TAŞOCAĞI İSTEMİYORUZ KÖYÜMÜZE!

 

1

SAGÜSAD’ın (Sakarya Güzel Sanatlar Derneği) bu ayki gezisi Geyve’nin Akıncı Köyü’ne. Bir sorunu var köyün: Taşocağı.

Biri durdurulmuş, ama pusuda. İkinci de sırada. Aşağıda, çalışır durumda olan eski ocağa şimdilik bir şey demiyorlar.

Kamuran Tan ve eşi Ayşe Tan’la önceden sözleştiğimiz yolağzında buluşuyoruz. Onu da minibüsümüze davet ediyoruz. Amacımız, epey yukarıdaki Akıncı Köyü’ne kadar yol boyunca kendisinden bilgi almak.

Yanımız yöremiz orman. Bir aya kalmaz, ağaçlar yapraklanır, görünmez olur yer. Sarıçiçekler serpilmiş şimdilik görüntüye. İşte bahar!

Ta uzakta, eski köy evlerinden küçük kümeler. Havada “sevinç” var…

Kamuran Tan, polis emeklisi… Özel güvenlik görevlisi yetiştiriyor şimdi. Eğitmen. Konuşmasından da belli…

— “Bizim çizdiğimiz yol haritasındaki hedefimiz, bu güzelliklerin tarihi miras kimliğine bürünmesiydi. Umuyoruz ki sizlerin de desteğiyle başaracağız.

Şuralara yüzlerce, hatta binlerce söğüt, kavak, çınar ağacı diktik, imece usulüyle. Ne yazık ki durduramadık. Heyelan hâlâ devam ediyor.”

Kamuran Bey, 2002 yılından beri bu köydeymiş. Aslında Akyazılı. Emekli olunca buraya yerleşmiş.

— “Buranın coğrafyası, gerçekten dünya harikası… Endemik bitki çeşitliliği bakımından çok zengin bir bölge. Yaşanacak yer burası. Heyelanlara rağmen, aşağıdaki taşocağının faal olmasına rağmen… Taşocağına izin verilirse başka bir tehlike daha bekliyor bizleri… Şu gördüğünüz temel, bir tavukhane temeli. Burada 99 depreminden önce haziran ayında bir sel oluyor. Bölge çok kuvvetli yağmurlar alan bir bölge. Buradaki binayı sel alıyor, D–125 karayoluna sürüklüyor, yol saatlerce trafiğe kapalı kalıyor. Kısa süre de olsa Sakarya Nehri’ni tersine akıtıyor. Bu olay resmi kayıtlarda var. Yani buradaki ağaçlarla oynanırsa sadece heyelan değil, sel tehlikesi de artacak.

Köyümüz 7 mahalle. Bütün mahallelerde eski yapıları görmek mümkün.

15

13

Okulumuz yok. Taşımalı eğitime tabiyiz. Çocuklarımızı Alifuatpaşa’ya gönderiyoruz.”

İlerde solda bir çeşme var orada duracağız.

Bayağı eski bir evin önündeyiz.

— “Buralarda 24 saat insan yaşadığını biz anlatamıyoruz. Lütfen siz anlatın.” diyor Kamuran Bey.

Çok dostça, çok renkli bir karşılama… Üç kuşak bir arada. Fotoğraf çekmemizi bekliyorlar.  Köyleri taşocağına kurban edilmesin istiyorlar. Bilinçliler. Epey konuşmuş anlaşılan, Kamuran Tan.

Çekiyoruz biz de. Ana kucağında bebekleri, çocukları, bastonlu dedeyi, pencereden bakan nineyi…

3

4

Maksudiye’de organik tarım yapan arkadaşımız Berin Ertürk, yolun alt yanındaki tuğla evi çok beğeniyor. Biz küçükleri çekerken o da anneleriyle muhabbette:

— “Çok eski bu ev herhalde. Ah, ben de böyle tuğla bulsam da ev yaptırsam! Eski tuğla bunlar. Şimdikiler gibi içi boş değil. Rutubet yapmaz. Kolay ısıtırsın…”

— “Depremden de korkmuyoruz biz bu evlerde. Buraları ev doluydu, depremde hepsi yıkıldı. Bunlara bir şey olmadı.”

