İŞTE İNSAN

gursel_1-1

“… Ve buluyorum insanları…

kendilerini değil de başkalarını söyleyen insanlar arasında buluyorum.

Biri çıkar da üstünde yaşadığı toprağın insanlarını ta binlerce yıl öncesine kadar sever,

onların serüvenini kendi yaşayacak ve yaşatacak kadar severse,

o insanı örnek alır, insan diye söyleyebilirsin sen de.

Bir başkası elinde bir fotoğraf makinesiyle yıllar yılı dolaşırsa senin memleketini,

sana bağışlanmış ama senin göremediğin bütün hazinelerini açarsa sana,

bir de günleri gecelere katıp çeviriler yapar, yazılar yazarsa,

sana dünyaları açmak, insanlık yolunda yol göstermek için,

üstelik seni değerler arasında değer seçmekte özgür bırakır,

kendi kültür yolunu kendin bulman için sana yardım ederse,

o insanı insancı (hümanist) diye örnek alabilirsin kendine.” Azra Erhat- ECCE HOMO/İşte İnsan

DSC_0212

SADOMER (Sakarya Dokümantasyon Merkezi) çalışma grubundan üç arkadaş; İbrahim Yolcu, Şenay Albaş ve ben, değerli insan, öğretmen, fotoğraf sanatçısı Hüsnü Gürsel’i evinde ziyaret ettik. Bu sıcacık dostluk ortamında eşi Servet Hanım ve kızları Münevver Hanım da söyleşimize katıldılar.

Hüsnü Gürsel üç evlat ve binlerce öğrenci yetiştirdi. Çevresini aydınlattı ve örnek oldu nice insana. Ne çok şey vardı aslında konuşacak, sorulacak…

Her zamanki tane tane konuşma biçemiyle sorularımızı yanıtladı Hüsnü Hoca.

O gün için söylemeyi planladıklarının hepsini söylemiş olmalı… Değil mi ki özgürlüğün coşkusuyla sorumluluğun ağırbaşlılığını, yaşamında ve sanatında bir güzel yoğurmasını bilmişti, ayrıntılara takılıp bütünü unutacak değildi ya!

“Sonradan öğrenecektim: Eşyayı yeniden adlandırmaktı sanat. Fakat bununla kalmıyor, fotoğraflarına, kendisinin erdiği denge duygusunu da taşıyordu Hoca. (…) Kendisi nasıl sakin, ağırbaşlı, alçakgönüllü ve çelebi ise onlar da aynı olgunlukta birer Hüsnü Gürsel’di.” Necati Mert

DSC_0215

 

“Ben dış ülkelere hiç gitmedim, ama Türkiye’nin hemen hemen tamamını dolaştım.” diye başladı söze Hüsnü Hoca

Öğretmen olarak çalışıyorum. Tatil aylarında ya da iki gün üç günlük tatilleri değerlendiriyorum. Kendi vasıtam da olmadığı için genel vasıtalarla, otobüsle gidiyorum. Gündüz ışığından yararlanabilmek için gece yolculuğunu tercih ediyorum. Sabahtan akşama kadar çalışıyorum. Oradan ileri gideceksem yine gece seyahat ediyorum… Bu şekilde mesafeleri kat etmek suretiyle çok yer gezdim.

— Daha çok yalnız mı dolaştınız?

— Başlarda daha çok yalnızdım, ama son yıllarda İbrahim Zaman, Sabit Kalfagil, Servet Sezgin’le de dolaştım. Onların vasıtaları vardı. Biz seyahate çıkacağız gelir misiniz, diye sorarlardı; durumum müsaitse katılırdım onlara. Mesela 97’de İbrahim Zaman ve Servet Sezgin’le birlikte Kapadokya’ya gittik. I. Dünya Hava Oyunları Olimpiyatı Türkiye’de yapıldı. Branşlar itibariyle Türkiye’nin çeşitli bölgelerine dağıtılmıştı. Mesela yamaç paraşütü Denizli’de, paraşüt Ankara Etimesgut’ta yapıldı. Balon müsabakaları da Kapadokya’da… Bir hafta süreyle biz, günde iki seans çalışma yaptık. Avanos’la Zelve arasında prefabrik binalar vardı. Orada müsabıklara yarışmanın şartları ilan ediliyordu. Sabah, daha karanlıkta, yarışmacılar geliyorlar arabalarıyla… ve üzerinde, şişirilmemiş vaziyette sepetli balonlarıyla. Ne yapacaklarıyla ilgili bilgileri aldıktan sonra, hemen arabalarına atlayıp belli bir istikamete gidiyorlar. Biz de onların peşine takılıyor, konakladıkları yerde çalışmaya başlıyoruz. Balonları hazırlarken yukarıdaki hava akımını da hesap ediyorlar tabii. Balonlar şişirildikten sonra iki kişi sepete atlıyor ve yükseliyorlar. Bu arada biz bazı tepelerde, gelen balonu bekler durumdayız.  Onları takip ederken birbirimizi kaybettiğimiz de oldu.

— Sizin gibi başkaları da var mıydı?

— Fotoğraf çeken başka kimse yoktu. Üç kişiydik.

— Neden balonları tercih ettiniz?

— Aynı günlerde başladığı için birini takip etmek gerekiyor. Bizim için en cazip olanı balonlardı. Balon müsabakalarında fotoğraf çekmek daha kolay, çünkü hareket yavaş. Bir helikopter olsa vın diye geçer…

— Yine de kaçıran kaçırır!

