“Gallipoli in the Spring of 1915”

Turkish

“Gallipoli in the Spring of 1915” is the Battle of Gallipoli diary of Dr. Behçet Sabit Erduran. After completing his medical studies, Behçet Sabit Bey began to work in Istanbul as an urology assistant. He was sent to Kırklareli during the 1912 Balkan War and to Gallipoli during World War 1. He first worked at Gallipoli Kızılay (Red Crescent) Hospital, then in Gallipoli’s Yıldız Tabya quarter and the mobile medical units located there. He wrote his diary during his stay in Gallipoli covering the period from March 12th to May 6th. Therefore, his diary includes the two important dates in the Gallipoli Battle, March 18th and the initiation of ground wars in April 25th.

While he was carrying out his medical duties during the battle, he also noted all he witnessed day-by-day. Sometimes even hour-by-hour, minute-by-minute… He did this not just to write his memories but also to leave a record for the future. Therefore, he verified his experiences with what he heard from people who witnessed the events more closely and also with formal documents. There is a Gallipoli Peninsula map that he sketched on his own. This map is included in the book.  He marked and named all the places that are mentioned in his notes, covering both sides of the peninsula. He wrote down the names of all armored cruisers belonging to Allied Powers and the battle layout of March 18th.

In his diary, Behçet Sabit Bey often described his emotions and depicted the nature. The language he uses is Ottoman, consisting of many long sentences and Arabic and Persian phrases. This is the language used by well-educated people in their correspondences and in literature, at those times. The notes that he prepared for training the corpsmen during his stay in Gallipoli hospital are different. There, he uses a much simpler language. These medical notes were actually found at the beginning of the diary but we moved them to the end.

Behçet Sabit Bey wrote the last page of his diary on the steamboat carrying the wounded soldiers to Istanbul. We learn what happens next from other sources. He continued to work as a doctor in Istanbul, at Galatasaray Sultanisi, which was reserved for wounded soldiers by the Red Crescent.

Behçet Sabit Erduran is a world-renowned doctor, who has made important contributions to the urology field in Turkey. He has always been invited to international congresses. He passed way in 1980 when he was 93. He is also the father of famous violin virtuoso, Ayla Erduran. Music was an important part of their daily life. Ayla Erduran is his only child. She is 80 and continues to give concerts.

We do not know how Behçet Sabit Bey parted from his notebook. Most probably, he lost it. We lived in Çanakkale in 1960s. My parents were both teachers, my father was a history teacher and was interested in research. One day, he came across this notebook in a second-hand bookseller and bought it with an intention to publish it in the future. The notebook was kept in his cupboard for many (40-45) years. My father could not publish the notebook himself and eventually gave it to me and told me to publish it. And I considered it as a responsibility to solve the secret of this notebook, which I was accustomed to see in my father’s cupboard since I was little. First, I researched and found who Dr. Behçet Sabit Bey was. Then the notes were converted into the Latin alphabet by experts. Then I translated the language to modern Turkish. I had to work hard to make the diary easy to understand. I applied to İş Bankası Kültür Yayınları, which has been publishing war diaries over the past 10 years. My application was approved.

Tamay Açıkel

1915 Baharında Çanakkale

737467English

Dr. Behçet Sabit Erduran ve
babam M. Nehri İpekoğlu’nun aziz hatıralarına,

Değerli Ayla Erduran’a…

Saygıyla

 

 

“Dünkü bombardımanda vazifesi başında kararlılık ve fedakârlık gösteren bütün kahramanlarımıza, düşman donanmasını uğrattıkları hezimetten
dolayı tebriklerimi bildiririm. (…) Onların kahramanlık hikâyelerinin belleklere işlenmesi, bir yiğitlik örneği olarak gelecek kuşaklara ulaşması için çaba gösterilmelidir. (…)”

19 Mart 1915
Müstahkem Mevki Kumandanı
Mirliva Cevat
Doktor Behçet Sabit Bey, Çanakkale cephesindeki anılarını yazmaya 12 Mart 1915’te başlamıştı. Gelibolu Yarımadası’nda Yıldız Tabya mevkii sargı yerinde görevliydi. 6 Mayıs 1915 Perşembe gününe kadar, yaşadıklarını, gördüklerini hep not etti. Bulunduğu yerden deniz savaşında olanları günü gününe, bazen anbean izledi. Yanlış bilgi vermemek için bunları, emin olduğu kaynaklardan öğrendikleriyle de karşılaştırmıştı.

