Karaburun Yarımadasında nergisler açtı

P1080426 P1080424

 

 

 

 

 

 

 

Sinop’ta Olmak

İç Liman- Tersane

Kıyı kıyı Batı Karadeniz gezimizin son durağı Sinop. Hastane kavşağındaki kırmızı ışıkta duruyoruz. Şehrin biricik trafik ışığı da burada. Başka yerde yok. Gereksiz olduğuna karar verip kaldırmışlar. Trafikte sinirli davranışlar görmemek, korna sesi duymamak ne güzel. Yayaya yol veren araçlar görmek…

Otelimizin bulunduğu yer Tersane bölgesi. Limanın kıyısındayız. Akşam olunca da şehirden kopmuyoruz böylece… Karadeniz’in eylülü başkadır. Sıcaklığın ve nemin artık azaldığı, yasağın kalkmasıyla beraber balığın birden bollaştığı aydır eylül. Günbatımları daha bir görkemli olur. Sinop’ta ise elle tutulur bir görmüş geçirmişlik, binlerce yılın imbiğinden süzülmüşlük var. Bu eşsiz limanda güneş elbette güzel batacak… İnsanın içinde, adlandıramadığı bambaşka duygular uyandıracak.

Yalnız, burası öyle bir coğrafya ki yön duygusunu alt üst ediyor insanın… Karadeniz kıyısında yüzünüz denize dönükse orası aşağı yukarı kuzeydir, değil mi? Eğer Sinop’taysanız, güney! Liman’dan merkeze doğru bir gezinti sırasında bir hediyelik eşya tezgâhında kaligrafik yazıyla yazılmış şiirler gözümüze çarpıyor. Birini okuyoruz. Altında Günay Özdemir imzası var. Kendisi de o sırada tezgâhını düzenlemekle meşgulmüş. Güzel bir şiir. Ama eşim bir yazım hatasına takılmış, onu söylüyor: “Gündoğusu” yerine “gündoğrusu” yazılmış. Yok diyor Günay Bey, “Gündoğrusu doğru. Burada böyle deniyor…”. Nasıl olur? Ötede duran bir garsonu çağırıp soruyor: Rüzgâr şu anda nereden esiyor? Üstüne basa basa “Gündoğrusu!” diyor delikanlı. Hadi ona inandık da neden batıyı gösteriyor? Çünkü orası doğu! Aslında şaşılacak bir şey yok, ancak, haritayı gözünüzün önüne getirseniz de alışmak biraz zaman alıyor.

P1070807-4

SEN SİNOP’SUN
Sen Yalı’da çayla simit
Limanda gümüş kanatlı martı,
Mendirekte dost balıkçı
Aşıklar’da salınan kadınsın…

Sen Sarıkum’da yılkı atım
Akliman’da deniz tadım,
Hamsilosum, cennet koyum
Güzeller güzeli Sinope’sin…

Sen haziranda gündoğrusu
Temmuzda karayelim,
Ağustosta gün dönümüm
Eylüllerde hüznümsün…

