Anıtkabir, Hamamönü, Ankara Kalesi

 

DSC_0650

SAGÜSAD’ın nisan ayı gezisi Ankara’ya idi… Sabah 06’da dernek önünde buluşuyoruz. Yağmur yok ama ıpıslak puslu bir hava… Otobüsümüz geliyor, az bir gecikmeyle yola koyuluyoruz.

Anıtkabir, Ankara’da ilk durağımız. Kimimizin belki ilk gelişi ama çoğumuzun değil.

Aslanlı Yol, Tören Meydanı, Mozole… Yerli ve yabancı ziyaretçilere; çocuklara ve büyüklere Türklerin ulus oluşunun tarihini anlatıyor müze. Anıtkabir; anlamlı, yalın, güzel… Kabartmalar, heykeller, tablolar, savaş panoramaları… Kurtuluş Savaşı, cumhuriyet, devrimler… Yüzlerce fotoğraf… Ve yüzler… İnsan yüzleri… Savaşın o acımasız, haksız ve korkunç gücü karşısında korkak, kaba saba yaratıklar gibi debelenen değil; insanca direnişin, yenilmeyişin ve zaferin onurunu taşıyan yüzler.

Önceden kararlaştırdığımız gibi Hamamönü’ne gidiyoruz Anıtkabir’den sonra… Saat Kulesinin önünde yemlenen güvercinleri çekiyoruz. Bir konup bir havalanıyorlar. Ankara’nın kaybolan tarihi dokusunu yeniden canlandırma hamlesi yapılmış burada. Sokakların restorasyondan önceki ve şimdiki halini karşılaştıran panolar görüyoruz bir duvarda… Başkentin uzun yıllar böylesine büyük bir ihmal kurbanı olarak kalışına şaşıp dertleniyoruz… Bu hoyratlığın, değerbilmezliğin telafisi için yapılanlara seviniyoruz yine de.

Kapı aralandığında görünen avlular yine harap, yine derbeder; sadece dış cepheler yeni olsa da mahalle sakinleri, evlerinin dış görünüşünden, daracık sokaklarındaki temizlik ve düzenden memnunlar… Fotoğraf karelerimizde şimdi de oyun oynayan çocuklar ve evinin önünde dantel işleyen, oya yapan kadınlar var.

Hititlere kadar uzanan tarihiyle Altındağ; ‘eski Ankara’ dediğimiz bölge… Ankara’da gezilecek neresi varsa hemen hemen hepsi burada. Anadolu Uygarlıkları Müzesi de… Müzeye bir tam gün ayırsak bile yetmez. Ankara Kalesi var daha görülecek.

DSC_0621

Tarihi Karacabey Hamamı’nın önünden geçip kaleye yöneliyoruz. Gecekondu mahalleleri… Kale’ye doğru yine restorasyon görmüş sokaklar… Burada hep sağlı sollu küçük dükkânlar var… Arkadaşlardan kopuyor, sonra yeniden karşılaşıyoruz. Geride kalıp herkesi bekletir miyim telaşı ve ilginç bir fotoğraf yakalar mıyım duygusu arasında gidip geliyoruz. Dükkân önlerinde ilginç şeyler takılıyor ikide bir gözümüze; bakmadan edemiyor, oyalanıp duruyoruz…

Kale’ye çıkmadan önce Kınacızade Konağı’nın bahçesinde küçük bir kahve molası veriyoruz… Kültürel etkinlikler yapılan bir konakmış burası. Antika eşyalar arasında geçmişe yolculuk…

Ve Ankara Kalesi… Yapılış tarihi kesin olarak bilinmese de M.Ö. 4000 yıllarına uzanıyor. Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular dönemlerinde birçok kez onarılmış.

Evliya Çelebi 1640 yılında Ankara’ya gelmiş, Kale’yi gezmiş ve şöyle yazmış ünlü ‘Seyahatname’sine: “Ankara’nın, yüksek bir dağın tepesine dört kat beyaz taştan yapılmış sağlam bir kalesi vardır. Kale iç içe üç kat surlarla çevrilidir. İç kalenin çevresi kayalıktır. Bu yalçın kayalardan kaleye tırmanmak çok zordur. İçkalede, toplar, çeşitli silahlar, cephane ve 600 ev bulunur. İçkale aşağılarda ikinci sıra surlarla çevrilidir. Dağın eteklerinde ise üçüncü sıra dış surlar yer alır. Bu dış surlarla tüm kent güvenlik altına alınmıştır”.

Bugün içinse şöyle diyebiliriz: “Başkentin simgelerinden Ankara Kalesi’nin surları üzerinde dolaşanlar için hiçbir güvenlik önlemi alınmamıştır…” Üstelik bu çevrede oturan çocukların da oyun alanı olmuş. Düşüp yaralananlar hep oluyormuş.