Mevsim bahardı ve doğa Çanakkale’de insanlara, bütün şiddetiyle devam eden savaşa aldırmadan, tüm güzelliklerini sunuyordu.

“Bir yanda, ipek çilelerine benzeyen göz kamaştırıcı bir günbatımı; diğer yanda, Goncasuyu’nun üzerinde dolaşan bulutun küçücük, sevinç veren yağmur damlacıklarıyla çizdiği ebemkuşağı… Akşamın şiirsel anları bunlar… Ama bizler şiirlerin en güzelini, zaferi müjdeleyen günün doğuşuna saklıyoruz.”
Uygarlık bu muydu? Neden yaşanıyordu bu acılar? Bu aslan yürekli yiğitlere acımamak mümkün müydü? Ölüyor, yaralanıyor, sakat kalıyorlardı. Çelik bedenleri acılar içinde kıvranırken bile vatan uğrunda yapacaklarının böyle yarım kalmasına yanıyorlardı. Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazılıyordu.

“Her anım şanla, şerefle ve zaferlerle dolu… Savaş tarihinin daha önce kaydetmediği, bundan sonra da kaydedemeyeceği böyle bir savaşın günbegün, anbean bütün aşamaları ve her aşamasında övgülerle karşılanacak zaferleri ne kalem yazabilir ne de fırça resmedebilir; ancak burada bulunmakla, görülmekle sezilir.”

***

Prof. Behçet Sabit Erduran

60’lı yıllarda biz Çanakkale’deydik. Çocukluğumun şehri. Bayramlar, geçit törenleri, özellikle de 18 Martlar belleğime kazınmış.
Annem ve babam öğretmen, babam tarih öğretmeniydi. Sahaftan eski yazı tarihî bir not defteri almış. Dolabının kilitli bir bölümü vardı, bu defter orada dururdu. Bir doktorun yazdığını ve savaşla ilgili olduğunu biliyorduk. Dolap ne zaman açılsa şöyle kenardan görünürdü. Sonra İstanbul’a taşındık. Defter unutulmuştu artık. Yıllar yılları kovaladı. Bir gün babam, onu alıp Galatasaray’da bir yayınevine götürüp bırakmış; ama Taksim’e varmadan fikrini değiştirmiş. Dönmüş ve geri almış. Aradan birkaç yıl daha geçti. Sonunda defter o dolaptan çıktı. Babam onu bana uzattı ve “Bunu sen yapacaksın kızım…” dedi.
Defterin üzerinde Latin harfleriyle şunlar yazıyordu: “Çanakkale… Tarihî bir not defteri… Harbin gözle görülerek tutulan notları… Dr. Behçet Sabit tutmuştur…” Defter, Türk tıbbına büyük hizmetler vermiş çok değerli bir bilim adamı Ord. Profesör Dr. Behçet Sabit Erduran’a aitti. Uzun ve mutlu bir hayat sürmüş. Kendisi aynı zamanda dünyaca ünlü keman sanatçımız Ayla Erduran’ın babası.
Günlüğün Latin alfabesine aktarılması ve sonrası, epey uzun ama ondan hiç kopmadan geçen bir süreçti. Kitap 2015’te, yani Çanakkale Zaferi’nin 100. yılında çıkarsa daha anlamlı olur diye düşünüyor, pek acele etmiyordum.
Çalışmalarımı tamamlayınca İş Bankası Kültür Yayınları’na başvurdum ve gelen olumlu yanıt üzerine ben de dosyayı gönderdim. Kabul edildiğini öğrenmek çok güzeldi. Sıra Ayla Hanım’la görüşmeye gelmişti.
Ayla Erduran o sıra bir konser hazırlığı içindeymiş. Haklı olarak tamamen keman çalışmalarına odaklanmak istiyordu. Konser sonrasında görüşebileceğimizi söyledi. Babasına ait tam yüz yıllık ve yayına hazır durumda olan bu savaş günlüğünün böyle aniden ortaya çıkması, aslında onu da epeyce heyecanlandırmıştı. Konserden birkaç gün sonra bizi evine davet etti. Defteri de, görmek ister diye yanımızda götürmüştük. Eline alınca gözleri yaşardı, inanamadı. Elbette çok duygulanmıştı.