Sen Sinop’sun
Günay Özdemir

Hamsilos, Akliman, Sarıkum, İnceburun

Aracınızı bırakıp doğa yürüyüşü yapmak isterseniz iki rota var. Birincisinde Hamsilos Koyu’nu çepeçevre dolaşarak akarsu vadilerinin deniz suları altında kalmasıyla oluşan ria tipi kıyıların en güzel örneklerinden birini görebilirsiniz. 2 kilometrelik bir yürüyüş yolu bu… Yaya, bisikletle, atla ya da araçla yapabileceğiniz ikinci tur ise Hamsilos Burnu’ndan başlayıp Akliman, İnceburun yolundan devam ediyor, Sarıkum Köyünde son buluyor. Bu yol sizi Türkiye’nin en kuzey ucu olan İnceburun’a kadar götürecek… Endemik bitki türlerinin arasından, yaban hayatının yakınından geçecek, eşsiz güzellikte manzaralar göreceksiniz. Küçücük köylere düşecek yolunuz. Kahvede oturan birine yol soracaksınız. Sarıkum’un denizini ve kumunu unutamayacak, burada denize girmeyi hep özleyeceksiniz… Sarıkum Gölü ve çevresi birkaç çeşit ekosistemin çok kısa mesafeler içinde bir arada bulunduğu bir alan. Deniz, kıyı şeridi, kumul, sazlık, bataklık, dere ve orman. Göç yolları üzerinde bulunduğundan kuşların barınma ve konaklamasına olanak sağlıyor. Çevrede yılkı atları dolaşıyor, onlarla karşılaşıyorsunuz. Karaca, yaban domuzu, çakal, tilki, vaşak da diğer yaban hayvanlarından bazıları. Bölge 1987’de “Tabiatı Koruma Alanı” ilan edilmiş. Şimdilik iyi korunuyor. Şimdilik diyorum, çünkü İnceburun’a bir nükleer santral yapılacak.
İnceburun… Güneş henüz tepede ve şu anda görsellik nefes kesici. Gündoğumu ve günbatımları kim bilir nasıldır… Santralın soğuk silueti burada yerini almadan gidin. Yaban hayatı etkilenmeden, köyler başka yerlere taşınmadan; kendi içindeki pek hassas düzen bozulmadan gezip görün, soluyun tertemiz havasını. Öncelik neden rüzgâr enerjisine verilmedi? Burası Türkiye’nin en çok rüzgâr alan yerlerinden biri değil mi? Sinoplular çok karşı çıktılar, direndiler ama önleyemediler işte… Neden onlara sormuyorlar, neden bize sormuyorlar?

İnceburun Feneri

İnceburun Feneri

M.Ö. 7. yüzyıl ortalarında bir Milet kolonisi olarak kurulan şehirde tarih boyunca da çeşitli uygarlıklar el değiştirmiş. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı. Yarışın nedeni hep aynı: Karadeniz’de egemen güç olmak! Sinop’u bu kadar vazgeçilmez kılan özelliğiyse onun hâkim kuzey rüzgârlarına kapalı, korunaklı ve güvenli bir iç liman oluşu. Şehir, ada ile karayı birleştiren kıstak üzerinde kurulu. Coğrafi konumunun sağladığı üstünlükle denizcilikte ve ticarette hep önde olmuş. İç kısımları Karadeniz’e bağlayan yollarda ticari eşya taşıyan kervanlara üs görevi görmüş. Selçuklu döneminde Sinop Kalesi güçlendirilmiş, kalenin bir bölümüne de tersane kurulmuş. Tersane Osmanlı döneminde de böyle kullanıldıktan sonra 1887’de hapishaneye dönüştürülmüş.

Sinop Cezaevi

Sinopkalesi

Sinop_Cezaevi (2)

Çok yüksek duvarlarla çevrili bir kale. İçerde yaşam koşulları acımasız. Kaçmak imkânsız. Bu nedenle de mahkûmların korkulu rüyası olmuş oraya düşmek. Zindan, hücreler, demir kapılar, her türlü yoksunluk var burada… Dalgaların sesini duyuyor ama göremiyorsunuz… “ Dışarda deli dalgalar/ gelip duvarları yalar/ seni bu sesler oyalar/ aldırma gönül aldırma”… İç burkan çaresizliğini bu dizeleriyle anlatıyor Sabahattin Ali.

Cezaevi 1997’de boşaltılıp iki yıl sonra da Kültür Bakanlığı’na devredilmiş. O zamandan beri ziyaretçilere açık.

AB Ortak Kültürel Miras Projesiyle Sinop Cezaevi restore edilecekmiş. Çok büyük bir bütçe ayrılmış ve çalışmalarda son aşamaya gelinmiş.

P1070808-3

Dr. Rıza Nur Kütüphanesi

Sinop’un simgelerinden biri de Doktor Rıza Nur Kütüphanesi. Büyük bir restorasyon geçirmiş ve bu yılın başında yeniden açılmış. İlk açılış, 1924 yılında. Rıza Nur doktorluğunun yanısıra devlet adamı, tarihçi. Tıbbiyede öğrenim görürken bir gün kitap almaya harçlığı yetişmemiş; o da o gün, ilerde çok para kazanıp bir kütüphane yaptırmaya ahdetmiş. Deniz kıyısındaki, Rumlardan kalma, üç katlı bu güzel binayı satın almış ve hayalini gerçekleştirmiş.