Hüsnü Bey, siz fotoğraf çekerken çok film harcayıp ondan sonra rahat rahat eleyenlerden misiniz, yoksa daha düşünerek çekip çoğu zaman iyi sonuç alanlardan mısınız?

— Ben ‘köylü avcı’yım, çünkü köylü avcının iki tane fişeği vardır. Keklik pırr diye havalanır… Atmaz! Ya vuramazsa fişek kalmayacak… İlle bekler, bir subaşında kümelensin falan diye…

Kimse kaç fişek attın da bu avı vurdun demez, çantadaki ava bakarlar. Ben de öyleyim; kırk defa ölçüp bir defa biçen terzi gibiyim.

— O zaman kaçırdıklarınız oluyordur.

— Oluyor tabii, çünkü her attığınızı vuramazsınız.

Hayatımda basın fotoğrafı olarak kaçırdığım iki olayı ben size anlatayım. Yıllar önceydi… Sabit Efendi’nin evinin önünden Yorgalar’a giden yolu takip ediyorum. O zaman daha Adapazarı’nda arnavut kaldırımları var. Yağmurlu bir hava… Neden bilmem, o tarafa doğru gitmişim… Kız Meslek Lisesi aralığından dört temizlik işçisi omuzlarında bir tabutla çıktılar; belli ki ölen adam kimsesiz. Hava yağmurlu, arnavut kaldırımlarında su birikintileri var… O temizlik işçileri de sarı yağmurluk ve çizme giymişler… Suya vuran akisleri falan, gayet güzel bir görüntü verecekti. Yanımda makine olmadığı için bu fotoğrafı çekememekten büyük üzüntü duydum. Diğer bir anımı daha anlatayım. Aşağı yukarı altmışlı yılların başlarındaydı. Amerikan ve Türk birlikleri Kaynarca tarafında bir tatbikat yaptılar ve bugünkü Pasaj 2000’in önünden, tanklarıyla, zırhlı araçlarıyla geçiyorlardı. Trafik ışıkları yoktu o zaman tabii… Şimdiki Gümrükönü’yle Çark Caddesi ve Ağa Camii’nden gelen kavşakta eskiden beyaz bir bidon dururdu. Trafiği idare eden polis memurları, kendilerini emniyete almak için böyle bir şeyin içine giriyorlardı. Bu bidonun içinde o gün bir Türk askeri vardı. Çünkü tatbikattan dönüşte askeri birliklerin trafiğini askeri inzibatlar yönetiyordu. Türk askerinin gayet vakur bir duruşu vardı. Amerikalı bir zenci asker de gelmiş o bidona kafasına dayamış, ayaklarını uzatmış öyle yatıyor… Bir Türk askerinin vazife anlayışıyla Amerikan askerinin vazife anlayışı arasındaki fark! Bu görüntüyü yanımda makine olmadı için çekemedim. Buna hâlâ üzülürüm. Ama doğada böyle olmuyor; doğada çok şeyi yakalamak mümkün.

— Doğa fotoğrafları için sizin çok erken kalkıp yola koyulduğunuzu biliriz.

— Tabii. Doğada ışık çok önemli; açı çok önemli… Işığı ve açıyı iyi tespit edebilmek; önemli konular bulduktan sonra, konu elveriyorsa 360 derece etrafında dönüp açısını tespit etmek lazım.

— Her konu için mi?

— Bazı konularda hemen anında çekmek gerekiyor, çünkü bir daha yakalayamayacağınız, aynı konuyu bir daha bulamayacağınız zamanlar da oluyor. Ama bildiğiniz yerlerdeki konuları; ışığını, açısını muhakkak ki iyi tespit etmeniz ve ondan sonra çekmeniz lazım. Mesela bazen eğer yakınımızda bir şey varsa gidip görüyoruz ve diyoruz ki: “A, bunun ışığı iyi değil! Sabah iyi olur.” Bu sefer gidip sabah çekiyorsunuz. Bazen de pas geçiyorsunuz.

— Ön hazırlık yapar mısınız?

— Seyahatlere çıkmadan önce, gideceğiniz yerle ilgili araştırma yapmanız, bilgi edinmeniz lazım. Çeşitli turizm broşürlerinden, kitaplardan, yıllıklardan… En azından fikir edinmelisiniz.

Ben, geçeceğim güzergâhları önceden muhakkak tespit ederim. O güzergâhlar üzerindeki tarihi eserler, arkeolojik eserler, doğa güzellikler hakkında bilgi toplar, not alırım; ondan sonra seyahate çıkarım.

DSC_0213-3

— Fotoğrafa ne zaman başladınız diye soracağım, ama önce çocukluğunuzdan başlayalım isterseniz.

— İlkokulu Kayalar Memduhiye’de bitirdim. Babam Reşitbey köyünde bakkaldı… Biz aslen Selanik muhaciriyiz. Babamla dedem, Selanik Sarışaban’dan 1915’te göç etmişler birlikte. Büyük amcam tahsildarmış. Babama demiş ki: “Gel, Reşitbey köyünde sen bir bakkal dükkânı aç; burada bir şeyler yaparsın!” 1931’de gelmiş Reşitbey’e. Ta 1960’a kadar babam orada bakkallık yaptı. 1932’de ilkokula başladım. Bölgenin tek ilkokulu Memduhiye’deydi o zaman. 15–20 dakikalık mesafedeydi.

— Çok modern görünümlü bir köy. İlk gördüğümde şaşırmıştım. Şimdi eviniz var mı orada?

— Hayır, hiçbir mülkümüz yok.

— Ortaokulu nerede okudunuz?