— “Gürül gürül sular akıyor, ne güzel!” diyorum.

— “Bunlar kar suyu” diyor. “Bir ay sonra hiç göremezsin.”

Kuş cıvıltıları, çocuk sesleri… Miniminiler evin önüne dizilip bize poz veriyorlar. “Niye geldiniz siz?” deyiveriyor biri, sıkkın. Demin kıkırdayıp duruyordun ya, yumurcak!

2

Kamuran Bey, bize köyün en eski ikinci evinin içini gösterecek. “Çok enteresan özellikleri var, göreceksiniz bakınca” diyor. Merak ediyoruz. Keşke galoş alsaydık yanımıza, diyoruz. Zor geliyor nedense, botların bağlarını çözmek. Bir merdivenden inip geniş bir odaya giriyoruz. İçerisi loş. Küçük pencereden vuran ışık, sedire oturmuş teyzenin yüzünün bir yanını aydınlatıyor… Elini çenesine dayamış da dışarıyı seyrediyormuş… Düşüncelere dalmışmış.  Bir de şuradaki sedire otursa… Oturuyor, neyse. Arkasındaki duvarda bir tüfek asılı… Bir de duvar halısı. Güzel kareler, güzel… Bakır ibrik, kuzine…

Adını soruyorum teyzenin. Diyor ki “Hanife”… “Hanife Tavşan!”. Gülüşüyoruz.

— “Yine gelin! Haydi, güle güle…”

Şenol Ertürk bize rehberlik yapıyor. Yürüyoruz, o arabayla takipte. Yokuş yukarı yorulanı taşıyor. İki hafta önce Sagüsad’a gelmişlerdi Kamuran Bey’le birlikte. Tanışmıştık.

Arıcılık da yapılıyor köyde. Yapılmaz mı böyle yerde?

— “Fazla yaklaşmayın, arılar sokabilir. Arılar kızgın!”

‘Galip Abi’yle tanıştırmak istiyor bizi Şenol. ‘Masumiyetin simgesi’ imiş. Evinin önünde duruyoruz. Eski evlerden değil. Üç kardeşlermiş. Ablanın gözleri çok güzelmiş, ‘boncuk gibi’. O da gelip merdivene oturuyor. “Hadi çekin bakalım” der gibi.

7

Şimdi ‘kilise’ kalıntısını görmeye gidiyoruz, ama uzaktan. Yanına gitmek saatler sürermiş.  Öyleyse uzaktan ne görüp de çekeceğiz, pek seçilmiyor.

Tarihi eser, anıt ağaç, su kaynakları… Akıncı Köyü Şelaleleri ve Vadilerinin Yaşatılması ve Korunması Derneği Başkanı Kamuran Tan, ne varsa hepsini mahkemenin önüne koymak istiyor. “İşte bunlardan dolayı taşocağı ruhsatı verilemez buraya” diyebilmek için.

10

8

 

Bir yerde duruyoruz. “Bu mahallenin tamamı, heyelan nedeniyle Alifuatpaşa’ya yerleştirildi.” diyor. Sonradan okudum. ‘Sakarya İli ÇED Raporu’nda da var. İlgili bölümde diyor ki:

“Geyve İlçesine bağlı Akıncılar Köyü’nde 1971 yılında meydana gelen heyelan neticesinde köy, Alifuatpaşa İlçesinin hudutları içerisinde bulunan Akbaba mevkiine taşınmış ve 11 konut yapılarak hak sahiplerine verilmiştir.” (Kimi yerde ‘Akıncılar’ diye geçiyor köyün adı, ama doğrusu Akıncı imiş.)

Vadiye doğru yürüyüşe geçmeden önce yemek molası veriyoruz. Bulunduğumuz düzlükten vadiyi ve taşocağı ruhsatı verilen tepeyi görüyoruz. Düşünüyorum; “kaç tane Geyve var Allah aşkına, deli mi bunlar?”

