Kaleköy (1)

DSC_1041

Kaleköy ya da antik çağdaki adıyla Simena. Ada deseniz, ada değil. Ama ancak deniz yoluyla ya da yürüyerek ulaşabiliyorsunuz buraya.

Üçağız’da tekneciyle pazarlık ediyoruz. Deniz dalgalı…

DSC_0931Annesinin yaptığı oyalı yazmaları turistlere satmaya çalışan küçük kızın fotoğrafını çekiyorum iskelede. Sonra bir de annesiyle birlikte… Kız çok şirin. Saçlar saman sarısı. Deniz kabuklarından bir bileklik almaya ikna ediyor beni. Bir de bandana…

Buraya daha önce iki kez günübirlik gelmiş, Kaleköy’de kalmayı aklımıza koymuştuk. Düşünebiliyor musunuz, bisiklet bile yok! Gece oldu mu çıt yok! Kaldığımız pansiyon kıyının sonunda. Kıyıya sıralanmış pansiyonların, evlerin küçücük avlularından geçiyor, eğri büğrü basamakları çıkıp iniyor, daracık bir patikadan tırmanıyoruz. Yol bu.

Akşamdan motorcuyla anlaşıyoruz; sabah 9’da gelip alacak bizi. Biz kahvaltı ederken gelip oturuyor. Adı Ali. Bayağı konuşkan biri. Bizim pansiyonun sahibiyle de akrabalar. Burada hemen hemen herkes akraba zaten.

DSC_1061Deniz çarşaf gibi. Ali dümende gazete okuyor. Şu Akdeniz manzaralarına hayran olmayacak biri var mı acaba dünyada? Motorun patpatları da sahneyi tamamlıyor, bir hoşluk katıyor sanki. Süzülerek geçen yatlardakiler ne düşünür bilmem ama…

Sıçak İskelesi’nde Yörük Ramazan’ın yeri… Orada karnımızı doyurabileceğimizi söylemişlerdi. İlkönce Aperlai antik kentini gezeceğiz. Yemek sonra…

Yarımada bir kıstak yapıyor; bu yönde Sıçak, diğer yönde Aperlai. Yürüyerek yarım saat mesafede. Zeytin ağaçlarını geçtikten sonra göz alabildiğine uzanan ekilmemiş bir düzlük çıkıyor karşımıza. Kaleköy’deki dik patikalardan sonra tuhaf geliyor burada yürümek. İki tarafta yükselen yamaçlar zeytin ağaçlarıyla kaplı. Aralarında keçiler otluyor.

Bir Likya kenti olan Aperlai’ye varıyoruz. Kalıntıların bir bölümü sular altında. Bir lahit duruyor kıyıcığında. Antik kent yamaçta devam ediyor. Makiler sarmış her yanı, dolaşmak çok zor.

Gelirken gördüğümüz bir taş evin önünde iki kişi görüyoruz dönüşte. “Dedemindi burası” diyor genç olanı. “Boş duruyordu, geldik oturuyoruz.” Baba oğul imişler…

Yörük Ramazan ve karısıyla karşılaşıyoruz biraz sonra. Keçileri sulamışlar, dönüyorlar. Biz Düriye Hanım’la geride kalıyoruz. Yavaş yürüyor. “Ne güzel buralar, Düriye Hanım!” diyorum. “Neresi güzel?” diyor, mutsuz bir yüzle. “Su yok, elektrik yok… “Beyin gençliğinde ne işler yaptı?” diyorum. “Keçi çobanı işte, ne yapacak?” diyor.

Yanıtlar hep olumsuz… “Burada mı doğdunuz?”

“Burada doğduk, burada öleceğiz.”

Beyin ameliyatı geçirmiş geçen yıl. Güneşten korumak için başına örtüler atmış gelişigüzel. İki kızları varmış. Biri Kaş’a gelin gitmiş. “Öteki yanımızda,” diyor. Bir ağaç altına çöküyor. “Ben biraz dinleneyim,” diyor. Ben öndekilere yetişiyorum. Yörük Ramazan’ın yerine gelince, suna boylu, güzel bir kız çıkıyor bir kapıdan. Hoş geldiniz diyor, ama o da neşesiz. Yakışmıyor gençliğine. İşe koyuluyor hemen… Yemeğimiz hazır olana kadar yüzeceğim ben…

Patates kızartmasıyla salata çok lezzetli geliyor. İştahla yiyoruz, ekmeği bana bana. Yemek sonrası muhabbet sırasında öğreniyoruz ki yirmi bir yaşında yitirilen oğulun acısıymış yüzlerdeki. Bir de yıkım kararıyla boğuşuyorlar. Neredeyse herkesin böyle bir derdi var bu yörede. SİT alanı olduğundan, çivi çaktırmıyorlar. Ramazan, hapis bile yatmış bu yüzden.

