Meyve Mirası Peşinde…

DSC_0732

Adnan Özyalçıner’in Ağustos 1981 tarihli Sanat Olayı dergisinde yayımlanan söyleşisinden bir bölüm okuyalım önce:

Sayın Raşit Abasıyanık, Sait Faik “Hikâye Peşinde” adlı bir öyküsünde Adapazarı’nı ve oradaki yaşamını anarken; “Gözümün önüne Çark Suyu, Erenler Tepesi, Başköprü”deki Hacıbey Köşkü, amcamın balkonundaki çingenbacak elmaları kabaran ev geldi…” diyor. Bu ev sizin babanızın evi olmalı. Burada birlikte yaşadığınız günler, çocukluk anıları var mı? Ya da babanızla ilgili anıları var mı Sait Faik’in?

(…) Sait Faik genellikle dini bayramlarda ya da canı sıkıldığında trene atlar gelir, babamın 1963 depreminde yıkılmış olan evinde konuk olurlardı. Özellikle bayramlar, büyük özellik taşıyan bir toplantı nedeni olurdu. O zaman ev tüm ailenin bir araya gelişinin güzelliğini yaşardı.  Sait Faik’in sözünü ettiği gibi çingenbacak elmaları vardı; bugün o elma türünün hemen hemen nesli tükenmiştir. O zaman tabii soğuk hava depoları yok. Bunlar çok dayanıklı elmalardı. Küfeyle alınıp balkona serilirdi. Bütün bir kış üzerinden geçerdi ve elmalar kışın, soğuğun etkisiyle kabarırdı. İnsanın gözüne pek hoş görünmeyen, ama çok lezzetli, çok güzel elmalardı. Kendisi, amcam ve yengem Adapazarı’na gelecekleri zaman, eğer mevsim uygunsa, bu çingenbacak elmaları mutlaka evde bulundurulurdu.

Kaybolan yalnız çingenbacak elması mı? Sapanca’nın Yanık köyünde oturan arkadaşımız Ahmet Kezer’e sorduk. O bilir, dedik. Artık pazarda görülmeyen elma çeşitlerini ferik, cidavut, çarşamba, … diye saydı. Aransa bulunur, dedi. İngiliz diye bir elma cinsi varmış, o da bazen gelirmiş. Erikte ise türbe eriği, çukurgöbek, gelin eriği görülmez olmuş; ama kastarca ve papaz eriği gelirmiş pazara… Ya armut? Kantartop (içi ciğerli), uzunsap, mustabey, akçaarmut, bahribey… Kiraz? Yuvacık, gürgüllü… Yuvacık pekçabuk çürürmüş, onun için bırakmışlar.  Abaza üzümü de artık kayıplara karışanlar arasında…

Hani o dillere destan Adapazarı patatesi var bir de… “Adasarısı” denirmiş. Dibine de “horoz fasulyesi” ekerlermiş ki ona sarılsın… Adasarısı pazarda rekabet edemeyince ikisi birden yok olmuş… Bu bilgi de Ahmet Özdilek’ten…

Bunlar benim bir çırpıda öğrendiklerim. Geçmiş kuşakların bilgilerini devralmış kişileri bulup konuşulsa daha neler çıkar kim bilir…

Füsun Ertuğ

Muğla’da yürütülen “meyve mirası” projesinden söz etmiştim bir yazımda. Projenin koordinatörü Füsun Ertuğ ile daha sonra tanıştık. Yunanistan’daki Tohum Takası Şenliğine katıldığımız gruptaydı… Oradaki topluluğa projeyi tanıtıcı bir konuşma yapmış ve alkışlanmıştı.

Füsun Ertuğ, arkeolog ve etnobotanik araştırmacısı… İznik’te bir çiftlikte yaşıyor. İstanbul’a veda etmiş, Ekim 2008’de… Diyor ki: “…Halkın bitki bilgisini, bilgeliğini İstanbul’dan Anadolu’ya seyahat ederek değil, tarımla uğraşan bir kırsal alanda birebir yaşayarak derlemek, toprağa yakın yaşamak istiyordum nicedir. Bu isteğim gerçek oldu, darısı diğer düş kuranların başına. Düşler kuralım hangi yaşta olursa olsun, kuralım ki düzene, alışkanlıklara, rahatlığın çağrısına ve bilinmeyenden duyduğumuz korkulara yenik düşmeyelim. Şikâyet etmeden, doğayla uyumlu, saygılı bir yaşam sürdürelim.”