Ankara’yı tepeden görmek üzüyor insanı… Gecekondu tepeleri ve apartmanlar… Sonrası göz alabildiğine beton! Ankara’ya özen göstermek için pek çok neden vardı oysa… Anadolu uygarlıklarının beşiği, cumhuriyetimizin başkenti… Anıtkabir gibi hayranlık uyandırmalıydı.

Değerli şairimiz Ahmet Tufan Şentürk’ün, “Anılarımdaki Ankara” adlı şiirinden bir bölümle bitirelim bir günlük Ankara gezimizi:

 

“Ankara kalesinden baktım yöreme
Çağlar öncesinden kalma bir şehir.
Ulus, Ulucanlar, Hamamönü ve daha daha;
Altındağ tepelerinde gecekondular,
Hatip Çayı, Çubuk çayı, Solfasol köyü,
Bu köyde, bu kentte Hacı Bayram-ı Veli.

(…)

Ankara kalesinden baktım çevreme;
Karşıda Dikmen tepeleri ve Ayrancı,
Seyranbağları, Esatbağları ve Çankaya.
Yıldızlar oradan parlar,
Güneş oradan doğardı…
Kartal yuvasında Mustafa Kemal,
Sofrasında bilim adamları, şairler,
Devlet adamları, paşalar vardı.
Onlar seviyordu ülkeyi, ulusu, insanları,
Savaştılar, kovdular düşmanları ülkemizden,
Bize; özgür, bağımsız bir ulus,
Cennet misâli bir vatan bıraktılar.
Bir ulusun gönlünde bitip tükenmeyen sevgi,
Dalgalanan şanlı bayrak,
Göklere yükselen sancak oldular.
Şanlı, şerefli birer tarih oldular…”

 

08/01/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

Ve bir yorum:
Tamay hanım, çok güzel bir gezi olduğu hoş anlatımınızdan anlaşılıyor. Geçen yaz aynı geziyi ben de yapmıştım. Hamamönü Ankara’nın gururu bence, mimarisiyle göz dolduruyor. Ankara’nın göbeğinde bu güzellik mimari açıdan olumlu. Ama o küçücük birkaç sokağın dışına taşamamış bir mimari. O mimaride bir mahalle olsa nasıl olurdu? İçinde kapalıçarşı türünde alışveriş yerleri, eskici dükkanları, eski yemeklerin yapıldığı yer sofraları gibi zengin kültür ögelerinin yaşayabildiği bir mahalle bizi kendimize döndürürdü belki. Ankara Kalesi ise ayrı bir zenginlik, ama ordaki gecekondulara çekidüzen getirilmeli. Korkuluk olmaması benim de dikkatimi çekti. Zaten uca kadar gidip bakma cesaretini fazla gösteremedim:)
Severek okuduğum yazınız için teşekkür ediyorum.
Okan BAYINDIR @ 10.04.2010 09:47:42

 

Taraklı’yı korumak

 

ArzuAcikel_4

Fotoğraf: İ.A.Açıkel

 

 

Taraklı izlenimlerimi yazmıştım. Müjgân Zaman’ın rehberliğinde yarım güne ne çok şey sığdırmıştık… Belediye Başkanı Tacettin Özkaraman (aynı zamanda Tarihi Kentler Birliği Plan ve Bütçe Komisyonu üyesidir) ile yaptığımız söyleşiyi yetiştirememiştim o gün. Sonra bir kez daha gittik… Taraklı’da bahar! Bol bol fotoğraf çektik.

Gelelim söyleşiye…

(Sakarya Üniversitesi senatosu, Taraklı’da meslek yüksek okulu açılmasını onayladı. O zaman henüz onay çıkmamıştı senatodan.)

ArzuAcikel_2

 

-Önümüzdeki yıl Taraklı Meslek Yüksek Okulu’nun açılacağını varsayalım. Hangi bölümler olacak?

-Restorasyon, güzel sanatlar, geleneksel el sanatları, turizm, seracılık, organik tarım gibi bölümler burası için çok uygun. Termal tesis devreye girdiğinde fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümü de açılabilir. Ben üniversiteyi sadece örgün eğitimini bitirmiş öğrenciye eğitim veren bir yer değil; bulunduğu şehirle bütünleşen, oranın potansiyelini harekete geçiren bir kurum olarak düşünüyorum. Ayrıca nüfus gençleşecek, bu da sosyal açıdan ilçeye büyük katkı sağlayacak. Üniversitenin bu kitlesel yönünü yavaş yavaş ön plana çıkarmaya çalışacağız.