Zeytinleri köylülerin toplamasına izin varmış da verimi düşükmüş ağaçların. Neden? Hani demin geçtiğimiz düzlük var ya, devlet sürülmesine izin vermiyormuş oranın. Altında tarihi eser olabilir diye. Tamam. Ama sürülmeyince, kaskatı toprak suyu çekemiyor, üstünden akıtıyor, onun yerine yüksekteki zeytinlik bölgenin suyunu emiyormuş. Vatandaş, verim düşüklüğünün nedenini böyle saptamış. Kıyıdaki yerinde de hiçbir düzenleme yapamıyor Ramazan. “Nasıl geçineyim?” İşte onun cevabı yok!

Bizim Kaleköy’de kaldığımız pansiyonun sahibi de dertli. O da dört ay hapis yatmış aynı sebepten. Hırsızlarla, katillerle bir tutmuşlar. Gücüne gitmiş. “Evleniyoruz, çocuklarımız oluyor, çoğalıyoruz,” diyor. “Bize yer göstereceğini söyledi, ama sözünde durmadı devlet. Mecbur kalıp bir iki ilave yaptık, SİT alanı diye suç sayıldı.”

Köyüne muhtar seçilmiş, güzel işler başlatmış hevesle. Hapis yatınca muhtarlığı da düşmüş.

Korkak, pısırık vatandaş istemesin devlet; dertlerini dinlesin, sorunlarına çözüm bulsun ne olur! Gelsin görsün; ülkemizi ziyaret eden yabancılar, kendilerini güler yüzle ve canla başla ağırlayan bu insanlara defalarca teşekkür ediyor. Bu cennet kıyılara, ülkemizin tarihi, kültürel değerlerine hayran kalıyorlar. Dönüp dönüp geliyorlar.

***

Tekne gezisi devam ediyor… Görülecek ne harika koylar var daha. Bunlardan birinde deniz gözlüklerini takıp dipteki sessiz ve gizemli dünyayı seyre koyuluyoruz…

Ve bir batık şehir daha: Kekova Adası. O da haftaya.

16/10/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

Zamane Yaşlıları!


Epey oluyor, babam elime bir gazete kesiği tutuşturdu ve “Adapazarı’nda da böyle bir kurs açılsa ne iyi olur, ben de giderim,” dedi.

“Konya’da yaşlılara cep telefonu kursu” idi haberin başlığı. Kurs, Konya Büyükşehir Belediyesi’nin kurduğu Emekliler Lokali’nde açılmış. Lokalde, “Her yaşta öğrenme” anlayışıyla emeklilerin sosyal yaşamdan uzaklaşmamasını sağlamaya çalışılıyormuş. Anlayış ve uygulama gerçekten övgüye değer, ama her konuda olduğu gibi bunda da sürdürülebilirlik çok önemli tabii.

Belediyenin Sosyal Araştırmalar Merkezinin Almanya ve Avusturya’daki uygulamalardan esinlenerek başlattığı cep telefonu kursuyla ilgili haber, 21 Ocak tarihli.

Aradan sekiz ay geçmiş… Birileri mutlaka merak etmiştir sonucunu, diyerek küçük bir araştırma yaptım internette. Bulamadım. Kursu başarıyla tamamlayanlar, eğer uygulama yapmadılarsa boşa gitti öğrendikleri.

Yaşlılıkta teknolojiye karşı çekingenlik önemli bir olgu.

İngiltere’nin Liverpool kentinde, cep telefonuyla barışmak isteyen yaşlılarla ortaöğretim çağındaki gönüllü gençleri buluşturmuşlar. Ne kadar akıllıca! En iyi onlar öğretir aslında… Çünkü onlar, bilgisayar, cep telefonu gibi aletleri kullanmayı öğrenmemişler de kendiliğinden biliyorlar sanki. Bir üstünlük gibi görmüyorlar ki öğretirken kalp kırsınlar.