— Adapazarı Ortaokulu’nda okudum, 1941 yılında mezun oldum. Ama lise yok! O zamanlar varlıklı kimselerin çocukları ya Galatasaray Lisesi’ne ya Haydarpaşa Lisesi’ne ya da Kabataş Lisesi’ne yatılı gidiyorlar, ama bizim o takatimiz olmadığı için ancak devlet yatılı okullarından birine, öğretmen okuluna müracaat ettik. O yıllarda öğretmen okullarına giriş sınavla değildi. Mezun olduğunuz ortaokula müracaat ediyordunuz; bir öğretmenler kurulu toplanıyordu, seçici kurulun alacağı kararla siz öğretmen okuluna gidiyor veya gidemiyordunuz. Biz o yıl müracaat etmiş kişilerden iki erkek, bir kız, öğretmen okuluna seçildik. İki erkek Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu’na gittik. Öyle bir bina yapılmış ki zamanında… Özel derslikleri var. Spor tesisleri var, konferans salonu var; yatakhanelerde herkesin birer gardırobu var. Karyolalar tek kişilik; öyle ranza usulü değil… Yemeklerimiz buharlı kazanlarda pişiriliyor. Böyle bir okul.

— Resim öğretmeni olmaya nasıl karar verdiniz?

— Okulumuzun bir öğretmen kadrosu mükemmeldi. Son sınıfa gelen öğrencilerin hedefi belliydi. Sen beden eğitimine, sen müziğe, sen resme, sen tarihe… bu şekilde ayırım olurdu. Ben Gazi Eğitim Enstitüsü resim-iş bölümüne gittim. O yıl enstitüde öğrencilerin üçte biri Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu mezunuydu… Resim bölümü üç yıllık bir bölümdür. 1945–48 yıllarında oradaydım. Gazi Eğitim, orta dereceli okullara öğretmen yetiştiren bir kuruluş idi. Haftada iki saat de fotoğraf dersleri vardı. Bize Şinasi Barutçu gelirdi. 1932’de Almanya’dan dönüşte Gazi Eğitim Enstitüsü’ne atanmıştı. Resim-iş bölümünün programına fotoğraf derslerini de koyduran bir kıymetli hocamızdı, rahmetli. Ve Türkiye’de sanat fotoğrafının temelini o atmıştır.

— Şinasi Barutçu Kupası vardır hatta değil mi?

— Evet, her yıl onun adına bir kupa yapılır. Galiba ara vermeden üç yıl üst üste alana esas kupayı verirler. Ben ikinci tura kalmıştım…

— Gazi Eğitim’den mezun olduktan sonra hemen öğretmenliğe mi başladınız?

— Tabii… Son sınıftayız; köy enstitüsünden Hüseyin Özcan adında bir öğretmen bize asistan olarak geldi. Senenin sonların yaklaştığımız bir gündü. Atölyede çalışırken: “Mezun olduktan sonra köy enstitülerine gitmek isteyen var mı?” dedi.  Ben hemen, “Hocam, ben giderim!” dedim. Çünkü köy enstitülerinde çalışan öğretmenlerin çok yararlı olabileceğini düşünüyordum. 1948 yılında mezun olduk. Hakikaten Hüseyin Bey halletti ve ben Kastamonu Gölköy Enstitüsü’nde göreve başladım. Gittiğimde enstitünün bir Zeiss İkon, körüklü 6×9 makinesi vardı… Okullarda, biliyorsunuz, eğitsel kollar vardır. Fotoğrafçılık kolunu ben aldım. Orada tavuk kümesleri vardı; kullanılmayan bir kümesi bize verdiler. Biz çocuklarla giriştik; temizledik, badanasını yaptık ve fotoğraf kolunun çalışma yeri olarak orayı kullandık… İlk fotoğraf sergimi 1950’de Kastamonu’da açtım. Negatiflerimizi 6×9 olarak kendimiz tabedebiliyorduk, ama büyütme yoktu. Bir fotoğrafçı arkadaşa götürüp 18×24 büyüklüğünde bastırıp karton paspartular yapmıştım.

Askerliğimi İstanbul Davutpaşa’da yaptım… Terhis oldum, Adapazarı’na döneceğim; Haydarpaşa Garı’na geldim. Orada bir öğretmen arkadaşla karşılaştım. Dedi, gördün mü? Neyi gördüm mü? Meğer terhis olmadan bir hafta evvel bakanlık kuraları çekmiş, bizim tayinler olmuş; Ulus gazetesinde ilan edilmiş… Ama bir gün önceki gazetede… Karaköy’de bulursun dediler. Kayıkla Karaköy’e geçtim, gazeteyi aldım… Bir de baktım Beşikdüzü Köy Enstitüsü’ne atanmışım!  O zaman Barbaros da küçüktü.

gursel

Münevver Hanım:

— Ağabeyim Gölköy 1950 doğumlu, ben 1952 Beşikdüzü doğumluyum.

— Biliyorsunuz Demokrat Parti köy enstitülerini daha iktidara gelmeden önce siyasi malzeme yaptı. Kız ve erkek öğrenciler aynı okulda… şöyle oluyor, böyle oluyor diyerek vatandaşın kafasını karıştırdı; oradan oy sağladı. Verdiği sözü tuttu Demokrat Parti: Ben Beşikdüzü’ne gittiğim zaman erkek köy enstitüsüydü. Hemen ikinci yıl kız köy enstitüsü oldu; üçüncü yıl da kız öğretmen okulu olarak değişti.

— Beşikdüzü’ndeyken de sergi açtınız mı?