***

Osmanlıca o devirde yönetici sınıfın ve iyi eğitim görmüş kişilerin yazı dili. Günlük hayatta konuşulan bir dil değil. Türkçenin cümle yapısına uyarlanmış Arapça, Farsça sözcükler ve çok uzun cümleler. Yazışmalarda, edebiyatta bu dili kullanıyorlar. Edebiyatta hüner göstermek için ayrıca, söz ve anlam oyunları yapmak gerekiyor. Bu da ancak, her iki dilin hem kurallarına hem de sözcük zenginliğine hâkim olmakla mümkün.
Günlükte kullanılan dil de işte böyle bir Osmanlıca. Ancak, günlüğün aslında başında olan bir bölüm var; Behçet Sabit Bey’in, sıhhiye birliği askerlerinin eğitimi için hazırladığı tıbbi bilgilerden, ders notlarından oluşuyor. Tabii, askerlere hitap edeceği için, burada her kesimden halkın anlayabileceği bir dil kullanmak gerekiyor. Günlüğün bol sanatlı, anlaşılması zor diline karşılık oldukça sade bir Türkçeyle yazılmış. Bu bölüm kitabın sonuna eklendi.
Behçet Sabit Bey’in günlüğünü günümüz Türkçesine aktarırken hem özüne ve üslubuna sadık kalmaya hem de akıcı bir anlatım sağlamaya çalıştım. Türkçede bugün de bilinen ve kullanılan eski sözcükleri, günümüz Türkçesindeki karşılıklarıyla değiştirmedim.

***

Behçet Sabit Bey çok değerli günlüğünü, 6 Mayıs’ta bindiği, yaralıları İstanbul’a taşıyan o vapurda unutmuş olabilir. Bilmiyoruz. Ama işte, yüz yıllık serüveninin sonunda, okurlarla buluşuyor.
Bu güzel görevi yerine getirmemde beni destekleyen başta eşim ve çocuklarıma, herkese çok teşekkür ederim. Hazırlık ve basım sürecinde, kitabın 18 Mart’tan önce yayımlanması için çaba gösteren Pınar Güven’e de yine içtenlikle teşekkür ederim.

Tamay Açıkel


Kitapla ilgili ilk haber 18 Mart günü Vatan Gazetesinde çıktı. Linki şu:

http://www.ilkerakgungor.com/iste-kiyametten-bir-gun/

Gazeteci-yazar Murat Bardakçı’nın 22 Mart tarihli yazısı:

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1056498-tam-yuz-sene-boyunca-gizli-kalmis-gunlugun-buyuk-bir-sanatciya-uzanan-oykusu

Gazeteci İzzet Çapa’nın Hürriyet Gazetesi’nde Ayla Erduran ile yaptığı söyleşi:

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/izzet-capa_503/ataturkle-ayni-cephede_29820371

002004-001

 

005

 

Bu aile fotoğrafları, yazar ve müzik eleştirmeni Evin İlyasoğlu’nun “Ayla’yı Dinler misiniz?” adlı kitabından alındı.