Muğla Meyve Mirası Çalışma Grubunun beş kadın üyesinden biri Füsun Hanım… Grup, 2007’nin Nisan ayında kurulmuş.

Amaç, Muğla’nın yerli meyve mirasını kaydetmek, korumak ve gelecek nesillere bırakmak… Yaptıkları çalışma son derece zevkli: Yerel pazarlarda üreticilere sorarak ya da eski manavlarla konuşarak meyve isimleri saptamak… Sonra bu isim listelerindeki meyveyi, ağacı bulmak… Bundan sonra da her şeyi kayıt altına almak…

Her ağaç için ayrı bir form dolduruluyor. Bulunduğu yer saptanıyor, krokisi çiziliyor, kimin aşıladığı, ne zaman nasıl aşılandığı, aşısının nereden alındığı gibi ağacın kimliğine ilişkin ne varsa kaydediliyor. Çiçek, yaprak ve meyvelerinden örnekler alınıp fotoğrafları çekiliyor.

Grup üyelerinden Esin Işın, alan araştırması yapıyor. Bilgiyi yerel pazarlardan alıyor, sonra da iz sürüyor. Muğla’nın dağ köylerini dolaşıyor ve gittiği her yerde kayıt tutuyor.

Meyve Mirası çalışması başlangıçta Ali Nihat Gökyiğit Vakfı, daha sonra da Birleşmiş Milletler Kalkınma Fonu Küçük Destek Projesi (UNDP-GEF-SGP) desteğiyle sürdürülmüş.


Tohum şenliğinin sona erdiği akşam küçük bir söyleşi yaptık Füsun Ertuğ’la:

Füsun Hanım, meyve mirası projesi nasıl başladı?

Mary Işın’la Esin Işın bu yerel çeşitlerin kaybolduğunun farkına varmışlar. Etnobotanikçi olduğum için bana geldiler. Nasıl kurtarabiliriz, acaba küçük bir proje yapabilir miyiz dediler. Mary, Osmanlı gıda araştırmacısıydı ve kaynaklarda rastladıkları eski isimleri niye bulamadığımızı merak ediyordu…

O zaman ben pek farkında değildim ama doğruydu; yerel meyvelerle sebzelere ait bilgiler de hızla yok oluyordu. Var mısın bu işe dediler, “varım!” dedim.

Biz o sırada, Datça’da Elizabeth Tüzün’le birlikte zaten bir etnobotanik çalışması yapıyorduk. TÜBA’ya (Türkiye Bilimler Akademisi) bağlı olarak yaptığımız bir projeydi. Aşağı yukarı aynı dönemde orada da çalışmaya başladık.

Kaç çeşit badem saptadınız Datça’da?

– 60 çeşit… Botanikçiler aralarında hiçbir fark görmüyor, bu da badem bu da badem diyorlar ama aslında çok ciddi bir farklılık var. Biz farkı görüyoruz ancak bu çeşitliliği nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz. Bu arada bir proje taslağı yazdım… Benim yol göstericim Tuna Ekim’di. Türkiye’nin en saygı duyduğum botanikçisi. 94’ten beri onunla çalışıyorum. Botanikçilere bir arkeolog olarak kendini kabul ettirmek çok zor bir şeydir. Ben Tuna Hoca sayesinde bunu başardım.  Projeyi ona gönderdik… Siz okuduktan sonra gelip görüşmek istiyoruz dedik. Çok önemli bir şeye parmak basıyorsunuz ama bu benim anladığım bir şey değil dedi ve bizi ‘Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’nin kurucusu Nihat Gökyiğit’le görüştürdü. Nihat Bey’e projeyi anlattık, eline birtakım kâğıtlar verdik ki… o hemen: “Ne kadar paraya ihtiyacınız var?” dedi. Biz orasını hiç düşünmemiştik. “Benden 20 bin… Hadi 25 olsun!” dedi. Bunun bir ekip çalışması olması gerekiyordu. Neşe Bilgin’i (Boğaziçi Ü. Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü) tanıyordum. O da “varım!” dedi.