— İkinci sergimi 1954’te Trabzon’da açtım. Bir arkadaşla beraber: Fizik- kimya öğretmeni Sait Aydemir. Çalıştığım dönemler içerisinde onun kadar mesleğine düşkün, onun kadar öğrencilerine yararlı olan bir öğretmen görmedim ben. Sabahleyin ilk saate özellikle ders koydurmazdı, çünkü geceden hazırladığı deneyleri, sabahleyin çocuklar etütteyken, laboratuarda bir daha kontrol ederdi ve onun dersi ikinci saat başlardı.

Sait de fotoğrafa meraklıydı. Beşikdüzü’nde bir dükkânda Zeiss İkon 35 mm bir fotoğraf makinesi gördük. Taksitlerini beraber ödemek kaydıyla satınaldık. Onun makinesinin taksitlerinin ödenmesi bitti, ondan sonra aynı makineden bana aldık. Böylece ikimiz de birer 35mm makine sahibi olduk.

— Serginiz ilgi gördü mü?

— Trabzon’da açılan ilk fotoğraf sergisiydi. O zaman taşrada sergi salonları falan yok! Biz oto yedek parçaları satan camekânlı bir dükkân bulduk. Sait Trabzonluydu, müsaade aldı; biz karton paspartuları onların camekânına bantlamak suretiyle sergimizi açtık.

— Beşikdüzü’nden sonra nereye tayin oldunuz?

1954 yılında Arifiye Öğretmen Okulu’na geldim. 54–61 yılları arasında, Barbaros ilkokulu bitirene kadar oradaydım. Sonra Adapazarı Ortaokulu’na naklimi istedim; mezun olduğum okula… O zaman ortaokul yoktu Arifiye’de.

— Hüsnü Bey, Adapazarı’nda fotoğraf sanatının temelini atan Grup 5’in çalışma yönteminden söz eder misiniz biraz da?

— Grup 5’in özelliklerinden biri şuydu: Doğrudan doğruya bir konuyu tespit ediyoruz… Merdivenler diyoruz; 6 arkadaş bir yıl süreyle merdiven çalışıyoruz. Arada bir çalışılmış olanların küçük baskılarını görüyoruz. Sonunda bütün çalışmalar bir araya getiriliyor ve esas seçmeler oluyor. Baskılarını beraber yapıyoruz. O zaman tabii böyle foto-bloklar falan yok; suntaya yapıştırıyoruz… Onların taşınması İstanbul’a götürülmesi de mesele oluyor. Bu şekilde İstanbul’da birçok sergi açtık. Bir de “Adapazarlı Grup 2” kuruldu. Bu da bizim çocuklarımızın, gençlerimizin, amatörlerimizin kurduğu bir gruptur.

— Servet Hanım, siz de Hüsnü Bey’e yardım ederdiniz değil mi?

— Hüsnü Bey, şunları şunları eriteceksin, diye vazife verirdi bana… Banyoları eritirdim. Sergiler açardık…

— Fotoğraflar banyodan çıkardı. Servet Hanım hemen onları gazete kâğıtları üzerine sererdi kuruması için.

 

Servet Hanım da belli ki seviyormuş fotoğrafla uğraşmayı. Sanki ilk kez dinliyor gibi gözleri parlıyor söyleşi boyunca.

Münevver Hanım Ankara’da ve daha sonra İstanbul’da yaşamış. Eşi ve kendisi artık emekli olmuşlar. İki oğulları mesleklerini ellerine almış, onlar da Adapazarı’na dönmüşler. Münevver Hanım çok içtenlikle, bir arzusunu dile getiriyor:

— Babam, Adapazarı’nda herkesin saygı duyduğu, örnek bir insan. Bir öğretmen maaşıyla, tırnaklarıyla geldi bu noktaya. Sağlığında, Adapazarı’nda bir kültür merkezine adının verilmesini çok isterim.

Evet, biz de bütün kalbimizle katılıyoruz Münevver Hanım’ın bu dileğine ve Adapazarı’nın duyarlı ve değerbilir insanlarına hatırlatmayı borç biliyoruz.

Adapazarlı Grup 5 İstanbul’da Sergide-1964

Adapazarlı Grup 5:

Adapazarı’nda sanat fotoğrafı konusundaki çalışmalarını önceden tek başlarına sürdüren Hüsnü Gürsel, İbrahim Zaman, Mümtaz Ertürer ve Naci Sevinç, 1962 Şubat ayında ortak bir sergi açtılar. Bundan sonra fotoğraf çalışmalarını birlikte sürdürmeye karar verdiler. Hayri Yazıcıgil’i de aralarına almalarından sonra da Adapazarlı Grup 5 adıyla anıldılar.
1963 yılında Adapazarı Fotoğrafçılar Derneği ve Adapazarı Belediyesi aracılığıyla bir fotoğraf yarışması düzenleyen grup, 1965 yılında Baha Gelenbevi’nin davetiyle İstanbul’da çalışmalarını sergiledi ve Adapazarı dışında sesini duyurmayı başardı. Sonrasında aralarına İzmit’ten sanat fotoğrafı dalında başarılı çalışmalar yapan Cemal Turgay’ın katılmasıyla daha da güçlendiler. 1970 yılında yine kendileri gibi Adapazarı’nda faaliyet gösteren GRUP 2 fotoğraf grubu ile birleşerek Adapazarı Fotoğraf Amatörleri Kulübü (AFAK)’nü kurdular.
Grubun en büyük özelliği, bir konu üzerine anlaşıp bütün üyelerinin bu konu ile ilgili çalışmalar yapmasıydı. 2004 yılında açtıkları “Dünden Bugüne Adapazarlı Grup 5” Sergisi, 20. İFSAK Fotoğraf Günleri kapsamında sanatseverlerle buluştu.