Güzel bir düşüncemiz var… Çocukları başka illerde okumaya gitmiş ailelerle buraya çocuğunu göndermiş aileleri buluşturacağız. Kendi kızı ya da oğlu gurbette okuyan aile, buraya okumaya gelmiş bir öğrenciyi evinde misafir edecek.

-Gezi programlarında Taraklı – Göynük birlikte anılıyor ama Göynük turizmde biraz daha ileri gitmiş, değil mi?

– Genellikle turlar konusunda bir işbirliği oluyor. Ama bizim Göynük ile aramızda en az 10 yıl fark var. Akşemseddin Türbesi dolayısıyla Göynük’ün yıllardan beri geleni gideni çoktur. İkincisi, tavukçuluk sektörünün önde gelen isimlerinden biri orada bulunuyor. Sonra, Göynüklüler ayrılsalar da Göynük’le bağlarını bir şekilde devam ettiriyorlar. Tarihi Kentler Birliği’nin duayeni Metin Sözen hocamızın bir sözü vardır; “Taraklı’yı 1976 yılında Safranbolu’yla beraber keşfettik” demiştir. Safranbolu o zaman yola çıktı, Taraklı yeni çıkıyor. Daha önce; Taraklı büyümesin, gelişmesin, fazla dışarı açılmasın anlayışı vardı. Ancak bu geç kalmanın avantajı da oldu. Tarihi dokusu fazla bozulmadı. Konaklar, çarşı, han… Şimdi bunların restorasyonunu yapmak, turizme ve ekonomik bir işleve kavuşturmak istiyoruz.

-Tarımsal üretim ne durumda Taraklı’da?

-Bizim avantajımız, toprakta daha önceden kaynaklanan bir kirlenmenin olmaması. Yıllardır tarım yapılamadığı için topraklarımız yüzde 70-80 oranında bakir. Yani organik tarıma elverişli… Dikenler, çalılar temizlendikten sonra ekime hazır. Kimyevi gübreye alıştırılmış toprağa artık kimyevi gübre atmadan verim alamıyorsunuz. Yani dopinge alışmış bir sporcu gibi.

Toprak konusunda bir sıkıntımız var yalnız. Mülkiyet sorunu… Adam ölmüş, üç çocuğunun da ikisi ölmüş. 15 mirasçı… biri İzmir’de, biri Konya’da, biri Antalya’da… Muhatap bulmakta zorlanıyorsunuz. Diyelim ki evi kiraya vereceksiniz. 300 liraya müşteri buluyorsunuz. Ama kira 15 kişiye bölünecek! Dursun varsın diyorlar o zaman. Evler için de durum aynı. Mesela çarşıda bir dükkân var… Mirasçıları dükkânın içinde sigara paketindeki gibi dizsen, sığmaz. 6 -7 metre kare ve 48 mirasçı var! Satmaya kalksan 10-15 bin eder. Mirasçı başına 250 lira para düşüyor yani.

Tamay_Tarakli_3

 

-Dışını restore edip kapısına kilidi taksanız olmaz mı?

Dışını restore ediyoruz. Ben bunu Tarihi Kentler Birliği’nde dile getirdim. Ev tapusu diyelim ki 20 kişinin üstüne… Devlet diyecek ki kardeşim beş yıl içinde aranızda anlaşın, ben tek muhatap istiyorum; anlaşamazsanız satışa çıkaracağım. Yani böyle kültürel konularda devlet doğrudan doğruya işin içine girecek.

Artık 20 dönümden aşağısı bölünmüyor. Avrupa Birliği dayatmalarından biri de o. Zaten bu bizim kendiliğinden yapmamız gereken bir şeydi.

-Konuşmamızın başında bir de termal tesisten söz etmiştiniz…

– Yatırımcıyla görüşmeler gayet olumlu. Başka ilgileneler de var. Birkaç ay içinde konunun netleşeceğini, bir yıl içinde temel atılacağını, bir iki yıl sonra da insanların buraya geleceğini düşünüyorum.

-Taraklılı hanımlara, restore edilen konağın alt katında birkaç dükkân ayırmışsınız. Yöresel ürünleri satsınlar; hem Taraklı’nın tanıtımına hem de aile bütçelerine katkıda bulunsunlar diye. Makarna, tarhana, salça; çeşitli reçeller; dağlardan topladıkları kekik, kuşburnu, ada çayı, kantaron gibi şifalı bitkiler… Bunları kurutup poşetliyorlar. Gayet lezzetli gözlemeler yapıyorlar. Gördüğüm kadarıyla çok hevesliler… Taraklı el dokumaları da ünlü. Uzun yıllar ihmal edilmiş olsa da birkaç yıldan beri ciddi bir canlanma var. Umarız işleyen tezgâh sayısı gün geçtikçe artar, hatta evlere de girer.