11

17

16

Bizim için ne çok hazırlık yapmış, köyün güzel insanları. Ihlamurlar, çaylar kaynıyor kuzinenin üstünde. Uzun bir masa hazırlanıp üzerine dizilmiş yiyecekler iştah açıcı. Dolmalar, börekler, gözlemeler, tatlılar… Bizim getirdiklerimizi de katıyoruz. Bu şölende her şey var; en çok da tatlı dil, güleryüz…

Rehberlerimiz Fatih ve Sultan Mehmet Tan kardeşler… Burası olağanüstü bir yürüyüş parkuru: Bir yanı hemen hemen uçurum olan dar patikalar, dik tırmanışlar… Şelaleleri yakından fotoğraflamak isteyenlere dere kıyılarında küçük sürprizler var: Kaygan taşlar, kayalar… Şelalenin yanıbaşında ihtiyar çınar… Ormanda, göz alabildiğine kızılcık, ıhlamur, döngel…

14

Patika boyunca su boruları izliyor bizi. Tavuk çiftliklerine giden borular. Kaynaktan alıyorlar suyu. Köyün suyuna ortak yani.

Çamurlara yuvarlanmışız, ellerimize dikenler batmış, dereden geçerken düşmüş, ıslanmışız bir güzel. Tamam, artık geldik, derken… bir tırmanış daha!

Ve sonunda gelip kır çiçekleriyle bezenmiş çimenlere seriliyoruz, taşocağına çevirecekleri tepenin tam karşısına!

Gel gör, bak şu büyülü manzaraya… nerelere kayboldun ey Devlet Baba!

Prof. Dr. Ahmet İnam diyor ki; “Çevre hareketinin dayandığı düşünce temeli yeterince işlenmemiştir, eksik ve özürlüdür. Neden mi? Çok basit. Çevre sorunları yalnızca mühendisliğin, teknolojinin ve bazı bilim dallarının çabalarıyla çözümlenecek sorunlar değildir. (…) Yaşayan insanlar salt ‘doğadan’ ibaret değildir ki… İnsan kültür yaratan bir varlıktır. Toplumu, sanatı, inançları, tarihi, duyguları… olan bir canlıdır. (…) Bu sorunlar yalnızca mühendis ve bilim adamlarının çözüm önerileriyle ortadan kaldırılamaz. Çevreyi oluşturan çok yönlü ilişkiler ağını kavrayabilecek kültür adamlarına, çevre düşünürlerine gereksinimimiz vardır. Çevre felsefesine zorunluyuz.”

Evet, ÇEVRE FELSEFESİNE ZORUNLUYUZ!

İşte Kamuran Tan, bu gerçeği çok iyi kavramış ve çevresindekileri de buna inandırmış bir insan… Bir kayayı bile gözden çıkarmaya dayanamıyor. Durmadan anlatıyor:

— “Ruhsat verilen her iki girişimcinin arama sahası yaklaşık 2 bin dönüm. Her türlü hukuki izinler alınmış. Aslında burası Akıncı Köyü’nün tapulu yeridir. Girişimci diyor ki, ‘benim iznim tamam, beni engelliyorsunuz.’ Sayın valimiz, partilerin de araya girmesiyle mahkeme bitene kadar bu girişimi durdurdu. 1. İdare Mahkemesinde davalarımız devam ediyordu, geçen cuma, karar yüzde yüz köyümüz lehine sonuçlandı. Mutluyuz. Ancak, ikinci girişimciyle ilgili 2. İdare Mahkemesi tarafından tespit edilen bilirkişi heyeti öyle bir rapor hazırladı ki… Heyettekiler ne yazık ki suyun daha kaynağında kirleneceğini, hem de isale hatlarının tamamen ocak faaliyet alanının içerisinden geçtiğini göremediler. Göremedikleri sadece onlar değil; ‘beni derhal koruma altına alın’ diyen ulu ağaçlarımız var. Özel çınarlarımız… Biz köy olarak bir ağacımıza şu ismi verdik: ‘Kuzey Yıldızı Ulu Çınarı’ dedik. Sarp deresine yakın bir çınarımız daha var, onun da bu çınarın kardeşi olduğunu söylüyoruz. Bu kardeş çınarın da özelliği, köklerinin yarısının dışarıda olması…

Sonra bu vadilerde akan dereler… Sarp Deresi ve Beşiktaş Deresi üzerinde iki tane şelale var. Marmara’nın en güzel, en görkemli en yüksek şelaleleri… Köy olarak bizim iddiamız bu! Ya dere yataklarındaki tabii kayalar! Binlerce yılda suyun gücüyle oluşmuş bu kayalar, ‘gelin beni tescilleyin!’ diye yalvarıyorlar adeta.”