ZZO

Zeynel Zeki Özcanoğlu

Başöğretmen Atatürk’ü karatahtanın başında, halka yeni harfleri tanırken gösteren o ünlü fotoğrafı hepimiz biliriz. Sinop Ortaokulunun bahçesidir orası. O tarihteki adı Yatı Mektebi olan okul, bugün Öğretmenevi olarak kullanılıyor. Kesme taştan yapılmış, iki katlı, çok güzel bir bina. 1933-1936 yılları arasında ortaokulun müdürü dedem İbrahim Akdoğan imiş. Biz de işte bu vesileyle Sinop’ta Zeynel Bey’i tanıma şansını elde ediyoruz. Her şehirde olduğu gibi Sinop’ta da özel merakları olan insanlar var. Fotoğraf koleksiyoneri, emekli öğretmen Zeynel Zeki Özcanoğlu da onlardan biri. Onu burada herkes tanıyor. Sinop fotoğrafları, özellikle de okul fotoğrafları topluyor. Sinop’ta eğitime hizmet etmiş ne kadar okul, öğretmen, idareci; bu okullarda öğrenim görmüş ne kadar öğrenci varsa her birini onun arşivinde bulmak mümkün. Bizi eski bir dost gibi karşılıyor ve birlikte o yıllara ait albümlere bakıyoruz. Okul gezileri, folklor, tiyatro gibi etkinliklerde öğrencilerin arasında; törenlerde, toplu çekimlerde öğretmen ve idarecilerle… Hiç görmediğim yirmiden fazla okul fotoğrafı çıkıyor dedemin. O devrin fotoğrafları insanı derinden etkiliyor. Yüzlerden yansıyan o pırıltıdan mı? Genç cumhuriyetin ve idealizmin aydınlığı var o yüzlerde.

Dedem İbrahim Akdoğan- yerde oturan beyaz giysili kız annem

Dedem İbrahim Akdoğan- yerde oturan beyaz giysili kız, annem-elinde oyuncak olan küçük kız, teyzem

Sinop’a emekli şehri diyorlar. Emekliler için gerçekten yaşanası bir şehir. Her şeyi bol bol veren bir doğa. Nüfus artışı çok yavaş olduğu için kalabalığı az, sakin, mutlu, huzurlu. Bir iki yıl önce yapılan bir ankete göre Türkiye’de hayatından memnun olan insanların oranı burada en yüksek çıkıyor. Azapla, çileyle özdeşleşmiş bir hapishanenin adının bu şehirle birlikte anılması ne tuhaf.

diogenes-of-sinope-001

Sinoplu Diyojen/ Kaynak: https://theploughman.wordpress.com/ 2013/05/09/i-just-read-tomorrows-newspaper/

Diyojen

İkisi de antik çağ filozofu… Biri çileciliği, diğeri hazcılığı benimsemiş… Diyojen bir gün lahana yıkarken Aristippos ona der ki:
Eğer krala yaltaklanmayı bilseydin her gün lahana yemek zorunda kalmazdın. Diyojen ise hiç istifini bozmadan şöyle der:
Eğer lahana ile yetinmeyi bilseydin bir zalime dalkavukluk etmek zorunda kalmazdın.

Elinde fener, gün ortası Atina sokaklarında “Dürüst adam arıyorum…” diye dolaşan antik çağ filozofu Sinoplu Diyojen (M.Ö. 412 -M.Ö. 323). Gereksinimleri en aza indirebilmek, erdemli olmak… Bu kadarcık şeyle mutlu ve özgür yaşanabileceğini göstermek ister insanlara. İçinde uyumak için bir fıçı ve su içmek için bir tasla yetinir. Fakat bir gün, avucunu dayayıp çeşmeden su içen bir çocuk görünce; “Bunca zamandır şu gereksiz eşyayı taşımakla ne büyük aptallık etmişim!”…” diyerek elindeki ahşap tası fırlatır atar.