İlçenize gelen turist sayısı arttıkça yöresel ürünler satılan dükkânlar da artacak mı?

– İlerde çarşıyı yeniden düzenleyeceğiz. Tamamen kadınlara dönük düzenlemeyi düşünüyoruz. Parkeleri kaldırıp yağmur sularının ortadan akmasını sağlayacağız. Bir de arnavut kaldırımı yapacağız. Görüntü güzelliği için dükkânların dışına Beypazarı’ndaki gibi asma sardıracağız.

-Yöresel yemeklerinizi Beypazarı örneğindeki gibi mi pazarlamayı düşünüyorsunuz?

-Beypazarı’nda yöresel yemekleri birkaç çeşitle sınırlandırmışlar. Biz, farklı yerlerde farklı yemekler yenecek şekilde ayarlamayı düşünüyoruz.Lokantalardan birinin kapısındaki tabelada çorba, keşkek, etli nohut ya da güveç vb. yazıyorsa öbüründe, mesela kabaklı börek, pekmezli börek vb. yazacak.

Bizim Taraklı’nın yemek kültüründe – hanımların belki hoşuna gitmeyecek ama – hamur işleri ağırlıktadır. Kabaklı pidemiz vardır… Kara kabaktan yapılıyor. Onu rendelerler, içine nane, karabiber gibi çeşitli baharat koyarlar… parmaklarınızı yersiniz. Bu arada bir anımızı anlatayım:

DSC_0090-1

Bir gün Ankara’dan, Adapazarı’ndan misafirlerimiz gelecekti. Bir derneğin üyeleri… Ne ikram edelim? Dediler ki pide ayran… ama kıymalıyı her yerde yiyorlar, onun yerine kabaklı olsun. Bizim hanım kabaklı pideyi de iyi yapar. İçini evde hanıma hazırlattık, pideciye götürdük. Yapıldı, geldi, yiyorum… Ne tadı var ne tuzu… ne de baharat! Yavan yavan kabak! Eve gittim, dedim; hanım, nasıl hazırladın içi? Hiçbir şey katmadın mı? Kattım ama karıştırmamıştım… Eyvah! Demek ki pideci de karıştırmamış. Karıştırdıktan sonra beklerse suyunu salar diye, onu pideciye bırakmış!

Hadi ben yavan yerini yedim de o acı biberli, tuzlu yerini yiyenler ne yaptı acaba!

***

Taraklı’ya gidince görecekleriniz sadece güzel konaklar, evler, harika bir doğa, nefis yemekler değil. Her köşe başında böyle neşeli bir hikâyecik, bir hoşlukla karşılaşmaya hazır olun! Onlar kendi halinde, neşeli, huzurlu insanlar… Geçmişte üretilen güzelliklerin yansımaları… Yani kimliğimiz.

Adapazarlılar olarak Taraklı’ya uzaktan bakmakla yetinmeyelim öyleyse. Ona sahip çıkalım; yapılanları izleyelim, katkıda bulunalım, eleştirelim. Çünkü Taraklı, zengin kültürel geçmişimizin henüz fazla değişmemiş, saf hali. Geleceği tasarlarken, yeniden biçimlendirirken başvurabileceğimiz, bize en yakın, en doğal kaynak. Elbette gelişsin, modernleşsin ama tarihi dokusunu ve kimliğini titizlikle koruyarak.

01/04/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

Miras


Biz ve bizim gibi modernliği düşüncede arayanlar, modern şehir özlemimizi de yitirdik sonunda…

Büyük projeleri duyduğumuzda sevinemiyoruz… Ürküyoruz. “Nereden çıktı şimdi bu!” diyoruz. Zaten bizim haberimiz olana kadar alışveriş bitmiş, tanıtım kampanyaları başlamış oluyor.

“Vatandaş, sen ne dersin?” diyen yok… Altın değerinde, güzelim tarım topraklarına güle güle… Gelsin akıllı mı akıllı konutlar, sıra sıra havuzlu villalar! Kim girecekse o havuzlara… Herhalde babalarla oğulları!

Ilımlı İslam ülkesi… Modern Türkiye… Tam bir kavram kargaşası!

Hani kriz vardı? Kesinlikle konut sıkıntısı çekilmeyen Adapazarı’na beş bin konutluk proje! Firmanın, inşaat sektöründe adı bile yok kriz öncesi… Bu nasıl iş anlamıyoruz. Bu bize göre haksız bir büyüme. Milletin sorunları dağ gibi… İşsizlik, parasızlık, kültür yozlaşması, kimlik kargaşası…

Ağırımıza gidiyor… Bu hız sağlıksız. Bu iştahın sonu iyi değil. Modernlik bu değil. İçimize sinmiyor.