Etnobotaniğin yöntemlerine göre yavaş yavaş oturttum. Ondan sonra ziraatçıları ikna etme süreci başladı ve o süreç hâlâ devam ediyor. 26 meyve türünde 500 küsur çeşit çıktı. Ama bunlar isim…

Datça’nın Sındı köyündeki çalışmalarınızdan da söz eder misiniz?

– Orada bir badem kooperatifi var. Kooperatifin kadınlarıyla bademlerin pazarlanması üzerine bir çalışma yaptık. O zamana kadar naylon torbalarda kırık ya da ayıklanmış badem satıyorlardı. Çeşitlerini belirledik. Naylon torba yerine kese kâğıtları hazırladık. Elişi bilen bir iki kadın ayarladık; çok şık, tığ işi torbalar ördüler… Bal kavanozlarına geçirdik ya da badem torbası yaptık. Kırık bademler bir işe yaramıyordu. Elizabeth kooperatif kadınlarına bademezmesi yapmayı öğretti. Sonra onlar kendi kendilerine işi ilerlettiler. İçine bal katmayı, keçiboynuzu tozuyla yapmayı falan keşfettiler. Farklı renklerde, baklava biçiminde kutular yaptırdık… Son iki yıldır en çok gelir getiren ürünleri bunlar oldu.

Esin, projenin pazar ayağına çok önem verdi. Bodrum pazarında belediyeyle anlaştık. Bir stant yerel ürünlere ayrıldı. Köyden ürün getiren, belediyeye para ödemeden ürününü pazarlayabiliyordu.

Büyük pankartlar asılıyor, broşürler veriliyor. İsteyene bilgi veriliyor proje hakkında… Bu bir yıldır sürüyor. Şimdi Bitez belediyesi de istemiş aynı şeyi. Biz de yerel ürünleri yapalım demiş… İnsanlarda bu yöne bir eğilim var zaten… Yalnız meyveyle de sınırlamadık… Börülcesini, tarhanasını da getiriyor; zeytinyağını zeytinyağlı sabununu da…

Acıbadem ağacı kalmamıştı köyde… Hâlbuki acıbadem, badem şekerinde, özellikle de bademezmesinde çok makbul… Onun için şimdi acıbadem aşılamaya başlandı. Yani acıbadem makbul hale getirildi. Küçük bademler de çok tatlı ama kullanılmıyordu… İrisini arıyordu herkes, küçüğü para etmiyordu. Onlardan şeker yapılıyor şimdi…

***

Füsun Ertuğ, ekibiyle birlikte yıllardır sürdürdüğü çalışmalarından bir sunum derlemiş. Berin Ertürk’le sorduk, Adapazarı’na gelir mi, deneyimlerini paylaşır mı diye… Seve seve gelirim, dedi…

29/04/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

 

“Peliti” Tohum Takası Şenliği

 

DSC_0668

Kim hayır diyebilir bir tutam tohumla yeşeren umuda? Bir tutam, bir tutam daha…

İstanbul’dan kalkıp Yunanistan’ın bir köyündeki bir çiftliğe gideceğiz. Atalarımızın silinmez izler bıraktığı topraklarda bir şenliğe davetliyiz. Çevreci gruplardan arkadaşlar; Füsun Ertuğ, Alev Çağlar, Tracy Lord Şen… bir de Söğütlü-Maksudiye’den Berin Ertürk ve ben… Başarılı çalışma yaşamlarının ardından çiftçiliği seçmiş, doğaya duyarlı, iyi insanlar… Çiftliklerinde organik tarım yapıyorlar.

Otobüsle İskeçe’ye, oradan trenle Drama bölgesindeki Paranesti’ye geliyoruz… Araç gönderip aldırıyorlar bizi. Akşam vakti çiftliğe varıyoruz. Orada Türkiye’deki ‘tohum ağı’ndanbir arkadaş daha katılıyor aramıza: Leyla Kabasakal. Onlar ailece gelmişler, arabalarıyla…

Tohum ağının bir araya getirdiği insanlar doldurmuş binayı. Kimi tohum paketliyor uzun masaların başında, kimi yemek kuyruğuna girmiş… Bizden önce gelenler yemek çeşidini azaltmış, kalanlardan tabağımıza koyup karnımızı doyuruyoruz. ‘Tatlı patates’i ilk kez burada tadıyorum.