Kendisinden bir dileği olup olmadığını soran koskoca İskender’e “Gölge etme, başka ihsan istemem!” diyebilen Diyojen, Sinop’un sembollerinden biri… Sinop’ta onun bir heykeli ve onunla ilgili anlatılan daha pek çok hikâye var.

Sinop mantısının ününü duymuştuk… Teyze’nin Yeri’ni salık veriyorlar, oraya gidiyoruz. Masaların hep dolu olmasından da belli. Cevizlisini çok beğendim.

P1070805

Havanın garantisi olmasa da sonbaharın ilk günlerini Karadeniz’e ayırmak, taze balık yemeyi garantilemek demek. Palamutlar denizden, pişirmesi de Sinoplu usta aşçımızdan. Bir de üstüne nefis bir irmik helvası. Gönül Hanım helvayı kendileri için yapıyormuş. Kavururken gördük diye bize de ikram ediyor. Göz hakkı!

Limanda Kale’nin soluna doğru hep kıyı restoranları ve devamında çay bahçeleri var. Sağına doğru yine çay bahçeleri, parklar… Akşamüstü sahilde otururken kararlı adımlarla iskeleye doğru gidenleri görüyoruz. Balık tutacaklar iskeleden. Ve kocaman balıkçı tekneleri… Onlar da günbatımına doğru son hazırlıklarını tamamlayıp sefere çıkacaklar.

Sinop’a gelip de Kale’de zaman geçirmeden olmaz. Şöyle bir etrafa bakmakla, birkaç da fotoğraf çekmekle yetinirseniz; oturup manzaraya karşı uzun uzun keyif yapmazsanız Sinop geziniz eksik kalır. Hani diyorlar ya; “Anlatılmaz, yaşanır”… Öyle.

Sinopale

Bundan sonraki gelişlerimizde göreceklerimiz listesine Sinopale’yi de ekliyoruz. 2006 yılında başlamış. İki yılda bir yapıldığına göre bir sonraki 2016’da. Bu, Sinop’a özgü bir bienal, uluslararası bir proje. Dünyanın dört bucağından gelen sanatçılar Sinoplularla birlikte ve uygarlıkların beşiği Sinop’tan aldıkları esinle sanat üretiyorlar. Sergi, performans, sanat atölyesi gibi etkinliklerde kamusal alanlar kullanılıyor. Gönüllülük esasına dayanıyor. Olmazsa olmazı ise halkın katılımı.

Maket Kotralar

y3-1100x1250

Kaynak: http://www.gemimaketi.net /Modelli-Yat-Maketleri-Ayhan-Kotra-56X56

Sinop’ta orman ve kıyı kültürünün özümsenmesi ve bunun marangozluk becerisiyle birleştirilmesi sonucu Türkiye’de başka yerde göremeyeceğiniz, şaşılacak güzellikte ve mükemmellikte bir el sanatı ortaya çıkmış: Maket kotra yapımcılığı. Meraklısı için yalnızca bu bile Sinop’a gitme bahanesi olabilir. Kotralar hediyelik eşya olarak en basitinden en gelişmişine ve geniş bir fiyat skalasında sunuluyor. Tam bir hediyelik eşya cenneti.

Bu sanatın başlangıcı çok eski değil. Sinop cezaevinde mahkûmlara, zamanı değerlendirme ve el becerilerini geliştirerek meslek kazandırma uğraşı olarak başlatılmış. Derviş Usta diye anılan bir mahkûm 1950 yılında cezaevinden çıkınca Sinop’ta kalmış. Bir atölye kurmuş ve yanında çırak yetiştirmiş. Ona gönüllü çıraklık eden Ayhan Usta (Ayhan Demir) ve birkaç arkadaşı sonradan birlikte dükkân açıp işi çok ilerletmişler. Bu güzel maketler Amerikan radar üssündeki Amerikalılardan çok ilgi görmüş. Alıp alıp ülkelerine götürmüşler. Böylece Sinop işi kotraların ünü sınırları aşmış. Ayhan Usta’nın da tabii.