Adapazarı’nın tarım arazileri milli servettir; kimsenin babasının malı değil. Satıp savamaz. Ama şimdi bütün değerlerde paraya dönüştürülebilirlik kriteri aranır oldu. İnsanlar birbiriyle yarıştırılıyor. Öyle bir düzen ki vatandaşa vatanına sahip çıkmayı unutturuyor.

Duyarlı insanlar var, onlar kaybolan değerleri araştırıyor; tohumu, meyveyi, ağacı, çiçeği, böceği; nakışı, oyayı… her şeyi kayıtlara geçiriyor. Bunların üretimi, yapımı canlandırılıyor. Niye? Kaybolmasın diye… Atalarımızın mirası olan üretim biçimleri unutulmasın, her yörenin iklim koşullarına uygun ürünler yetişsin; gelecek kuşaklara da geçsin diye.

Öte yanda… 360 dönüm toprak, bir gecede el değiştiriyor. Nasıl? Bilinmiyor…

Binlerce yılda oluştu o toprak, nasıl kıyılır? Onu beton yığınına dönüştürecek karar böyle kolayca nasıl alınır? Üstelik daha on yıl önce ‘yüzyılın depremi’ni yaşamış bir şehirde!

Tohum saçılamayacak, ekin biçilemeyecek artık oralara… Ama fiyakalı konutlar, alışveriş merkezleri bitecek o eşsiz, bitek topraklarda. Okul, hastane, üniversite de yapıp günah çıkartacaklar…

Otoyol bağlantıları hazır edilecek ve… belki de bir havaalanı gerekecek… Olsun, ovada yer çok, hepsine var yerimiz!

Ama bizler modernliği, çağdaşlığı düşüncede, bilimsel düşüncede arıyoruz.

Bir kez şansımızı denemek istiyoruz ve… gelin vazgeçin, diyoruz!

Bu bir öneri… Örnek olun, büyük bir zenginliğimizi kaybolmaktan kurtarmaya adayın burayı diyoruz. Tarımsal biyo-çeşitlilik için uygulama alanı olsun. Yerli tohum çeşitleri araştırılsın, yöreye özgü üretim biçimleri canlandırılsın. “Meyve Mirası” diye bir proje var. Muğla pilot bölge seçilmiş. Ekip çalışması yapılıyor. Çeşitlilik sadece genetik miras olarak değil, kültürel miras olarak da kaydedilsin diye uğraşıyorlar. Sadece Datça’da 50’den fazla badem çeşidi saptamışlar. İşte birkaçı: Çakalkuyusu, gülbekir, karıncalı, nakışlı, sivriburun… Şunlar da üzüm çeşitleri: Atsarısı, beylerce, danaboku, devegözü, eşekmemesi, helvacıkara, keçimemesi, patlak, sıksarı, siyahcumbur, tilkikuyruğu… Ne güzel… Halkın diliyle, emeğiyle, sevinciyle yaşamış, bundan sonra da yaşayacak bu çeşitlerimiz. Bunları dert eden insanlar kişiler, gruplar Türkiye’nin başka bölgelerinde de var. Adapazarı’nda kim bilir nasıl bir çeşitlilikle karşılaşılır diye düşünmeden edemiyoruz. Bunları meraklılarından öğrenip tohumla, aşıyla üreterek, çoğaltarak yeniden kültürümüze kazandırabiliriz.

Öneri bizden, destek bizden; “doğru” kararı vermek sizden…

25/08/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

“Bir Galatasaraylının Hatıraları”

“Bir Galatasaraylının Hatıraları” 1959 yılında basılmış. Galiba ilk ve son basım. Dili bize göre biraz eski kalmış. Oğlum Adapazarı’na geçen gelişlerinde, babaannesinin ciltlettirip sakladığı 50-60 senelik “Hayat” dergilerine bakıyordu. Kitap önce dergide yayımlanmış, dizi halinde. Anımsadı; dedemlerde bunun kitabı vardı dedi. Kendi gibi babası ve rahmetli dedesi de Mektebi Sultanili yani Galatasaraylıdır. Bulurum dedim ben de.

Kitabı görmüşlüğüm, sağından solundan karıştırmışlığım vardır; aklımdadır ama nedense sıra gelmez, okuyamam. Oğlum sorunca kıymete bindi. Buldum, göz önüne koydum. Elime alınca da bırakamadım.