Hüsnü Gürsel 1994 yılında iki oğlu Barbaros Gürsel ve Fatih Gürsel ile birlikte “Baba ve Oğulları” sergisini açtı. Barbaros Gürsel, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü başkanıdır. Fatih Gürsel ise Adapazarı’nda tanıtım fotoğrafçılığı yapıyor.

 

“50. Sanat Yılında Hüsnü Gürsel” kitabı 2000 yılında yayımlandı. Bu kitapta yol arkadaşlarının onun hakkında yazdıkları ise şöyleydi:

“Hüsnü Gürsel birleştiricidir, insani zenginliğin doruklarındadır hep.

Adapazarı’nda, fotoğraf dünyamıza yadsınmaz katkıları ile bir fotoğraf olgusu varsa (ki vardır), bunun baş mimarı Hüsnü Gürsel’dir.

Adapazarı’nda amatör heyecanın yeşerip boy atmasını sağlayan güç, Hüsnü Gürsel gücüdür.

Hüsnü Gürsel’i tanıdığım günlerden beri makinesini elinden bırakmamıştır. Kendisiyle Anadolu’da uzun turlar yaptık. Doyulmaz dostluğu, insanın içini ferahlatan varlığı ile mutlu olursunuz.” İbrahim Zaman

 

“Birlikteliğimiz daha çok 1980’li yıllara rastlar; İbrahim Zaman’la birlikte biz üçümüz birkaç gezi yaptık. Çok şey paylaşan insanlar böyle uzun gezilerden sonra biraz yüzgöz olabilirler. Hâlbuki Hüsnü Gürsel her zamanki ölçülü nezaketini hiç bozmaz. Yol arkadaşlığı tüy kadar hafiftir.

Biz İbrahim’le her çekim seansından sonra muhasebe yapıp biraz dövünürüz. Hüsnü Gürsel’in şikâyet ettiğini hiç duymadım. “Hele filmler yıkansın bakalım” diyen sabırlı bir hali vardır.

Bir fotoğraf tutkunudur. Ama bunu abartılı biçimde ifade ettiğine hiç tanık olmadım.

Günümüzde artık kıymeti pek bilinmeyen inceliklerin ve duyarlı iklimlerin adamıdır.” Prof. Dr. Sabit Kalfagil

 

“20 yıl önce bu fotoğraf dünyasına yaşam biçimi olarak adım attığım günlerde, ülkemizde iyi işler yapan ve benden daha eski olan fotoğraf sanatçılarının yapıtlarını keşfetmeye çalışıyordum. İşte Hüsnü Gürsel’in fotoğrafları o zamandan beri beni etkilemiş, hatta kimi yerde kendi tarzıma yön vermişti. Nedeni basit:  Hüsnü Gürsel’in fotoğraflarında biçim olarak benimsediğim tüm öğeler bulunuyor… Sağlam kompozisyon, estetik yerleştirmeler, ışık bilgisi ve renk hâkimiyeti…” İzzet Keribar

 

“Ustalar Buluşuyor”

Evet, serginin adı bu! 15 Mart 2007 saat 19.00’da Adapazarı AKM sergi salonunda açılacak,  21 Mart’a kadar gezilebilecek.

19.30’da dia gösterisi var. Ardından Nadir Ede’nin yöneteceği bir söyleşi: “Türk Fotoğraf Ustaları Buluşması” Hüsnü Gürsel, İbrahim Zaman, İzzet Keribar, Sabit Kalfagil.

08/03/2007

Bizim Sakarya Gazetesi ve Gren Dergisi, Sayı:

 

“GÖRMEYİ BİLMEK”

İbrahim Zaman

İbrahim Zaman Adapazarı’nda

Bugün AKM’de, İBRAHİM ZAMAN’ın fotoğraf sergisi açılıyor. Bu sergiyi tüm Adapazarlılar görmeli, çünkü o, fotoğrafın Türkiye’deki en saygın isimlerinden biri ve Adapazarlı…

Yaz tatillerinde bir fotoğraf stüdyosunda çalışarak başladığı mesleğini, bir akademisyen titizliğine ulaştırmış İbrahim Zaman… Fotoğraf onun mesleği, sanatı, yaşam biçimi… Hem sanatını yoğuruyor, hem yaşamı belgeliyor… Deneyimlerini, bir öğretim programı belirleyerek derliyor ve paylaşıyor.

Fotoğraf Dergisi’nin eğitim sayfalarında tanıştım İbrahim Zaman’la… Fotoğrafın sanatsal yönüne ilgi duymaya başladığımdan beri de dönüp dönüp o sayfalara başvurma gereği duyuyorum.

Elinizdeki mekanik malzemeyi kavramalı ve iyi fotoğrafın kurallarını sindirmelisiniz ki, düşünce ve duygu mükemmel biçimde belirsin. Bunun önemini anlatmaktır çabası.

Konu diyelim ki ışık… Karşılaştırarak anlatabilmek amacıyla değişik kareler koymuştur. İlk kare fotoğrafik kaygı duymadan çekilmiştir, ama görünürde sorun yok gibidir… Oysa ikinci kareyle karşılaştırdığınızda doğru karenin hangisi olduğunu sezersiniz…

Öğretmekten çok, ipuçları verir ve sizi özgür bırakır… “Ben yaptım oldu!” kolaycılığından kendi isteğinizle uzaklaşırsınız. Hissettirmeden o sorumluluğu size yükler. Önünüzde büyülü bir dünyanın kapılarını aralamaya çalışır, estetik kaygıya zorlamaz, kışkırtır.