Liverpool’daki kursu bitirenlerden bir hanım şöyle diyor: “İlk başta çok endişeliydim. Ortalıkta koşuşan çocukların gürültüsünden ürktüm; neredeyse içeri girmeden dönüyordum. İyi ki girmişim! Bu yaştakilerden asla beklemeyeceğim kadar anlayışlıydılar bize karşı… Şaşırdım! Artık telefon numaralarını kâğıt parçalarına not etmek yerine telefonuma kaydediyorum. Geçenlerde, bir de mesaj atarak yeğenimi şaşırttım!”

Çalışma hayatının büyük bir bölümünü giyim endüstrisinde geçirmiş 78 yaşında bir bey ise cep telefonu teknolojinin kafasını karıştırdığını söylüyor.

Bir başka kursiyer de diyor ki: “Bir grup gençle bir arada olmak çok hoştu. Bu yaştaki gençler hakkında düşüncelerim değişti mi? Evet, değişti. Onlara artık daha farklı bir gözle bakıyorum.”

Kursta öğretmenlik yapan gençlere (20 yaş altı) soruyorlar izlenimlerini…

“Daha önceleri, yaşlıların görmede ve ellerini kullanmada zorluk çektiklerini fark etmemişim. Doğru düğmeye basamamak ya da harfleri okuyamamak kötü bir şeydir herhalde. Biz de yaşlanınca böyle mi olacağız?” diyor biri.

Bir diğeri de: “Başlangıçta zor geldi, rahat değildim. Ama şimdi, cep telefonunun yaşlı insanlar için ne kadar gerekli olduğunu ve güvenli bir şekilde kullanmalarının önemini anladığım için bu çabaya değdiğini düşünüyorum.”

“Yaşlıların öğrenmeleri bize göre değişik… Bazıları, bir şeyi hatırlayabilmek için mutlaka yazıyor.”

Babama da bakıyorum, masanın üstünde, sağda solda daima küçük kâğıt parçaları bulunduruyor. Hemen kâğıda kaleme sarılıyor. Cep telefonuyla ilgili bir çalışma yapmıştık çok önce. Başarılı olamadığımı itiraf ediyorum! En iyisi, bu işi teknolojiyi oyuncak gibi kullananlara bırakmak, İngilizlerin yaptığı gibi.

Başka etkileri de ortaya çıkabilir toplumda… Yaşlıların biraz kuşkuyla baktıkları “zamane gençleri” ve “zamane oyuncakları” daha sevimli ve önemli görünür gözlerine… Öğrendikçe ilgileri tazelenir. Kendilerine gönüllü olarak zaman ayıran gençlerin yakınlığı da yepyeni bir sıcaklık katar gönüllerine… Ve gençler için de ailelerinden gördükleri koşulsuz sevgiden öte; bir işe yaramak, değer verilmek, güvenilmek gibi yeni duygular tattıran erken bir yaşam deneyimi olur. Karşılıklı önyargılar kaybolur.

02/10/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

KOPRİVNİCA’nın Başarısı


Dünya Otomobilsiz Şehir hareketi 1998 yılının 22 Eylül’ünde Fransa’da ortaya çıktı. İki yıl sonra, Avrupa Komisyonu tarafından ortak bir etkinlik günü olarak kabul edildi. Aynı yıl komisyon, programı geliştirerek 22 Eylül’ü içine alan haftayı Avrupa Hareketlilik Haftası (European Mobility Week) olarak ilan etti.

Macarlar treni seviyor. Treni kim sevmez? Budapeşte’de metro’yla ve banliyö treniyle ulaşım çok rahat. Sabahları ve akşam iş çıkışı saatlerinde kalabalık olmakla birlikte fazla beklemiyorsunuz. Treni kaçırdığınızda hemen bir yenisi geliyor. Trafik sıkışıklığı yaşanmıyor.

“22 Eylül Dünya Otomobilsiz Şehir Günü -World Car Free Day-” dolayısıyla Macaristan’da otomobil ruhsatını gösteren kişiler, gün boyunca trenlere ücretsiz bindiler.

