grup 2” ve ADAPAZARI FOTOĞRAF AMATÖRLERİ KULÜBÜ (AFAK) dönemleriyle karşılaştırır mısınız?

B.G.: Sayın Açıkel, “Grup 5” dönemi, Türk fotoğrafında Adapazarı’nın altın çağıdır. Çok ileri düzeyde beş ustanın; hatta bu oluşuma sonradan katılan İzmitli bir ustanın (Cemal Turgay) bir araya gelmesiyle Türkiye’nin sanat merkezi İstanbul’a karşı ağırlıklarını koymuş, adlarını duyurmuşlardır. “Grup 2” ise onları örnek alarak onlar gibi olma isteğiyle yola çıkmış biz gençlerin kurduğu bir gruptu. “AFAK”, bu iki grubun birleşimi ile oluşmuş; kulüp üyesi gençlerin fotoğrafa katkılarıyla bir amatör fotoğraf kulübü olarak varlık göstermiştir. Üyelerin bir kısmının İstanbul’a yerleşmesiyle dernek dağılmış; Adapazarı’nda, kardeşim Fatih’in öncülüğünde, Servet Sezgin‘in ve babam Hüsnü Gürsel’in desteğiyle fotoğrafseverler yeniden bir araya gelmiştir. Gönlüm, ‘AFAK’ın yeniden canlandırılmasından yanadır. Bugünkü durumu o dönemlerle karşılaştıracak olursak; günümüz, ‘Grup 5’in altın çağını yakalayamamıştır. Yalnız, ‘Grup 2’den daha iyi durumdadır. Bugün fotoğrafın geniş kitlelere yayılmış olması sevindiricidir. Ne yazık ki bireysel başarı örneği azdır. “AFAK” döneminin yakalanabilmesi için çok daha ciddi bir üretim temposuyla çalışmak gerekmektedir. Gelecek gençlerindir.

T.A.: Onat Kutlar, Ara Güler’in fotoğraflarının arkasındaki kültürel birikimden söz ederken; “Fotoğraf, ondaki bu aysberg gibi büyük ve görünmeyen bilginin yalnızca bize yansıyan yüzüdür” diyor. Fotoğraf bölümü öğrencileri bu bilinçle yetişiyorlar mı?

B.G.: Evet... Fotoğraf Bölümü öğrencilerine bu bilinci verecek olan kültür dersleri, Temel Eğitim Bölümümüzün verdiği Sanat Tarihi ve diğer seçmeli derslerle desteklenmektedir. Kültürel birikimin önemi vurgulanmaktadır. Öğrencilerimizin kültür düzeylerinin en uç noktaya çıkarılması için öğrenciler tüm öğretim elemanlarımız tarafından yönlendirilmektedir. Gerisi bireyin kendi çabasına kalmıştır.

T.A.: Sanatseverlerin katkılarıyla bir fotoğraf müzesi oluşturulabilir mi? Yani, sanat değeri olan bir fotoğraf satınalıp eve götürmek yerine, onu bir müzeye bağışlamak fikri desteklenir mi sizce?

B.G.: Sorunuza yanıtım; sanatseverlerin katkılarıyla bir fotoğraf müzesi oluşturulabilir. Sonrasında ise; sanat ya da fotoğraf koleksiyoneri, yapıtı kendisine almak isteyecektir, müzeye bırakmayacaktır. Buna karşılık müzenin politikası ise yapıtı müzeye almak, koleksiyonere bırakmamaktır. Keşke sizin söylediğiniz idealist sanatseverler olsa... Bu arada şunu da belirteyim; müze ve fotoğraflar çok özel ve bilimsel olarak yapılmalı ve korunmalıdır.

_DSC9073-1

T.A.: Dijital fotoğraf, doğrudan fotoğrafın varamayacağı güzellikleri aramak mıdır bir bakıma? Bilgisayar ile sanatçı arasındaki karşılıklı imge alışverişinin, sunduğu sonsuz seçeneklerle fotoğrafı sanata daha çok yaklaştırdığı söylenebilir mi?