Adapazarı’nda sanatsal fotoğrafın öncüsü HÜSNÜ GÜRSEL’i kendine örnek almıştır çocuk yaşta. Sanatsal fotoğrafa ilgisini keşfedip destekleyen, bu yolda güvenle yürümesine büyük katkıları olan Hüsnü Gürsel, kişiliği, bilgisi ve fotoğraflarıyla onun kahramanıdır.

1961 – 1972 yılları arasında “Adapazarlı Grup 5” ve “AFAK” olarak, diğer grup üyeleriyle birlikte, fotoğraf sanatında Adapazarı’nın sesini duyuranlar, fotoğraf sevgisini yeşerten ve büyütenler onlardır. Hüsnü Gürsel bunu, aralarındaki kardeşçe ilişkilere, saygı ve sevgiye; disiplinli bir çalışma ortamı yaratmalarına borçlu olduklarını söyler. “Bu çabada İbrahim’in payı büyüktür.” der.

Onunla tanışmasını şöyle anlatır: “1956 yılında, Adapazarı’nda bir fotoğraf stüdyosu vitrininde, daha önce izlediğim portrelerden farklı, ama çok farklı portreler dikkatimi çekti.

Tanıdığım stüdyo sahibine bu portreleri kimin çektiğini sorduğumda; rötuş kutusu başında, sarışın, ela gözlü, sevecen bir genci göstererek ‘Yapıtların yaratıcısı İbrahim Zaman’ dedi.”

Leonardo Da Vinci, “SAPER VEDERE” yani “GÖRMEYİ BİLMEK” der. Fotoğraf makinesi de, ancak “görmeyi bilmekle”, yalnızca bir zamanı saptama aracı olmaktan çıkacaktır. İbrahim Zaman, bunu erken yaşta fark edip, ‘neyi çektiğini değil, nasıl çektiğini’ önemsemeye yönelir. İşte bu aşamada onu motive eden kişi de Hüsnü Gürsel’dir.

“… İbrahim, devamlı yenilik arayan ve yaptığından daha iyisini, güzelini yapma çabası içinde olan, profesyonelliğine amatör heyecan ve yaratıcılığı ekleyebilen, bunu büyük bir azimle sürdürebilen az sayıdaki kişilerden biridir.” der Hüsnü Hocamız.

Gönlünün gözünü açar, ülkesinin güzelliklerine. Elbette başka gerçekler de vardır ülkesinde, ama sürekli güzelliklerden örnek verirse, çevresindeki güzelliklerin çoğalacağına inanır o…

İbrahim Zaman

Tamay ve İsmail Arzu Açıkel ile…

Fotoğrafları yalındır, hilesizdir. Işığı, rengi, açıyı saptayışı özgündür. Özellikle ‘IŞIK’tır ondaki pırıltıyı fotoğraflarına yansıtan. Onunla birlikte, yurtiçinde ve yurtdışında birçok fotoğraf gezisi yapan arkadaşımız SERVET SEZGİN, onun ışığı kullanışındaki olgunluğu vurgular, över ve kendine örnek aldığını söyler.

Fotoğrafın izlenimci ve belgesel boyutuna duyduğu ilginin üzerinden 40 yıl geçtiğinde bir fotoğraf kitabı çıkar İbrahim Zaman’ın: “TÜRKİYE’DE ZAMAN”.

Kitabının sunuşunda, “Coşkumu, işimi, aşımı, hüznümü, sevincimi, hâsılı bana heyecan veren her şeyi paylaşmak, yaşamıma yön veren bir duygudur. (…) Fotoğrafça daima güzele ve güzelliklere talip oldum ve objektifimi bunlara yönelterek yaşadım. (…) Bu yolla elde ettiğim deneyim ve birikimleri sizlerle paylaşmak istedim.” diyor.

1947 yılının yaz tatilinde çırak girdiği fotoğrafhane… Karanlık odada bugünkü gibi anımsadığı keskin ecza kokusu ve kartın üzerinde görüntü belirirken duyduğu heyecan… Orada olup bitenleri, o zamanlar pek ünlü olan illüzyonist Zati Sungur’un sihirbazlık numaralarına benzetişi… Ve sonrası:

Işığın peşinde gece gündüz demeden koştum durdum. Her deklanşöre bastığımda coşkum ve heyecanım arttı…”

IŞIĞIN PEŞİNDE DAHA NİCE YILLARA…

İbrahim Zaman

Birlikte nice mutlu yıllara!

   

Çektiği her karenin o ana kadar çektiği fotoğrafların en iyisi olacakmış gibi bir yaklaşımı çok az kişide fark ettim. İbrahim Zaman, her karede, ışık bilgisini, doğru açıları keşfeden engin tecrübesini ortaya koyar…” (İZZET KERİBAR)

Aynı anda birden fazla yerde bulunup fotoğraf çekemediği için çok üzülür. Pek çok konuda kolay şikâyet etmediği halde, çekim seansları dönüşümüz hep dövünme krizleri ile geçer, hep ‘keşke’ ler dile getirilir.”

Fotoğraf çektiği alanda geriye birşey bırakmaması gerekiyormuş gibi çekilebilecek bütün fotoğrafları çekip adeta dibini kazımak ister.”