Hırvatistan’ın Koprivnica kenti, 2007 yılında, 3 yıllık bir program başlatmış. Programın amacı, adında gizli: “Caddeler İnsanlar İçindir”. Kentte çevre ve gürültü kirliliğine karşı, yürümeyi ve bisikleti desteklemek için araç trafiğine kapalı yollar yaygınlaştırılmış. Artık toplu taşımacılıkta bio-diesel yakıt kullanılıyormuş. Bu planlı değişim ve gelişimin sonunda, European Mobility Week (Avrupa Mobilite Haftası) hareketinin 2008 yılı ödülüne layık görülmüş Koprivnica. Avrupa Birliği desteğiyle 2000 yılından bu yana yapılan ve her geçen yıl daha çok ülkenin ve şehrin katılımı ile büyüyen bu etkinlik, Avrupa’da 2000’den fazla şehirde kutlanıyor. Bu şehirler arasında her yıl yapılan değerlendirmeyle şehiriçi ulaşımda çevreci çözümler üreten belediyeler ödüllendiriliyor.

Biz ne yapıyoruz? “Marka Şehir” olacağız diye bekliyoruz: Büyükşehir Belediyesi, Sakarya’yı “Marka Şehir” yapacak! Oysa toplumda çevre duyarlılığını, hemşehrilik bilincini geliştiren, katılımcılığı destekleyen bu gibi hedeflere de yer vermek gerek. Ama her şeyi yöneticilerden beklemek de, “bizi dinlemezler,” diye hiçbir girişimde bulunmamak, güzel fikirleri kendine saklamak da çağdaşlık değil.

Belediyenin, yapımı süren yeni kültür merkezinde böyle bir paylaşım platformu kurulabilir örneğin. Burada, Sakarya Üniversitesi’nden gönüllü öğrenciler dönüşümlü olarak görev alabilir… Üniversiteyle şehrin kaynaşmasının yaratacağı sinerjiyi hayal bile edemiyorum!

Göstermelik değil de işlevsel, dinamik; gençleri de kucaklayan bir oluşum kente hayat verir. O zaman, “World Car Free Day”, “European Mobility Week” gibi çevreci etkinlikler için çok önceden örgütlenen Batılı çağdaşlarımız, bize uzaylı gibi görünmezler. Hemen çoluk çocuk sokaklara dökülüvermelerine şaşmaz, doğal karşılarız.

25/09/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

ŞEN SAZ

 

“Sanat öğretilmez! Sanat öğrenilir!”

1-SENSAZ_1
Sabri usta…
Saz ustası Sabri Uzun. Hem üretiyor hem de çalıyor. Yaşı 56. 15 yaşında baba olmuş. Üç oğlu bir kızı ve 6 torunu varmış. Oğullarının birini, üç yıl önce kaybetmiş… Torunlarından biri askere gidecek. Adresi:
ŞEN SAZ Müzik Aletleri İmalat ve Tic. San.
Adnan Menderes Caddesi
Berber Sokak, No:6
Adapazarı
Sözleşmiştik bir gün önceden. Dediğimiz saatte, eşimle birlikte kapının önündeyiz. “Zile basın!” diye bir not var. Zile basıyoruz. “Tamam, geliyorum,” diye sesleniyor aşağıya… Birkaç dakika sonra iniyor, buyur ediyor dükkâna.

— Memleket neresi Sabri usta?
Trabzon, Beşikdüzü. Bizimkiler 42’den sonra gelmişler Adapazarı’na. Ben burada doğmuşum. Batum Türklerin elindeyken çalışmaya gitmişler oraya. Babam tütün işleri, eksperlik, dülgerlik yapmış. Buraya geldikten sonra bu işi yaptı.
— Baba mesleği yani…
Tabii. Ben ilkokulu bitirdikten sonra bir fırına girdim. Sonra fırın işi ağır geldi, babamın yanında saz yapımına başladım.11 yaşında falandım. Ortaokula gitmedim. Yedi sene Arapça okudum.
Bizim dükkânın kuruluşu, 1956. O zamanlar buralar köyle birdi. Neredeyse 60 senesinden beri çalışıyorum.
Saz imalatçısı yok başka Adapazarı’nda. Oğlum Karaağaçdibi’nde: Yıldırım Organizasyon. Düğünlerde, derneklerde çalıyorlar. O da saz yapmasını biliyor, ama işleri ayırdık. “Ben müzikle ilgileneyim, sen saz yap baba,” dedi. “Müziği bırak, demiyorum. Bağlama çal yine, ders ver,” dedi. İşleri iyi. Maddi bakımdan benden ileride şimdi.
Ben düğünlerde çalmayı bırakalı bayağı oldu. 86’da bıraktım. Org çıkınca bu sanatın bir değeri kalmadı artık. Alıyor orgu koltuğunun altına… İki de kolon… Bağlıyor disketi, kendi oturuyor sigara içiyor! Sanat bu mu? Bizim gittiğimiz zaman bateri vardı, canlı müzik yapıyorduk. Bongo vardı, darbuka vardı.