2015 baharında Çanakkale

 

15 Mart Pazar günü Bergama’nın Göçbeyli köyünde deve güreşleri, bir gün önce çokça yağan yağmur nedeniyle iptal edilmiş. 250 km yol katederek gitmiştik ama sağ olsunlar, bizi eli boş döndürmediler. Bizim için üç develik bir güreş düzenlediler. Daha doğrusu şöyle oldu: Biz köy kahvesinde oturalım biraz dedik. Hem de muhabbet ederiz. Meğer bir gün önce develer burada toplanmış. Otuz beş tane deve gelmiş güreş etmeye. Davul zurnayla karşılanmışlar. Köydeki develer de heyecanı ta yüreğinde duymuş. Deveci Mehmet Bey bizi ahıra götürüp develerini gösterebileceğini söyledi. Kalktık gittik. Ahırdaki üç deveden en fotojenik olanını dışarı çıkarttı. Biz de birkaç fotoğrafını çektik. Tabii yeniden girmesi gerekiyor. Fakat hayır, girmedi, ahırın kapısında dizlerinin üstüne çöküverdi. Ne oldu, dedik. Normalmiş. Dün gelen develerin seslerini duymuş da ondanmış direnmesi. Doğası gereği damarı kabarmış, dövüşmek istermiş. Köyden iki kişi daha çıktı devesini güreştirmek isteyen ve böylece köylü kardeşlerimiz hem biz misafirlerini hem de sevgili develerini sevindirmiş oldular. Deve sevgisinin başka bir şey olduğunu da burada öğrendik. Deve kokusuna alışan bir daha deveciliği bırakamazmış. Bir nevi tutkuymuş.

Bergama’nın Çamavlu köyünde yaşayan Mustafa Yılmaz’ın heykellerini merak ediyorduk. Kışın en soğuk günlerinden daha çok üşüten bir havaydı ve akşama Çanakkale’ye dönecektik. Ama buraya kadar gelmişken görmeden geçemezdik. Ve gerçekten geldiğimize değdi. Sanatçıyla tanışamadık ama sanatına hayran olduk. İyi bir havada ve haberli olarak yeniden gideriz deyip avunduk. Küçük bir söyleşi yapmak isterdim aslında. Hoş, hikayesi de şu web sayfasında gayet güzel anlatılmış:

http://www.hurriyet.com.tr/yasam/5320367.asp

 

Arabaya bindik gidiyoruz, mini mini kuzular ve koyunlar çıktı önümüze, yavaşladık. Bir de baktık çoban çocuğun heybesinde bir kuzu. Aa hem de iki tane! Nasıl sığmışlar ufacık heybeye? Fotoğraf çekilecek artık.

– Ne zaman doğdu bunlar? DSC_4816 (2)

– Şimdi doğdu! 🙂

 

 

 

 

 

Ve Çanakkale…

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin yüzüncü yılı. Kutlamalar için hazırlıklar yapılıyor. Şehir aman ne hareketli, ne canlı! Rehberli Gelibolu turuna katıldık yine. Geçen sene yağmur göz açtırmamıştı çünkü. Hem de gördüklerimizi, bilgilerimizi pekiştirmiş olduk. 57. Piyade Alayı Şehitliği’ni ziyaretimiz sırasında bir grup çavuş rütbeli asker geldi. Çevreye dağılıverdiler. Nerede dolaştıklarının bilincinde, saygılıydılar. Acıyla doldu içim. İşte bu gencecik yüzler gibi on binlercesi bu topraklarda yitip gitti. Nasıl kıyılır? Bakamadım yüzlerine. Ağlarım orada bir de.

Rehberimiz Selahi Tutmaz baştan bizi uyardı. Rüzgarla şimdiden barışın, çünkü Çanakkale demek rüzgar demek, dedi. Gerçekten esmeye doyamıyor ve esti mi donduruyor.

Şehitler Abidesi o gün ziyarete açıktı. Provalar yapılıyordu. Çelenk koyma, göndere bayrak çekme… Her şey defalarca tekrarlanıyor. Demek askeri törenlerde kusursuz eşzamanlılık böyle sağlanıyor.