Şelaleler, göller, mağaralar; Erfelek Tatlıca Şelaleleri, İnaltı Mağarası, Akgöl… Şehirde, Alaattin Camisi, medresesi, Müze…

Sinop’un doğasında da kültüründe de daha görülecek, keşfedilecek çok şeyler var.

Tamay Açıkel

“Gallipoli in the Spring of 1915”

Turkish

“Gallipoli in the Spring of 1915” is the Battle of Gallipoli diary of Dr. Behçet Sabit Erduran. After completing his medical studies, Behçet Sabit Bey began to work in Istanbul as an urology assistant. He was sent to Kırklareli during the 1912 Balkan War and to Gallipoli during World War 1. He first worked at Gallipoli Kızılay (Red Crescent) Hospital, then in Gallipoli’s Yıldız Tabya quarter and the mobile medical units located there. He wrote his diary during his stay in Gallipoli covering the period from March 12th to May 6th. Therefore, his diary includes the two important dates in the Gallipoli Battle, March 18th and the initiation of ground wars in April 25th.

While he was carrying out his medical duties during the battle, he also noted all he witnessed day-by-day. Sometimes even hour-by-hour, minute-by-minute… He did this not just to write his memories but also to leave a record for the future. Therefore, he verified his experiences with what he heard from people who witnessed the events more closely and also with formal documents. There is a Gallipoli Peninsula map that he sketched on his own. This map is included in the book.  He marked and named all the places that are mentioned in his notes, covering both sides of the peninsula. He wrote down the names of all armored cruisers belonging to Allied Powers and the battle layout of March 18th.

In his diary, Behçet Sabit Bey often described his emotions and depicted the nature. The language he uses is Ottoman, consisting of many long sentences and Arabic and Persian phrases. This is the language used by well-educated people in their correspondences and in literature, at those times. The notes that he prepared for training the corpsmen during his stay in Gallipoli hospital are different. There, he uses a much simpler language. These medical notes were actually found at the beginning of the diary but we moved them to the end.

Behçet Sabit Bey wrote the last page of his diary on the steamboat carrying the wounded soldiers to Istanbul. We learn what happens next from other sources. He continued to work as a doctor in Istanbul, at Galatasaray Sultanisi, which was reserved for wounded soldiers by the Red Crescent.

Behçet Sabit Erduran is a world-renowned doctor, who has made important contributions to the urology field in Turkey. He has always been invited to international congresses. He passed way in 1980 when he was 93. He is also the father of famous violin virtuoso, Ayla Erduran. Music was an important part of their daily life. Ayla Erduran is his only child. She is 80 and continues to give concerts.

We do not know how Behçet Sabit Bey parted from his notebook. Most probably, he lost it. We lived in Çanakkale in 1960s. My parents were both teachers, my father was a history teacher and was interested in research. One day, he came across this notebook in a second-hand bookseller and bought it with an intention to publish it in the future. The notebook was kept in his cupboard for many (40-45) years. My father could not publish the notebook himself and eventually gave it to me and told me to publish it. And I considered it as a responsibility to solve the secret of this notebook, which I was accustomed to see in my father’s cupboard since I was little. First, I researched and found who Dr. Behçet Sabit Bey was. Then the notes were converted into the Latin alphabet by experts. Then I translated the language to modern Turkish. I had to work hard to make the diary easy to understand. I applied to İş Bankası Kültür Yayınları, which has been publishing war diaries over the past 10 years. My application was approved.