1-Sabri_Uzun_1

— Hiç gazeteci geldi mi size daha önce?
Geldi. Bir ara yuvarlak değil de düz sazlar yaptım ben. Ondan sebep geldiler. Bayağı sattım o sazlardan. 50–60 tane yaptım, satıldı. Şu arkası düz olanlar. Mandolinden esinlenmiştim. “Kesik bağlama” koyduk adını. Sesten anlayan onu alır. Anlamayan, “bu nasıl saz?” diyor. Bir bocalıyor yani.
Kemençe, bağlama, ut… Ağaçtan olan tüm enstrümanları yaparım. Tamiratını da yaparım hepsinin.
Keman da yaparım. Kalıp işi onlar. En önemli şey kalıptır. Kalıbı oturdu mu ondan sonra gider iş.
Çalacak olan insanın yapısına uygun mu olmalı sazın boyutları? Tabii. Kendisi büyükse büyük saz istiyor. Mesela, kocaman parmakları var böyle… Diyor ki “benim sazımın sapını kalın yap.” 48’lik bağlama var mesela… 38’lik, 40’lık, 42’lik, 50’lik var… Sıra sıra gidiyor tekne boyları…
Süsleme isteğe bağlı. Şu gördüğünüz bağlamadaki işçilik yaklaşık 9–10 günde çıkıyor. “Fiyatı 500 lira,” dediğimiz zaman, adam kapıyı çekip kaçıyor. Normal bağlamalar, 150 liradan başlıyor… Öğrenci sazları, 150, 200… Boy boy gidiyor.
İstenirse sedef kakma da yapıyorum tabii, ama ben süslemenin üzerine düşmem.
Bizim geleneklerimize göre, saz yapmaya en elverişli ağaç meyve ağacıdır. Hepsinden olur; dut ağacından, kiraz ağacından, erik ağacından… En iyi duttan olur.
Cila olarak vernik kullanırım. Eskisi gibi gomalak çalışan yok şimdi. Ben elle yaparım verniği. İnce yaparım, çünkü cilanın kalınlığı sesi etkiler.
Bizim ruhumuza işledi artık o sesler. Mesela, üniversiteden hoca gelip oturuyor buraya. Saz çalacak; “Hocam, şunu ayarlar mısın?” diyor, bana uzatıyor sazı.
Bu çift taraflı bağlamayı ben yaptım. Adını henüz koymadım. Bizim rahmetli Özay Gönlüm’ün bir sazı vardı. Üçlüydü o, ama üst üsteydi. Benimki iki taraflı bir saz, onun gibi değil, çok değişik bu. Bir tarafı kısa sap bağlama, öteki uzun sap bağlama. Çeviriyorsun öbür tarafını çalıyorsun. Bu çeşidi hiç kimsede yok ama…
Bu da benim yaptığım bir ut. Yenisini yap dediğin zaman 1200 dolar’dan başlıyor. Çok gün alıyor. Utçuya sipariş verdiğin zaman iki sene bekleyeceksin, yoksa atarsın çöpe! Tavan arasında kiremitlerin arasına koyacak, orada iyice kuruyacak…
En basit saz, saat tutmaca, 36 saatten aşağı çıkmıyor. Günde sekiz saat çalışırım; sen hesapla, kaç gün!
Başka yere giderseniz aklınızda olsun; şu kalınlıkta (6 mm) ‘yaprak bağlama’yı* yapan Türkiye’de, hatta dünyada yoktur. Kâğıt gibi yapıyorlar. Çat diye kırılır o.
Ağaç bulamadıkları için tabii. Bilhassa İstanbul’da… Ceviz ağacının metreküpü dünya para! Söylemesi ayıptır, beş metreküp ağaca 18 bin dolar verdim. Şu kerestelere… Hesapla, kaç liraya geliyor metreküpü.
“İnce yap, ucuza çıksın!” Yapmam! Ben sanatımı lekelemem. Turşu suyu satarım gene para kazanırım ben, yahu! Burada şimdi, para kazanmak önemli değil. Hizmet etmek önemli. Doğru dürüst bir hizmet vermek… Yanlış mı konuşuyorum?

— Yetiştirdiğiniz kimse var mı?
Yozgatlı bir çocuk var. Ankara’da bu işi yapıyor şimdi.