Yunancada “peliti”, bizdeki pelit, yani meşe palamudu. “Peliti”, bir tohum paylaşım ağı… Panagiotis Sainatoudis de lideri. Mesajı basit: Politikaları değiştiremiyorsan, kendini değiştir! GDO, hibrit tohum, endüstriyel tarım kimyasalları ile mücadele edemediğin noktada, yaşam tarzını değiştir ve yerel tohumları bulmayı, ekmeyi, büyütmeyi, saklamayı, paylaşmayı öğren. Hem sen mutlu bir yaşam sür, hem doğa kazansın!”.

DSC_0706

Para yok burada… her şey değiş tokuşla. İki büyük salona yayılmışız. Ortam bayağı kalabalık ve biraz da havasız… eşyaların üstünden atlıyoruz. Ama olsun, yüzler gülüyor, neşeli herkes.  Panagiotis, eşi ve gönüllüler dostça karşılıyor bizi. Gönüllüler arasında Türkçe konuşanlar var. Ataları Anadolu’dan, Rumeli’den göç etmiş mübadelede… Bazıları gayet iyi konuşuyor. Karşılıklı seviniyoruz.

Takas edilecek tohumların çoğu hazırlanmış, kasalara dizilmiş bile. Biz de Türkiye’den getirdiklerimizi kâğıt keseciklere bölüştürüp üzerlerine etiket yapıştırıyoruz.

DSC_0978

Yandaki arsada 20 kadar ev var. Bizimki 9 numara… Konuk evleri imiş. Devletçe yürütülen çevresel eğitim programları için kullanılıyormuş aslında.

Rahat bir uyku… Gece bitiyor, sabah oluyor. Akşamın karanlığında göremediğimiz doğa sislerle kaplı şimdi de. Karşıdaki sıradağlar yavaş yavaş belirmekte…

Şenliğin yapılacağı çimenliğe iniyoruz. Çok geniş bir düzlük… Hazırlıklar başlamış çoktan… Peliti’nin 10. yılı da kutlanacak bu şenlikle. Gönüllüler bölüm bölüm gezdiriyor bizi, bilgi veriyorlar.

Bizim grup da, burada bulunan diğer üreticiler gibi yerli tohumları korumayı ve onları çoğaltmayı amaçlayan kişilerden oluşuyor. Panagiotis ve Zoe ile geçen yıl Yalova’daki tohum ağı buluşmasında tanışmışlar. Ben henüz dışındayım ama bu fikre gönülden katılıyorum.

Tracy iki yıl önce de gelmiş, biliyor. O zaman henüz bu araziye sahip değilmiş Peliti. Şenlikler bir manastırın bahçesinde yapılıyormuş. “Rahibeler çok bilgili; aralarında çeşitli branşta doktorası olanların sayısı şaşırtıcı derecede yüksek”diyor. Çok sahip çıkmışlar; başta permakültür olmak üzere, doğaya dost tarım yöntemlerini uyguluyorlarmış.

DSC_0733

Tohum paylaşımını ve tohumun önemini anlatan pek şirin resimler var panolarda. Çeşit çeşit tohum, kurutulmuş bitkiler kullanmışlar… Önceki etkinliklerden fotoğraflar yapıştırmışlar. Broşürler, kitaplar dizmişler masalara. İyi hoş da hepsi Yunanca! Alfabeleri aman ne zor! Yunanca bilmeyen hiçbir şey anlamıyor. O yüzden bu konuda da gönüllülere çok iş düşüyor. Seneye İngilizce seçeneği de koymayı planlıyorlarmış yabancılar için.