Asla bir gamlı baykuş değildir. O mutlu imiş gibi davranmanın mutluluğu davet ettiğine inanır. Onunla vakit çabuk geçer.”( SABİT KALFAGİL)

Çektiği fotoğraflarda hiçbir numara yoktur, moda diyebileceğiniz çeşitli üslup ya da tekniklere öykünme göremezsiniz. Aynı İbrahim gibi güleryüzlüdürler, sıcaktırlar. Sezgileriyle yakaladığı bu fotoğraflar, görüntüleriyle, rengiyle, duygusuyla sanki doğada var olduğu gibidirler, olağandırlar, dürüst ve alçakgönüllüdürler. Ben buradayım diye bağırmazlar, çünkü onlar sağlamdırlar ve zaten oradadırlar.” (YURDAER ALTINTAŞ)

Bu yazıdaki fotoğraflar 2010 yılına ait. SAGÜSAD PUL SERGİSİ açılışında çekildi. O yıl SAGÜSAD İbrahim Zaman adına özel pul bastırdı. Pul, bu sergide yer aldı. 

Fotoğraf Dünyasında "Adapazarlı" Bir Akademisyen: Barbaros Gürsel

 

Prof. Barbaros GÜRSEL (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölüm Başkanı)
1950 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Adapazarı’nda yaptı. İlk fotoğraf derslerini 1963’te babası Hüsnü Gürsel’den aldı. Grup-2 adlı fotoğraf grubunu kurdu. AFAK (Adapazarı Fotoğraf Amatörleri Kulübü) üyesi oldu. Amatör olarak sinemayla uğraştı. 1973’te Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Grafik Sanatlar Bölümünü, fotoğraf seçmeli olarak bitirdi. Tanıtım fotoğrafçılığı yaptı. Yurtiçi ve yurtdışında ödüller aldı, sergiler açtı, seçici kurullar ve bilirkişiliklerde görev aldı. Babası ile birlikte, kardeşi Fatih Gürsel’i fotoğraf dünyasına kazandırdı. 1975’te M. Vehbi Yazgan ve Güler Ertan’ın asistanlığı ile başlayan eğitimciliğine, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Prof. Güler Ertan ve Prof. Kemal Şen ile birlikte 1994’te kurduğu Fotoğraf Bölümünde devam etmektedir.
Fotoğraf görüşü: Fotoğrafın siyah-beyaz ve renkli dünyalarını ayrı ayrı yaşayan; salt kendi teknikleri içinde güzel olan her görüntüye açık, kendisini sınırlamayan, tüm tarzlardan tat alan bir sanat anlayışına sahiptir.

                                                        ***

Adapazarı’nın ve Türkiye’nin fotoğraf sanatındaki gelişiminde önemli bir yeri vardır Gürsel Ailesi’nin… Onların fotoğraf serüveni, baba Hüsnü Gürsel’in amatör–sanatsal çabalarıyla başlamıştı. Daha sonra kendisine katılan oğulları Barbaros ve Fatih Gürsel’in sanatsal olduğu kadar profesyonel ve akademik çalışmalarıyla bugün de sürmektedir. Bu sayımızın konuğu, ailenin aynı zamanda akademisyen olan üyesi Barbaros Gürsel…

T.A.: Sayın Gürsel, Adapazarı’nda fotoğraf sanatının gelişim sürecini yakından izlemiş bir insan olarak bugünkü durumu; “Adapazarlı Grup 5”, “Grup 2” ve ADAPAZARI FOTOĞRAF AMATÖRLERİ KULÜBÜ (AFAK) dönemleriyle karşılaştırır mısınız?

B.G.: Sayın Açıkel, “Grup 5” dönemi, Türk fotoğrafında Adapazarı’nın altın çağıdır. Çok ileri düzeyde beş ustanın; hatta bu oluşuma sonradan katılan İzmitli bir ustanın (Cemal Turgay) bir araya gelmesiyle Türkiye’nin sanat merkezi İstanbul’a karşı ağırlıklarını koymuş, adlarını duyurmuşlardır. “Grup 2” ise onları örnek alarak onlar gibi olma isteğiyle yola çıkmış biz gençlerin kurduğu bir gruptu. “AFAK”, bu iki grubun birleşimi ile oluşmuş; kulüp üyesi gençlerin fotoğrafa katkılarıyla bir amatör fotoğraf kulübü olarak varlık göstermiştir. Üyelerin bir kısmının İstanbul’a yerleşmesiyle dernek dağılmış; Adapazarı’nda, kardeşim Fatih’in öncülüğünde, Servet Sezgin‘in ve babam Hüsnü Gürsel’in desteğiyle fotoğrafseverler yeniden bir araya gelmiştir. Gönlüm, ‘AFAK’ın yeniden canlandırılmasından yanadır. Bugünkü durumu o dönemlerle karşılaştıracak olursak; günümüz, ‘Grup 5’in altın çağını yakalayamamıştır. Yalnız, ‘Grup 2’den daha iyi durumdadır. Bugün fotoğrafın geniş kitlelere yayılmış olması sevindiricidir. Ne yazık ki bireysel başarı örneği azdır. “AFAK” döneminin yakalanabilmesi için çok daha ciddi bir üretim temposuyla çalışmak gerekmektedir. Gelecek gençlerindir.

T.A.: Onat Kutlar, Ara Güler’in fotoğraflarının arkasındaki kültürel birikimden söz ederken; “Fotoğraf, ondaki bu aysberg gibi büyük ve görünmeyen bilginin yalnızca bize yansıyan yüzüdür” diyor. Fotoğraf bölümü öğrencileri bu bilinçle yetişiyorlar mı?

B.G.: Evet... Fotoğraf Bölümü öğrencilerine bu bilinci verecek olan kültür dersleri, Temel Eğitim Bölümümüzün verdiği Sanat Tarihi ve diğer seçmeli derslerle desteklenmektedir. Kültürel birikimin önemi vurgulanmaktadır. Öğrencilerimizin kültür düzeylerinin en uç noktaya çıkarılması için öğrenciler tüm öğretim elemanlarımız tarafından yönlendirilmektedir. Gerisi bireyin kendi çabasına kalmıştır.