1-DSC_0543 (16)
— Merak eden, geleyim öğreneyim diyen yok mu?
Var, olmaz olur mu? Fakat şimdi eskisi gibi değil. Eskiden babalar bırakırdı çocuğu, “Eti senin kemiği benim,”derlerdi. “Kaç lira vereceksin?” demezlerdi. Şimdi maddiyata döndü iş.
En başta temizliği öğretmek lazım. Dükkânı silip süpürmesini… Sanat öğretilmez! Sanat öğrenilir! Asla bir insana sanatı öğretemezsiniz! Görerek öğrenecek. Sanat hırsızı vardır, çalar: Şimdi ben burada çalışırken adam gelir… Öyle durup bakar. Ne yapıyorsun, ne ediyorsun? “Ben çalışayım senin yanında usta be! Yardım edeyim sana…” Hemen anlarım niyetini, yol veririm.
50 senedir çalışıyorum ben, hâlâ bir şey bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Yapan değildir usta, yaptırandır. Bunun modelini çizip bana verendir usta! “25’e 38’lik bağlama istiyorum, 26 olacak teknenin genişliği…” diyecek. Oyuncak değil ki. Hani kavak ağacından portakal sandıkları var ya, adam bir saatte dört tane tekne yaptı onlarla, gördüm. Saz değil ki o! Alıyorsun Unkapanı’ndan, buraya gelene kadar bozuluyor. Zaten bozuk. Çalmıyor ki. Vatandaş bakıyor, büyüklük aynı, üstünün boyası atılmış, saz mı, saz… Geliyor, “Sabri Amca be, Unkapanı’nda gördüm, kılıfıyla beraber 35 liraya saz satılıyor”. “Evladım bende de var onlardan. Bana 12–13 liradan veriyor, o 35 liralık sazları”. Çin malı sazlar bunlardan iyi…
Daha çok satabilmek için kaliteyi düşürmeye razı olur muyum? Kati surette yapmam! Çalıştığım toptancıya dedim ki “Arkadaşım, masraf çıktıktan sonra 17 liraya geliyor benim günlük yevmiyem. İnsaf et yani! Anlayışlı ol da biraz, birbirimizi idare edelim”. Öyle deyince, bu sefer sazları bıraktı. Neden? Tek ele düşmeye çalışıyor adam: Bana muhtaç olsun, benim yanıma gelsin… Tüccar, üreticiyi daima ezer. Pazarlama işlerimizi üstlenen bir kooperatif yok Adapazarı’nda. İstanbul’da da yok. Yaptılar öyle bir şey, tutmadı. Tutturamadılar yani.
Depremden dolayı bazı şartlar değişti. Ekonomi bozuldu. İnsan gıdaya para yetiştiremiyor. Elektrik parası, su parası, telefon parası… Aldığımızı bunlara harcıyoruz. Sanatkârlığı öldürdüler yahu! Sanat diye bir şey kalmadı.
Depremde burada yoktuk. Benim İzmit’te iki tane dükkânım vardı… Güzel makineler vardı. Yapmıştım her şeyi. Atölye vardı. Fakat işte buradan kazandığımızı oraya harcadık, oradan kazandığımızı buraya, sermayeyi düşürdük. Depremde orası yıkılmadı. Burada benim 680 milyarlık (680 bin TL) malım gitti. Ne yapayım?.. Bir eski arabam vardı. Kırmızı Renault… Çıktım baktım; ev gitmiş, ama araba duruyor! Dedim, “Eskiden arabam da yoktu, Allaha şükür be!” Karşıya hemen bir baraka yaptım. Bu evin yıkılan kiremitlerini dizdim barakanın üzerine. Çekyatı da koydum… Takımlar gitmiş; bir tane de mengene aldım hurdacıdan. Başladım saz yapmaya…