Kitabın yazarı Suat Aray, Galatasaray’a ilkokul üçüncü sınıftan başlamış; 1912’de girmiş, 23’te mezun olmuş. Balkan Savaşı’ndan Cumhuriyete kadar… Düşünün, neler görmüş geçirmiş. Beyoğlu… Okulla ilgili hoş anılar; yatılılık gelenekleriyle örtüşen yaramazlıklar, muziplikler… Çanakkale Savaşı… İstanbul’un işgalinde Beyoğlu… Tümüyle Kurtuluş Savaşı dönemi ve yoksunluklar… Ve kurtuluş…

1915 yılının ders zili çalar. Hocalardan birçoğu askere gitmiş, yerlerine daha genç ya da daha yaşlı hocalar alınmıştır. Son sınıflardan ya da yeni mezunlardan çoğu Çanakkale’ye koşmuş, yine çoğu şehit olmuştur.

Savaş diğer alanlarda da kendini hissettirir, birçok maddede sıkıntı çekilmektedir. Şekerin okkası 3 kuruş iken 300 kuruşa çıkar. Gaz da çok pahalanır. Elektrik henüz yaygın değildir ve İstanbul’un büyük kısmında aydınlatma için gaz kullanılmaktadır.

Ekmek ve daha birçok madde vesikaya bağlanır.

“Simsiyah bir hamur parçası haline gelen ekmek, biraz sonra mısır karıştırılmak ve tavalarda pişirilmek suretiyle acaip, sert, hazmı güç bir halita (karışım) olarak halka dağıtılmaya başlandı. Biz de Galatasaray’da senelerce bu ekmeği yedik.”

Yine 1915’in bir sonbahar gecesi, sabaha karşı birdenbire uyandırılırlar ve eşyalarını toplayıp aşağıya inmeleri söylenir. Savaş dolayısıyla okul hastaneye dönüştürülmüş, yaralılar gelmeye başlamıştır. “Gülnihal” adlı hastane gemisi Çanakkale’den yaralı dolu olarak gelmiş, Kabataş’a yanaşmış; hastaneler yetmeyince yaralıları okul binalarına da yerleştirmek zorunda kalmışlardır. İki beygirin çektiği demir tekerlekli arabalar hiç durmadan yaralı taşır. Tekerleklerin okulun parke taşlı giriş yolunda çıkardığı düzenli sesler yıllar geçse de belleklerden çıkmaz. Elemle hatırlanır.

Okul müdürü Salih Arif Bey’in çabalarıyla okulun bir kısmında öğretimin devam etmesi kabul ettirilir. Ancak öğrenciler ilk gün evlerine gönderilirler. Bir süre sonra okul yarım gün ve yalnızca gündüzlü olmak üzere yeniden açılır. Ancak yemek çıkmaz. Sonra o da normale döner.

Yeniyetmeler hemşire mi görmüş daha önce! Hele pek güzel olan ikisi hepsinin ilgi odağı olur.

Bir gün, Atatürk’e de hocalık etmiş olan Farsça hocası Nuri Efendi, onları pencereden bu iki sarışın hemşireye bakarken yakalar ve:

– Suat Efendi oğlum, söyleyesin Ali Efendiye, kumrularla meşgul olmaya.

Baktıkları yönde sınıfların pencerelerine dadanmış kumru kuşları da vardır. Hoca kızmak yerine böyle hoş bir benzetmeyle uyarmıştır işte.

1918 yılı Ekim ayı… Kocaman bir İngiliz harp gemisi Karaköy’de Ziraat Bankası hizasında rıhtıma yanaşır ve toplarını şehre çevirir. Düşman İstanbul’a girer, binlerce asker daha ilk günde şehre yayılır.

Okul müdürü Salih Arif Bey bu sefer de düşman askerlerine kışla olmaktan kurtarır okulu. Bunu, Fransız Büyükelçiliğini ve Fransız İşgal Kuvvetlerini, okulun Fransız dilini ve kültürünü Türkiye’de öğretmek için kurulduğu, işgalin bunu kesintiye uğratacağı sözleriyle ikna ederek sağlar. Beyoğlu’nda her pencerede İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan bayrakları asılmışken Mektebi Sultaninin üzerinde Türk bayrağı dalgalanmaktadır.

İstanbul Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olarak ilk kez işgal edilmiştir. En çok hissedildiği yer de Beyoğlu’dur. Bu felaketi, İzmir’in ve sonra da Anadolu’nun işgali izler. Öğrenciler ülkede ne olup bittiğini öğrenme isteğiyle yanıp tutuşurlar. Okulda gazete okumak yasak olsa da gündüzlü öğrencilerin gizlice getirdikleri İstanbul gazetelerini okuyarak tüm gelişmeleri izlerler.