Tamay Açıkel

1915 Baharında Çanakkale

737467English

Dr. Behçet Sabit Erduran ve
babam M. Nehri İpekoğlu’nun aziz hatıralarına,

Değerli Ayla Erduran’a…

Saygıyla

 

 

“Dünkü bombardımanda vazifesi başında kararlılık ve fedakârlık gösteren bütün kahramanlarımıza, düşman donanmasını uğrattıkları hezimetten
dolayı tebriklerimi bildiririm. (…) Onların kahramanlık hikâyelerinin belleklere işlenmesi, bir yiğitlik örneği olarak gelecek kuşaklara ulaşması için çaba gösterilmelidir. (…)”

19 Mart 1915
Müstahkem Mevki Kumandanı
Mirliva Cevat
Doktor Behçet Sabit Bey, Çanakkale cephesindeki anılarını yazmaya 12 Mart 1915’te başlamıştı. Gelibolu Yarımadası’nda Yıldız Tabya mevkii sargı yerinde görevliydi. 6 Mayıs 1915 Perşembe gününe kadar, yaşadıklarını, gördüklerini hep not etti. Bulunduğu yerden deniz savaşında olanları günü gününe, bazen anbean izledi. Yanlış bilgi vermemek için bunları, emin olduğu kaynaklardan öğrendikleriyle de karşılaştırmıştı.

Mevsim bahardı ve doğa Çanakkale’de insanlara, bütün şiddetiyle devam eden savaşa aldırmadan, tüm güzelliklerini sunuyordu.

“Bir yanda, ipek çilelerine benzeyen göz kamaştırıcı bir günbatımı; diğer yanda, Goncasuyu’nun üzerinde dolaşan bulutun küçücük, sevinç veren yağmur damlacıklarıyla çizdiği ebemkuşağı… Akşamın şiirsel anları bunlar… Ama bizler şiirlerin en güzelini, zaferi müjdeleyen günün doğuşuna saklıyoruz.”
Uygarlık bu muydu? Neden yaşanıyordu bu acılar? Bu aslan yürekli yiğitlere acımamak mümkün müydü? Ölüyor, yaralanıyor, sakat kalıyorlardı. Çelik bedenleri acılar içinde kıvranırken bile vatan uğrunda yapacaklarının böyle yarım kalmasına yanıyorlardı. Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazılıyordu.

“Her anım şanla, şerefle ve zaferlerle dolu… Savaş tarihinin daha önce kaydetmediği, bundan sonra da kaydedemeyeceği böyle bir savaşın günbegün, anbean bütün aşamaları ve her aşamasında övgülerle karşılanacak zaferleri ne kalem yazabilir ne de fırça resmedebilir; ancak burada bulunmakla, görülmekle sezilir.”

***

Prof. Behçet Sabit Erduran

60’lı yıllarda biz Çanakkale’deydik. Çocukluğumun şehri. Bayramlar, geçit törenleri, özellikle de 18 Martlar belleğime kazınmış.
Annem ve babam öğretmen, babam tarih öğretmeniydi. Sahaftan eski yazı tarihî bir not defteri almış. Dolabının kilitli bir bölümü vardı, bu defter orada dururdu. Bir doktorun yazdığını ve savaşla ilgili olduğunu biliyorduk. Dolap ne zaman açılsa şöyle kenardan görünürdü. Sonra İstanbul’a taşındık. Defter unutulmuştu artık. Yıllar yılları kovaladı. Bir gün babam, onu alıp Galatasaray’da bir yayınevine götürüp bırakmış; ama Taksim’e varmadan fikrini değiştirmiş. Dönmüş ve geri almış. Aradan birkaç yıl daha geçti. Sonunda defter o dolaptan çıktı. Babam onu bana uzattı ve “Bunu sen yapacaksın kızım…” dedi.
Defterin üzerinde Latin harfleriyle şunlar yazıyordu: “Çanakkale… Tarihî bir not defteri… Harbin gözle görülerek tutulan notları… Dr. Behçet Sabit tutmuştur…” Defter, Türk tıbbına büyük hizmetler vermiş çok değerli bir bilim adamı Ord. Profesör Dr. Behçet Sabit Erduran’a aitti. Uzun ve mutlu bir hayat sürmüş. Kendisi aynı zamanda dünyaca ünlü keman sanatçımız Ayla Erduran’ın babası.
Günlüğün Latin alfabesine aktarılması ve sonrası, epey uzun ama ondan hiç kopmadan geçen bir süreçti. Kitap 2015’te, yani Çanakkale Zaferi’nin 100. yılında çıkarsa daha anlamlı olur diye düşünüyor, pek acele etmiyordum.
Çalışmalarımı tamamlayınca İş Bankası Kültür Yayınları’na başvurdum ve gelen olumlu yanıt üzerine ben de dosyayı gönderdim. Kabul edildiğini öğrenmek çok güzeldi. Sıra Ayla Hanım’la görüşmeye gelmişti.
Ayla Erduran o sıra bir konser hazırlığı içindeymiş. Haklı olarak tamamen keman çalışmalarına odaklanmak istiyordu. Konser sonrasında görüşebileceğimizi söyledi. Babasına ait tam yüz yıllık ve yayına hazır durumda olan bu savaş günlüğünün böyle aniden ortaya çıkması, aslında onu da epeyce heyecanlandırmıştı. Konserden birkaç gün sonra bizi evine davet etti. Defteri de, görmek ister diye yanımızda götürmüştük. Eline alınca gözleri yaşardı, inanamadı. Elbette çok duygulanmıştı.