1-SSA_1
— Depremden kaç gün sonraydı?
Dört beş gün sonra.
— Peki, kalıp yok bir şey yok…
Kısa ufak bir sacı eğdim böyle kalıp yerine… Tüpgazın üzerine koyuyorum sacı ve onun üzerinde çıtaları tek tek bükmeye çalışıyorum. Yok ki bir şey! Her şey gitmiş, nasıl yapayım başka?
Millet geliyor: “Abi ne yapıyorsun?” “Saz yapıyorum”. “Yahu sen deli misin, deprem oluyor!”
Deprem her zaman oluyor. Zaten deli olmayan yapmaz ki bu işi, gerçek bu!
Düzce depreminde Japonlar geldi buraya. Yerel televizyondan… Baktılar ben çalışıyorum. Ön taraf yıkılmış, herkes beni görüyor zaten. Bir çocuk geldi, “Amca merhaba!” dedi. “Merhaba!” dedim. “Bunlar Japon” dedi. “Ee?” “Seninle röportaj yapmak istiyorlar. 10–15 gün kalacaklarmış. Devlet veriyormuş paralarını. Sen ne kadar istiyorsun?” Biraz düşündüm; saat ücretiyle olur dedim. Saat ücreti 50 dolar verirler dedim.
Dokuz gün mü, on gün mü oturdular başımda. Sazın bitimine kadar beklediler, çekim yaptılar. Saz nasıl yapılır?.. Ne ağacından olur?..
Hesapladık: 3500 dolar! Sonradan çocuk uyandırdı beni: “Ne yaptın sen abi ya! Bunlardan isteyecektin otuz-kırk bin dolar,” dedi. “Sen de zamanında söyleseydin ya!” dedim. Ah kafam! (Gülüyor.)
Hesabı kestik… Onlar gittikten sonra ben hemen temeli kazmaya başladım, burayı yaptım.
Beni bu camiada tanımayan yok! Burada olsun, yurtdışında olsun… 1976 senesinde, TRT Ankara Radyosu’nun sazlarını yaptım ben. İhaleye girdim, ben aldım yani. 36 tane saz yaptım. Hâlâ benim bağlamalarım çalınıyor orada, ama benim ismim geçmiyor, sazları yaptı diye!
Depremden önce bizim işlerimiz iyiydi, fena değildi. Özel olarak gelirlerdi dükkâna. Fakat alt geçit yaptılar, bozdular şurayı! Yerimizi bulamıyorlar. İstanbul’dan bir müşterim Adapazarı’na gelmiş, benim dükkânı kaçırmış alt geçitten geçerken. Ta Düzce’ye kadar gitmiş! Nasıl bulsun?
Yani elli senelik yerimizde kendimizi kaybettirdik.
Bir lokanta vardı. Alt geçitten önce işleri gayet iyiydi. Kiracı oldukları dükkânı almayı bile düşünüyorlardı. “Yer arıyoruz, çıkacağız gideceğiz,” diyorlar şimdi. Mahrumiyet bölgesi… Hem kaç kişi öldü burada, yazık günah değil mi? Ticaret de bitti. İşte görüyorsun bak, ne gelen var ne giden! Mecburen toptancıya çalışacağız.
— Peki, usta; şehir içinde bir yer gösterseler size, “Kurun buraya atölyenizi, çalışın,” deseler?
O zaman olur, ama benim sermayem yok ki… Ama evvelallah ağaçtan yapamayacağım hiçbir şey yok! Sağlığım iyi. Bir tek, taş var böbreğimde. Ağrı yapıyor ara sıra. Bol bol su içince geçiyor o da. Yoruldum mu, çıkar yukarı dinlenirim.

***
Davetsiz misafirleri var ustanın: Yaramaz sokak kedileri ve bir köpek! Köpeği durmadan kovuyor:
— Çık dışarı, hişt!
Dönüp geliyor az sonra… İçerisi serin, sokağa göre. Aldırmıyor artık kovulmaya. Kıvrılıp yatıyor yere.

1-Sabri_Uzun
Tekir kedi omzunda, kucağında… Bizle konuşmasını istemiyor gibi. Kıskanıyor, rahat vermiyor ustaya.
— Hişş! Ne oldu, sen de gazeteye mi çıkmak istiyorsun? Kalksana! Kalk, kalk hadi adam gibi… Hah, şöylee!.. Gel, çek abla…

Fotoğraflar: Tamay Açıkel – Arzu Açıkel

*Bir kütüğün oyulması ile yapılan bağlamalara ‘oyma bağlama’, birçok parçanın birleştirilerek gövde oluşturulması yolu ile yapılan bağlamalara da ‘yaprak bağlama’ adı verilir.(www.baglamakursu.net)

Kitap Fuarı!

Kent Meydanı’nda şöyle bir dolaştık dün gece. İftardan hemen sonraydı. Baktık ki Büyükşehir’in düzenlediği Ramazan etkinlikleri başlamış.