Arkadaşımız Yavuz Yaman soruyor:

— “Mesela Bursa’da dört yüzden fazla çınar var, belgeli. Yanından araba bile geçirtmiyorlar. Tarihi anıt kapsamında. Kesmek biçmek yasak… Siz ne yapıyorsunuz bunları koruma altına almak için?”

— “Biz ne yapıyoruz? Yapmadığımız şey kalmadı! Kadınlarımız başındaki yemenisini çıkardı, kesilecek ağaçlara bağladı. Böyle bir eylem ilk kez yapıldı Türkiye’de.

Ben bizzat Kocaeli’deki Anıtlar Kurulu’na yazı yazdım. Kilisenin fotoğraflarını çektim. Hazinecilerin verdikleri hasarın fotoğraflarını çektim. 367 imzayla gittim. Müdürle görüştüm. Durumumuzu anlattım. Uzun açıklamalardan sonra müdürü ikna ettim. Ekip göndereceğini söyledi. Sekiz ay sonra ekip geldi. Şöyle bir kuşbakışı baktılar, gittiler.

— “Nereye lazım, ne için kullanılacak buradan çıkacak taş?”

— “İkinci grup maden diye geçiyor. Buradaki taşın sert taş olduğu söyleniyor. Ayrıca, %30 çimento varmış bunda. Demiryollarının balansında, yol yapımında kullanılıyor. Özellikle bizim Geyve Boğazı’nda, Sakarya Nehri’ne paralel duble yol yapılıyor ya, her perde betonun önüne, perde beton yüksekliğinde 4.5 -5 m. eninde güvenlik duvarı yapılacak. Bunda da sert kaya, bütün kaya kullanılacakmış. Müteahhidi buraya getiren de buranın o ranta yakın olması… Bunlar bizi maalesef, köy olarak çok yıprattı.”

Kamuran Tan dertli, köylü dertli… Mahmure Hanım diyor ki;

— “Bizim cesedimizi bu dereye gömer, öyle yaparlar taşocağını.”

12

Anayasamız ormanların başka amaçlarla kullanılmasını çok sınırlı birkaç hal dışında yasaklıyor. Yine anayasanın 63. maddesinde, “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar ve bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır.” deniyor. Peki ya uygulama?

Araştırdım. Önceden taşocaklarına ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği’ne göre izin veriliyormuş. Sonrası kötü! Bu izinler, 5 Haziran 2004 günü yürürlüğe giren 5177 Sayılı ‘Maden Yasası’ kapsamına alınıyor. Taşocağı sahipleri lehine yapılan bu değişiklikle yurdun dört bir yanında, 5 bin taşocağı ruhsatı veriliyor. Ondan sonra da pıtrak gibi çoğalıyor.

Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin yaptığı açıklamada, herhangi bir taşocağından taş çıkarmak için patlatılan dinamitin, yakın çevreye 3,6 şiddetinde deprem etkisi yaptığı, ayrıca her bir taşocağının bir su kaynağını kuruttuğu belirtiliyor. Taşocakları yüzünden ormanlık alanlar da büyük zarar görüyor. Turizm alanları, tarım alanlarıyla yerleşim alanlarındaki konutlar, okullar, sağlık tesisleri de olumsuz etkileniyor.

“Bu kanunla Türkiye’de doğayı korumak mümkün değil. Anasına kızan evden çıkıp taşocağı ruhsatı alıp şehrin, ormanın en güzel yerinde arama yapıyor.”

Bunu diyen, dönemin Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe! Düşünsenize, isyan etmiş artık, o bile.

Tamay Açıkel

 

Bizim Sakarya Gazetesi

16/04/2009

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.