T.A.: Sanatseverlerin katkılarıyla bir fotoğraf müzesi oluşturulabilir mi? Yani, sanat değeri olan bir fotoğraf satınalıp eve götürmek yerine, onu bir müzeye bağışlamak fikri desteklenir mi sizce?

B.G.: Sorunuza yanıtım; sanatseverlerin katkılarıyla bir fotoğraf müzesi oluşturulabilir. Sonrasında ise; sanat ya da fotoğraf koleksiyoneri, yapıtı kendisine almak isteyecektir, müzeye bırakmayacaktır. Buna karşılık müzenin politikası ise yapıtı müzeye almak, koleksiyonere bırakmamaktır. Keşke sizin söylediğiniz idealist sanatseverler olsa... Bu arada şunu da belirteyim; müze ve fotoğraflar çok özel ve bilimsel olarak yapılmalı ve korunmalıdır.

_DSC9073-1

T.A.: Dijital fotoğraf, doğrudan fotoğrafın varamayacağı güzellikleri aramak mıdır bir bakıma? Bilgisayar ile sanatçı arasındaki karşılıklı imge alışverişinin, sunduğu sonsuz seçeneklerle fotoğrafı sanata daha çok yaklaştırdığı söylenebilir mi?

B.G.: Dijital fotoğraf, teknolojik olarak dijital yöntem kullanılarak elde edilmiş fotoğraftır. Müdahaleli dijital fotoğraf kastediliyorsa; bu yöntem, resim sanatındaki "gerçeküstü" akım benzeri görüntülerin bilgisayar ortamında yapılmasını sağlar. İsteyen Jerry Ullsman'ın karanlıkodada 8 agrandisörle yaptığını, bilgisayarda 8 katman (layer) kullanarak yapabilir. İsterse renklisini de yapabilir. Böyle bir olanak sunuyor sadece… Ayrıca dijital fotoğrafta sanatsal etik, çok dikkat edilmesi gereken bir konudur bence… 

T.A.: Resim, imgeleri saptama işlevini günümüzden yüz altmış yıl kadar önce fotoğrafa teslim etti. Resimde yeni akımlar geliştikçe her şey, ışığa, renge, desene indirgendi. Belgesel fotoğraf çekenler çok önemli bir sorumluluğu yerine getiriyorlar aslında: Dünyanın görsel tarihini yazmak! Ara Güler, “Bu o kadar önemli bir şeydir ki… ” diyor; “… sanat olsa ne olur, olmasa ne olur!” Siz fotoğrafın bu işlevine mi, yoksa sanat yönüne mi daha çok önem veriyorsunuz?

B.G.:Belgesel fotoğraf, fotoğraf sanatının temelidir. Sayın Ara Güler de görsel tarihi yazarken stüdyodaki portreleri, kurgulanmış fotoğrafları, belgesel yaklaşımları dâhil, fotoğraf sanatının tüm unsurlarını kullanmış bir ustadır. Ben ise antrenmanlarımı belgesel, mimari tarzda yapan; fotoğrafın her türüne açık, hepsini deneyen bir yapıya sahibim.

T.A.: Maddi olanakları kısıtlı yetenekli ve idealist gençlerin, hiç durmadan gelişen teknoloji evreninde sanat fotoğrafı üretme çabaları ne derece sonuç verebilir? Belgesel fotoğrafta ise teknolojik gelişmelere ayak uydurma zorunluluğu yok; iyi bir fotoğraf makinesi işlerini görür. Bu sayede, hem kendi toplumuna yabancılaşmaz, onunla etkileşime girerek yakınlaşır, hem de kendi insanının görsel tarihine ciddi katkıları olur. Siz öğretim üyeliğiniz dolayısıyla gençlere çok yakınsınız. Yarışmalarda da jüri üyeliği görevi üstleniyorsunuz. Yarışmalarda bu kategoriye ağırlık vermek fikri, bizim gibi gelişmekte olan bir ülke için daha uygun değil mi? Bu konuda düşüncelerinizi merak ediyorum.

B.G.: Sayın Açıkel; yetenekli ve idealist gençlerin üretimleri, maddi olanaksızlıklara rağmen devam eder, onlara bir hami, bir sponsor bulunabilir. Toplum böyle gençleri desteklemelidir. Bölümümüzde de bazı öğrencilerimize karşılıksız burs olanağı vermiş olan değerli büyüğüm İbrahim Zaman'ı saygı ile anarım. Sorunuzda sanat fotoğrafı ile belgesel fotoğraf terimleri iki zıt terim gibi anlaşılıyor, bence bu yanlış. Belgesel fotoğraf terimi olsa olsa deneysel fotoğraf teriminin karşıtı olabilir, ama hepsi fotoğraf sanatının ve sanat fotoğrafının içindedir. En iyi fotoğraf "en iyi makine"den çıkar, en lezzetli yemek "en iyi tencere"den çıkar anlayışı yanlıştır. Yarışmalarda görev yaparken, öncelikle konuya uygunluğu olan, yapılışı zor bir belgesel yaklaşım favorimdir. Işığı ile, kompozisyonu ile, rengi ile, tonları ile...

T.A.: Sayın Gürsel, konuğumuz olduğunuz için teşekkür ederiz.

Fotoğraflar: İsmail Arzu Açıkel

Gren Dergisi, Sayı: 16

Eylül-Ekim, 2004