DSC_0870

Dev kazanlar odun ateşinin üzerinde başlıyor kaynamaya. Öyle ya, o kadar insan nasıl doyacak! Sebzeler ve salata malzemeleri yıkanıp doğranıyor bir yandan da…

At yetiştiricisi bir kadın, önündeki aletle kesip biçerek minik oyuncaklar yapan bir çocuk… Biraz ötede, sepet örmeyi öğreten bir kadın… Bir masanın başında oturmuş resim yapan minikler…

Tohum keseciklerinin bulunduğu tahta kasalar, tahta masaların üzerine diziliyor sıra sıra. Sade tohum mu; fideler, yeşermeye hazır çubuklar da var. Onlar yerde… Takas saat 2’de başlayacak. Bu bölgenin etrafı kordonla çevrilmiş, görevliler dışında kimse giremiyor.

DSC_0839

DSC_0848

Önce konuşmalar yapılıyor. Bizim gruptan arkadaşlara da beşer dakika süreyle söz veriliyor. Tabii burada da gönüllü çevirmenler işbaşında. Tarımda geleneksel yöntemlerden uzaklaşıldığı, bilgilerin hızla kaybolduğu, büyüklerimizden bu bilgileri alıp geleceğimiz için belgeleyip saklamamız gerektiği üzerinde duruyor Berin Ertürk…

“Türkler ve Yunanlılar için henüz yitirilmiş fazla bir şey yok, bu bakımdan şanslıyız. Önümüzde yapılacak çok şey var ama bunlar güzel şeyler…” diye bitiriyor sözlerini. İngilizceden Yunancaya çevriliyor; Yunanlı dostlarımız coşkuyla alkışlıyor.

Şenliğe tohum getirenlere yaka kartı veriliyor. Bizim de üzerinde isimlerimiz yazılı birer yaka kartımız var. Değiş tokuş yapılacak alana girişte öncelikliyiz yani. Giriyoruz… Acaba keseciklerin içinde ne tohumu var? Yazılar Yunanca. Biz sorup anlayana kadar kapı açılıyor, kalabalık kapışıyor hepsini.

DSC_0841

Kazanların kapakları açılmış… Yemek zamanı… Güzel kokulara doğru yöneliyoruz. Acıkmışız. Nohut, mercimek, fasulye… Et suyu falan değil, nohudun, mercimeğin kendi kokusu, tadı. Salata, patlıcan ezme, börek, yaprak sarma… Bunlar için yeniden sıraya giriyoruz… Benzer toplantılarda ortalığı saran et kokularına alışmışız biz… Etsiz de oluyormuş işte pekâlâ!

DSC_0761

DSC_0964

Bütün işleri gönüllüler yapıyor sessiz sedasız. Onca yemek, onca bulaşık…

Hava güzel, güneşli… Yemek sonrası halk dansları, şarkılar, halaylar… Sanki bizim oralardayız. Ne kadar da birbirimize benziyoruz! Bu kadar Türkçe konuşan insan görmekten mutluyuz ama biraz da buruk içimiz. Biz niye birkaç kelime olsun komşumuzun dilinde bir şeyler söyleyemiyoruz?

DSC_0942

DSC_0895

Kavalalı çiftçi Abraham (İbrahim diyor), “insanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa…” diye atasözü kullanacak kadar iyi biliyor Türkçeyi… DSC_0962

Peki nasıl öğrenmişler; öyle kendiliğinden mi? Yok! İbrahim anlatıyor: Çocuk ağacın tepesinden babasına Rumca sesleniyor; “baba düşüyorum!” diye. “İyi, düş!” diyor baba… Çocuk bağırıyor bir daha, bir daha… Babada hareket yok… Bu sefer Türkçe sesleniyor çocuk, yardım istiyor. Ancak o zaman, “köpeğin oğlu, işte şimdi öğrendin konuşmayı!” deyip indiriyor ağaçtan çocuğu…

Akşam yemeğinde yine idari binada toplanıyoruz. Dostça konuşmalar, şakalar, günün değerlendirmesi, yeniden buluşma dilekleri… Ertesi gün herkes evine dönecek, yeni tohumlar ekecek toprağına ve sonra topraktan çıkmasını, yeşermesini bekleyecek merakla…

Berin’le ben, birlikte geldiğimiz arkadaşlarımızdan ayrılıp geziye devam edeceğiz. Drama, Kavala, Selanik, Edessa… Bakalım bu diyarda daha neler göreceğiz…

22/4/2010

Bizim Sakarya Gazetesi