Çanakkale’de bayat, kötü çay içmedik. Simit, poğaça, börek alırsın tazecik, gidersin Donanma çay bahçesine. Sabah kahvaltımız da böyle.

Çanakkale Savaşlarının 100. Yılı Konulu Uluslararası Pul Sergisi…

ptt

 

P1060276

“Barış Mümkün” Minyatür Sergisi…

DSC_5097 (2)

Göğsümüzü kabartan etkinliklerdi. Emeği geçenlere teşekkürler.

18 Mart 2015

Çanakkale’den portreler…

Ve gece…

Hoşçakal Çanakkale. Yeniden gelebilmek dileğiyle…

 

Bu sayfadaki fotoğraflar, eşim İsmail Arzu Açıkel tarafından çekildi.

İstanbul’da Yeraltı Kazıları

P1060039

Katıldığımız turun adı: İstanbul’un Yeraltı Arkeolojisi… Rehberimiz Doç. Dr. Ferudun Özgümüş (http://www.antoninaturizm.com/tur_lideri_/docdrferudun_ozgumus)

Kadir Has Üniversitesi Sarnıcı… Bulunduğu bölgenin su gereksinimini karşılamak amacıyla yapılmış… Tarihi 11. yüzyıla kadar gidiyor…24 kubbe ve 48 sütundan oluşuyor… 1944 yılında Arkeoloji Müzesi tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkıyor…

Osmanlı İmparatorluğu döneminde hamam olarak kullanılmış… Rezan Has Haliç Kültürleri Müzesi’nin içinde yer alıyor… (http://www.rhm.org.tr/tarihce/)

Sultan Sarnıcı...Yer: Fatih/Çarşamba… Birinci derece tarihi eser statüsünde olan yapı tahminen Bizans İmparatorluğunun I. Theodosius dönemine (378-395) ait… Üç boğumlu kaide üzerinde yükselen korint üslubu 28 adet sütun var… Osmanlı döneminde depo olarak kullanıldığı tahmin ediliyor… Uzunca bir dönem boş kaldıktan sonra bir süre iplik bükücüler tarafından kullanılmış, daha sonra da marangozhane işlevi görmüş… Bir virane halindeyken Sarper Kumbaracı tarafından bulunmuş… Restorasyon çalışmaları yedi yıl sürmüş… Bugün ise toplantı, kongre, düğün gibi etkinliklerin yapıldığı çok değişik, çok güzel bir mekan… (http://www.sultansarnic.com/indexhome.html#/hakkimizda_sultansarnictarihce)

Antik Otel Sarnıcı… Yer: BeyazıtGeç Roma, erken Bizans dönemine (450-500) ait… 1984 yılında Antik Otel inşaatı için yapılan temel kazısı sırasında tarihi eser kalıntılarına rastlanıyor… Yerin 12 metre altında… Sarnıcın orijinal yapısı korunarak otel inşaatı yapılıyor… Artık, Antik Cisterna adıyla çeşitli sergiler, özel toplantılar gibi etkinlikler yapılan bir mekan..(http://www.antikhotel.com/tr/)

Şerefiye Sarnıcı… Yer: Piyer Loti Caddesi, Çemberlitaş…1560-65 yıllık bir yapı… Ziyaretimiz sırasında restorasyon sürmekteydi… Herhalde muhteşem olacak bitince… (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eerefiye_Sarn%C4%B1c%C4%B1)

Sultanahmet’teki bir otoparkın altına iniyoruz… Bizans Sarayı kalıntıları var burada… Tamamı kazılmamış…

Aydın Saray Apartmanı altındaki Roma kalıntıları, Kafar Han’ın altındaki Bizans sarnıcı…

Sultanahmet’te Terzioğlu Halıcılık, Başdoğan Halıcılık, Sedir Halıcılık… Bu işyerlerinin altındaki kalıntılar da İstanbul’un yeraltı zenginliğinin bir parçası…

Şu adrese de bakabilirsiniz: http://tumzamanlar.wordpress.com/2014/03/26/yeraltindaki-istanbul/