Bu gergin döneme ait çok ilginç bir bölüm geliyor sonra:

“Mütareke esnasında gayet garip hadiseler oluyordu.(…) Herkeste bir şüphe, tereddüt ve kararsızlık havası mevcuttu. Bir gün İstanbul’da gayet heyecanlı bir hadise oldu. İstanbul tarafından başlayan bir ‘Geliyor’ avazesi (bağırış çağırış) ile Beyazıt’tan, Çarşı içinden, Mahmutpaşa ve Babıâli’den halkın şuursuzca köprüye ve oradan da Beyoğlu’na doğru koştuğu, kaçtığı görüldü. Herkes, bu bir tek kelimenin verdiği esrarengiz bir korkuyla her şeyini, işçi işini, dükkâncı dükkânını, satıcılar tablalarını bırakarak kaçıyorlar, kaçıyorlardı. Bu heyecan saatlerce sürdü. Ve Boğaziçi’nde ve Şişli tepelerinde son buldu. Telaşın nereden başladığı, nasıl başladığı da anlaşılamadı. Türkler ‘geliyor’ diye, Rumlar ‘erhete’ diye kaçmışlardı.

Sonradan dolaşan rivayetlere göre ya Beyazıt Meydanında veya Çarşı içinde bir kavgada ‘polis veya jandarma geliyor’ manasına kavgacıların ‘geliyor’ diye kaçmaya başlamaları ile zaten hem can hem de mal bakımından korku ve kuşku içinde olan çarşı halkında panik çıkmış, bütün çarşı ve sırasıyla bütün İstanbul tarafı ‘geliyor’ diye kaçmaya başlamıştı. Türkler belki işgal kuvvetlerinden, Rumlar ve gayrimüslimler Türk ordusundan, hülasa herkes hayalinde kurduğu bir kuvvetten, bir yabancı veya düşmandan korkup kaçmıştı. (…) Bu durum halkın nasıl bir haleti ruhiye içinde bulunduğunu göstermesi bakımından cidden dikkate şayan idi.”

Bunları okuyunca hâlâ benzer tedirginlikler yaşıyor olmamıza esef ettim. Düşünce ayrılıklarından öyle bir yılgınlık gelmiş ki üzerimize… Yaşadığımız iletişim çağında aykırı sesleri çok daha fazla duyduğumuz için böyle oluyor herhalde. Altında eziliyoruz ya da birbirimize karşı bilenip duruyoruz.

18 Mart Çanakkale Zaferinin 95. yıldönümünde ülkeme barış, kardeşlik ve aydınlık bir gelecek diliyorum.

18/03/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

Akova Gözden Çıkarıldı mı?

Uçsuz bucaksız araziyi çevrilmiş görmek ve bir şey yapamamak ne acı…

“Adapazarı’nda da 357 bin metrekare alanlı dev bir arsa aldık. Buraya Adapazarı’nın en büyük konut projesini inşa edeceğiz. Deyim yerindeyse neredeyse bir şehir kuracağız.” Diyorlar…

Çok memnun, çok gururlular. Gittikleri yerlerin büyükşehir belediyelerinden rahatlıkla imar izni koparıyorlar; ne orman dinliyorlar ne ova… İstanbul’u bitirdiler, şimdi de Akova’ya el attılar. Bir zamanlar otomobil fabrikası kurarken de “bir çuval patates mi yoksa bir otomobil mi?” diyenlerin anlayışıyla…

Prof. Dr. İlyas Yılmazer*’in hayran olduğu şanlı ovamıza fiyakalı konutlar kuracaklar…

İlyas Yılmazer konuşmalarında hep Kobe depremi örneğini verir. Ona göre, Japonya’nın depremlerde kayıp vermemesine sebep binaların kayaya inşa edilmesidir. Bir tek Kobe istisnadır. Ovada kurulduğu için yıkmıştır deprem Kobe’yi.

Depremin ancak ovalarda yıktığı, kayada zarar vermediği bilgisini beyinlere nakşetmeye çalışır. İster ki halk bilgilensin, ulusal servetine sahip çıksın; usanmadan hakkını arasın.

Halkın, depremin yıkıcı etkisi karşısında korumasız bırakılmasına da; verimli tarım arazilerinin tarım dışı amaçlarda kullanılmasına da karşıdır.

Ovadan otoyol geçirilmesine karşıdır. Çünkü otoyol, yüzyıllardır akıllıca dağ eteklerine kurulmuş yerleşimi de ovaya çeker; yakınından geçtiği gölleri, barajlardaki suyu da zehirler. Ayrıca buralara sanayi tesisleri kurulmasını özendirir.