B.G.: Dijital fotoğraf, teknolojik olarak dijital yöntem kullanılarak elde edilmiş fotoğraftır. Müdahaleli dijital fotoğraf kastediliyorsa; bu yöntem, resim sanatındaki "gerçeküstü" akım benzeri görüntülerin bilgisayar ortamında yapılmasını sağlar. İsteyen Jerry Ullsman'ın karanlıkodada 8 agrandisörle yaptığını, bilgisayarda 8 katman (layer) kullanarak yapabilir. İsterse renklisini de yapabilir. Böyle bir olanak sunuyor sadece… Ayrıca dijital fotoğrafta sanatsal etik, çok dikkat edilmesi gereken bir konudur bence… 

T.A.: Resim, imgeleri saptama işlevini günümüzden yüz altmış yıl kadar önce fotoğrafa teslim etti. Resimde yeni akımlar geliştikçe her şey, ışığa, renge, desene indirgendi. Belgesel fotoğraf çekenler çok önemli bir sorumluluğu yerine getiriyorlar aslında: Dünyanın görsel tarihini yazmak! Ara Güler, “Bu o kadar önemli bir şeydir ki… ” diyor; “… sanat olsa ne olur, olmasa ne olur!” Siz fotoğrafın bu işlevine mi, yoksa sanat yönüne mi daha çok önem veriyorsunuz?

B.G.:Belgesel fotoğraf, fotoğraf sanatının temelidir. Sayın Ara Güler de görsel tarihi yazarken stüdyodaki portreleri, kurgulanmış fotoğrafları, belgesel yaklaşımları dâhil, fotoğraf sanatının tüm unsurlarını kullanmış bir ustadır. Ben ise antrenmanlarımı belgesel, mimari tarzda yapan; fotoğrafın her türüne açık, hepsini deneyen bir yapıya sahibim.

T.A.: Maddi olanakları kısıtlı yetenekli ve idealist gençlerin, hiç durmadan gelişen teknoloji evreninde sanat fotoğrafı üretme çabaları ne derece sonuç verebilir? Belgesel fotoğrafta ise teknolojik gelişmelere ayak uydurma zorunluluğu yok; iyi bir fotoğraf makinesi işlerini görür. Bu sayede, hem kendi toplumuna yabancılaşmaz, onunla etkileşime girerek yakınlaşır, hem de kendi insanının görsel tarihine ciddi katkıları olur. Siz öğretim üyeliğiniz dolayısıyla gençlere çok yakınsınız. Yarışmalarda da jüri üyeliği görevi üstleniyorsunuz. Yarışmalarda bu kategoriye ağırlık vermek fikri, bizim gibi gelişmekte olan bir ülke için daha uygun değil mi? Bu konuda düşüncelerinizi merak ediyorum.

B.G.: Sayın Açıkel; yetenekli ve idealist gençlerin üretimleri, maddi olanaksızlıklara rağmen devam eder, onlara bir hami, bir sponsor bulunabilir. Toplum böyle gençleri desteklemelidir. Bölümümüzde de bazı öğrencilerimize karşılıksız burs olanağı vermiş olan değerli büyüğüm İbrahim Zaman'ı saygı ile anarım. Sorunuzda sanat fotoğrafı ile belgesel fotoğraf terimleri iki zıt terim gibi anlaşılıyor, bence bu yanlış. Belgesel fotoğraf terimi olsa olsa deneysel fotoğraf teriminin karşıtı olabilir, ama hepsi fotoğraf sanatının ve sanat fotoğrafının içindedir. En iyi fotoğraf "en iyi makine"den çıkar, en lezzetli yemek "en iyi tencere"den çıkar anlayışı yanlıştır. Yarışmalarda görev yaparken, öncelikle konuya uygunluğu olan, yapılışı zor bir belgesel yaklaşım favorimdir. Işığı ile, kompozisyonu ile, rengi ile, tonları ile...

T.A.: Sayın Gürsel, konuğumuz olduğunuz için teşekkür ederiz.

Fotoğraflar: İsmail Arzu Açıkel

Gren Dergisi, Sayı: 16

Eylül-Ekim, 2004