Gördük ki belediyenin “kitap fuarı” anlayışında yine bir değişiklik yok! O derme çatma barakalar şimdi de buraya kurulmuş!

Sayın baylar! Sizin beğeninize uyabilir, ama bir de koskoca bir kentin insanlarına karşı sorumluluğunuz var… Ayrıca, sözcükleri de dilediğiniz gibi kullanamazsınız! Onda dokuzu dini içerikli kitapların sergilendiği yere kitap fuarı denmez! Hem de “15. Kitap Fuarı”!..

Ramazan dolayısıyla illa böyle bir tanıtım yapmak istiyorsanız, “Dini Yayınlar Sergisi” deyin.

Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlükte şöyle tanımlıyor kitap fuarını: “Çeşitli kurum ve yayınevlerinin katıldığı, çeşitli etkinliklerin düzenlendiği ve satışların yapıldığı büyük sergi yeri.”

Peki, böyle geniş bir yelpazeyi kapsıyor mu sizinki?

Söylüyoruz, yazıyoruz da ne oluyor? Bir yıl çabucak geçiveriyor. “Biz yaptık, oldu!” kafasıyla yapılmadı mı? Öyle de sürüyor. Seneye, yine aynı estetik yoksunu barakalarda ve bu kez on altıncısı kurulacak, görün bakın!

Dini kitapların ve dini objelerin satıldıkları belli yerler var şehirde. Hepsi de iki adım ötede. Satınalmak isteyen gider alır. Kent meydanında, üstelik kültürel etkinlik kapsamında, üstelik de kitap fuarı adı altında sergilerseniz, darılmayın ama size oy veren bir kesime şirin görünmek uğruna kentliliği harcıyorsunuz demektir.

Seçilmiş yöneticilerin görevi, beğeni çıtası yüksek tutulmuş ortak mekânlar yaratmak olmalı…

Kitap Fuarı. Muskalar, takkeler, tespihler… Ne alakaysa oda spreyi bile var satılanlar arasında! Satanlar da tabii, sakallı, takkeli, cübbeli adamlar… Yazık! Annelerinin babalarının elinden tutup gelen çocuklar kitap fuarı diye bunu mu belleyecekler? Çocukken bir panayıra gitmiştim. Öyle tarifsiz bir curcunaydı ki… “Panayır” deyince belli belirsiz içim daralır.

Günümüzün olanaklarıyla doğru örnekleri bulup belirli bir standardı tutturuyoruz artık. Ama sürekli borçlanma ve yabancıları taklit etme kolaycılığıyla nereye kadar gider? Türk insanının yaratıcılığını teşvik etmekten uzak bu yapılanlar.

Ortak alanları, göze batmak istemeyen, sürekli abur cubur yiyip, çevreyi kirleten insanlar dolduruyor. Vakit geçirmeyi seven, beylik laflara çabuk kanan insanlar…

Havalı, gösterişli bir şeyler serpiştirilmişse araya, tatsız tuzsuz, tekdüze işleri de sindiren, hatta beğenen kalabalıklar…

Oysa kim bilir ne hünerli insanlar dolaşıyor etrafta… Eskilerin, “Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir” deyişi unutuldu. Kimsecikler övmüyor bizim insanımızı. Yakın çevresi bile kuşkuyla bakıyor; bilinsin, yayılsın istemiyor.

Ya çok ünlenecek ya da silinip gidecek…

Dini içerikli kitaplar neyine yetmiyor? Düşünüp, araştırıp da ne olacak?

Belli ki ortalama Türk insanı sadece para kazanmaya güdülenmiş, oyalaması, yönetmesi kolay kalabalığın bir parçası olsun isteniyor. Onun için bu özensizlik…

Geçen haftaki yazımda bir kitaptan söz etmiştim. Ali Aktaş’ın  “Kültürel Renkleriyle Sakarya” adlı araştırması… Bin sayfa bile yetmemiş bu çeşitliliği anlatmaya. Ali Aktaş, bir sonraki baskıda bin beş yüz sayfaya çıkacağını söylüyor!

Bu benzersiz çalışmayı destekleyen ve kitabı basan da Adapazarı Merkez Belediyesi! Öyleyse çok kültürlü, çok renkli Sakarya’nın, Adapazarı’nın sorumluluğunu taşımalı. Uygar bir kente yakışacak bir özenle, renkler sokaklara, meydanlara taşmalı…

04/09/2008

Bizim Sakarya Gazetesi