Yerkabuğunun çökmeler ve fışkırmalarla yer değiştirmesinin toprağı zenginleştirdiğini, verimini artırdığını; aslında buna sevinmemiz gerektiğini anlatır. Adapazarı ve Menderes ovalarını dünyada ilk sıraya koyan üzerinde yer aldıkları fay hattıdır, der. “Fabrikalar kıraç araziye, yerleşim alanları da ovanın dışına çekilebilir. Ancak, ulusal bir servet olan ve üstün kamu yararı özelliği taşıyan ovalar asla yaratılamaz (…). Bu durumda, bu eşsiz ovalara otoyol dolayısıyla sanayi ve yerleşim yerlerini sokmak doğaya ve bilime karşı gelmekten başka bir şey değildir.”

Adapazarı’nda depremden sonra Camili, Karaman, Korucuk gibi sağlam zeminli bölgelere yeni yerleşimler kuruldu. Buralarda pek çok konut henüz boş… Neden gözünüz hâlâ ovada?

Sakarya Ziraat Odası Başkanı, Yüksek Ziraat Mühendisi Hamdi Şenoğlu da bir söyleşide** bu konudaki görüşlerini şöyle dile getiriyor: “Toprağı verimli olan araziler üzerine sanayi tesisi kurmak gelişmek değildir, medeniyetsizliktir… Bundan sonra Adapazarı Ovası’nda sanayi tesisi kurma çabası içinde olanlar karşılarında Sakarya Ziraat Odası’nı bulacaklardır. Bunu söylerken yanlış anlaşılmasın, sanayiye karşı değilim. Ben sadece, sanayi kuruluşlarının tarım arazileri üzerine kurulmasına karşıyım. Sanayi tesisi kurulması için kıraç arazilerimiz de mevcut. Ama artık Sakarya’da tarımsal sanayinin gelişmesi lazım. Geçmiş yıllardaki politikacıların yaptığı yanlışları günümüz politikacıları yapmamalı. Tarım ile ilgili herhangi bir adım atacaklarında bizlere mutlaka danışılmalıdır. Yoksa Adapazarı Ovası’nın içler acısı durumu ortada.”

Şenoğlu, Akova’da 60 bin hektar civarında toprak imarlaşma uğruna kaybedilecek diyor ve şöyle sürdürüyor: “Sakarya, sanayinin gelişmesi yüzünden göç alan bir şehir konumunda. Nüfus her geçen gün hızla artıyor. Altyapı hazır olmadığı için de sıkıntılar yaşanıyor. Akova, son 10 yıldır imara açılmakta. Kaçak yapılaşmaya göz yumdular, şimdi legalleştirmeye çalışıyorlar. Kontrollü yapılaşmayı yetkililer bir türlü gerçekleştiremedi. Burada nasıl bir kavga var, anlamış değiliz. Tarımla ilgili çok büyük hovardalıklar yapılıyor. Sanırım, devlet burayı tarım açısından gözden çıkardı. Nüfusunun büyük bir kısmının tarımla uğraştığı Sakarya’nın gözden çıkarılmasının ne denli bir hata olduğunu bir kenara bırakalım, bu insanlar ne ile geçinecek?

O zaman toprak bitsin, keçi besleyip bununla geçinmeye çalışalım. İleride torunlarımız bizi iyi bir şekilde yâd etmeyecek.”

Deniz kıyıları, ormanlar, dağlar, yaylalar gibi insanı doğayla buluşturan, ona çeşitli nimetler sunan yerler bizim, hepimizin… On binlerce yılda, o da ancak en uygun koşullarda oluşan değerli tarım toprağı bizim, hepimizin!

Ama çoğumuz bunun farkında bile değiliz. Yalnız benim ve benim gibilerin olsun; başkaları gelmesin, kalabalık etmesin diyen bir milletiz biz. Doğal ve kültürel ortamın, paylaştıkça daha çok bizim olacağını; birbirimizden kıskandıkça da yozlaşıp bizden uzaklaşacağını kavrayamıyoruz.

Bu büyük ulusal serveti kamu yararı dışında kullandırmamak devletin yasalarla da belirlenmiş en kutsal görevi ve sorumluluğudur. Acı olansa ülkemizde devletin yağmayı desteklemesi… Vatandaşa rağmen, bir grup vatandaşı da kendine uydurup yönetmelik değişikliği gibi yollarla çıkardığı imar izinlerini yasalara uygunmuş gibi göstermesi…

11/03/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

* Prof. Yılmazer, Van YYÜ Müh. Mim. Fakültesi Uygulamalı Jeoloji Anabilim Dalı Başkanıdır.

** www.muratpalabiyik.blogcu.com /Söyleşi.