***

Osmanlıca o devirde yönetici sınıfın ve iyi eğitim görmüş kişilerin yazı dili. Günlük hayatta konuşulan bir dil değil. Türkçenin cümle yapısına uyarlanmış Arapça, Farsça sözcükler ve çok uzun cümleler. Yazışmalarda, edebiyatta bu dili kullanıyorlar. Edebiyatta hüner göstermek için ayrıca, söz ve anlam oyunları yapmak gerekiyor. Bu da ancak, her iki dilin hem kurallarına hem de sözcük zenginliğine hâkim olmakla mümkün.
Günlükte kullanılan dil de işte böyle bir Osmanlıca. Ancak, günlüğün aslında başında olan bir bölüm var; Behçet Sabit Bey’in, sıhhiye birliği askerlerinin eğitimi için hazırladığı tıbbi bilgilerden, ders notlarından oluşuyor. Tabii, askerlere hitap edeceği için, burada her kesimden halkın anlayabileceği bir dil kullanmak gerekiyor. Günlüğün bol sanatlı, anlaşılması zor diline karşılık oldukça sade bir Türkçeyle yazılmış. Bu bölüm kitabın sonuna eklendi.
Behçet Sabit Bey’in günlüğünü günümüz Türkçesine aktarırken hem özüne ve üslubuna sadık kalmaya hem de akıcı bir anlatım sağlamaya çalıştım. Türkçede bugün de bilinen ve kullanılan eski sözcükleri, günümüz Türkçesindeki karşılıklarıyla değiştirmedim.

***

Behçet Sabit Bey çok değerli günlüğünü, 6 Mayıs’ta bindiği, yaralıları İstanbul’a taşıyan o vapurda unutmuş olabilir. Bilmiyoruz. Ama işte, yüz yıllık serüveninin sonunda, okurlarla buluşuyor.
Bu güzel görevi yerine getirmemde beni destekleyen başta eşim ve çocuklarıma, herkese çok teşekkür ederim. Hazırlık ve basım sürecinde, kitabın 18 Mart’tan önce yayımlanması için çaba gösteren Pınar Güven’e de yine içtenlikle teşekkür ederim.

Tamay Açıkel


Kitapla ilgili ilk haber 18 Mart günü Vatan Gazetesinde çıktı. Linki şu:

http://www.ilkerakgungor.com/iste-kiyametten-bir-gun/

Gazeteci-yazar Murat Bardakçı’nın 22 Mart tarihli yazısı:

http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1056498-tam-yuz-sene-boyunca-gizli-kalmis-gunlugun-buyuk-bir-sanatciya-uzanan-oykusu

Gazeteci İzzet Çapa’nın Hürriyet Gazetesi’nde Ayla Erduran ile yaptığı söyleşi:

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/izzet-capa_503/ataturkle-ayni-cephede_29820371

002004-001

 

005

 

Bu aile fotoğrafları, yazar ve müzik eleştirmeni Evin İlyasoğlu’nun “Ayla’yı Dinler misiniz?” adlı kitabından alındı.