Ayarı Bozuk Çayevi

IMG_3324.1

 

SÖYLEŞİ: Tamay Açıkel

 

“Köyler sessizdir. Ekilmiş, sürülmüş, düzeltilmiş, tepelerde son bulan tarlalara bakınca. Bir iki sürüngen geçer çalıların arasından, çıtır çıtır… Biraz daha gayret edebilseniz patatesin, pancarın, buğdayın toprağı delip çıkarken yarattıkları gürültüyü duyar, toprağın sesini dinleyebilirsiniz orada.” (Ayarı Bozuk Çayevi/ Cumhuriyet Kitapları)

Dedesi Adapazarı’nın ilk on – on beş tüccarından ve çiftlik sahiplerinden biri, İsa Figen Feyzioğlu. Çok büyük toprak sahibi, Çaltıcak köyünde. Ellili yıllar… Babası Fikri Figen ortaokulda; çok parlak bir öğrenci. Doktor olmak istiyor. O sırada bir toprak reformu söylentisi çıkıyor; işlemeyenin elinden toprakları alınacak deniyor. Tek oğul olarak Fikri Figen toprakların başına geçmek zorunda kalıyor ve doktorluk hayaline veda ediyor; ama bilimsel tarım yapıyor, çok da başarılı oluyor, ödüller alıyor. 1949’da Marshall Kanunu’yla bizim gibi yeni kalkınmakta olan ülkelere yardımlar yapılırken makineli tarım başlıyor. Biçerdöverler, harman makineleri alınıyor. Çok renkli bir çiftlik yaşamı oluyor ailenin o yıllarda. Anne şehirde yetişmiş bir kız; modern, tam cumhuriyetin yeni ruhuna uygun bir kadın modeli. Evde çocuklarıyla kitaplardan, felsefeden, sanattan konuşan, tartışan bir kadın… Köy çocuklarıyla da ilgileniyor; okutuyor, meslek sahibi yapıyor onları. İsa Ağa’nın züppe gelini diyorlar ilk zamanlar ona. Kız çocuğu okuyor da ne oluyor deniyor. Fakat sonra köyde herkes çok sevip sayıyor onu… Ailesi Gürcistan’dan gelmiş. Anaerkil bir aile yapısı var; kadınları çok güçlü, yalnızlıktan korkmuyorlar. ‘Babamla farkındaolmadan buluşmuşlar, birbirlerine âşık olup evlenmişler. Annem on altı yaşında, babam yirmi…’ diye anlatıyor Asuman Tümer. ‘Biz bu farklı kültürden, farklı deneyimlere sahip iki insanın arasında, hiç de dengesizliğe düşmeden garip bir denge içinde büyüdük. Yani Montaigne’in dediği gibi, zerzevatçı kültürüyle saray seremonileri arasında çok rahat gidip geldik. Ne saray irkiltir beni ne de çok alt düzeyde bir yaşamın içinde kendimi yabancı hissederim’  diyor.

AsumanTumer

Asuman Tümer

 

Ortaöğrenimini Adapazarı’nda tamamladıktan sonra İstanbul’da oturmaya başlıyorlar. İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ni bitiriyor ve sonra hostes olarak THY’na giriyor. 11 yıl sürüyor. 1982’de Yalçın Tümer’le evleniyor, 1987’de hostesliği bırakıyor. 1990’da özel bir havayolu şirketine giriyor, yönetici ve eğitimci olarak çalışmaya başlıyor. 1996 yılında yayın hayatına başlayan Best Dergisi’nde sanat, felsefe yazıları; öyküleri, şiirleri ve röportajları yayımlanıyor.

Asuman Tümer’in içinde yazma isteğini yeşerten, ‘Yazmak yaşamdan geriye kalan en içtenlikli şeydir.’ diyen annesi olmuş.

1999 yılında ‘Oktay Akbal Öykü Yarışması’nda birinciliği kazanıyor. ‘Ayarı Bozuk Çayevi’adlı, hep Adapazarı’nı anlattığı öykü kitabı, 2000 yılında Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkıyor.

Söyleşi için gittiğim, Sapanca’nın Mahmudiye Köyü’nde Annem Konağı’nı arıyorum. Nerede diye bakınırken birden çıkıveriyor karşıma! Hem çok oraya ait görünüyor hem de gerçeküstü bir havası var. Bu nasıl oluyor bilmiyorum, ama ilk izlenimim bu…

Asuman Tümer ve ablası Birgül Hanım karşılıyorlar beni. Tanışıyoruz, sonra salona alıyorlar. Salon bahçeyle bütünleştirilmiş… Zevkle döşenmiş ve huzur dolu…

Onları çok önceden beri tanıyormuşum gibi hissediyorum; sohbete geçiş rahat oluyor…

— Annem Konağı!.. İçinde yaşayanların vefa duygularını dışarı yansıtan bir ad vermişsiniz evinize… IMG_3327.1

— Anneannem 27 yaşında ölmüş, üzerinde bulunduğumuz bu arsa ona annesinden kalmış. Annem beş yaşındaymış. Annemden de bize geçti. Onun için burası ‘Annem Konağı’. Hep annelerden geldiği için onlara ithaf ettik. Eski bir değirmen varmış burada. Şuradaki evler de bizimdi, biz sattık onları okula kadar. Okulu da köye bağışlamışlar.

— THY’da 11 yıl hostes olarak çalıştınız. Nasıl bir yaşam biçimiydi bu?

— Evet, çok hızlı bir hayatım vardı. İktisadi Ticari İlimler Akademisi mezunuyum. O yıl hostes oldum; 12 bin saat 13 bin saat uçtum. 8 bin saati gece… Öyle oluyordum ki Hindistan’a gidiyorum, Tokyo’ya gidiyorum; ama otele giderken yollara bakmıyorum… Ezberlemişim… Yatıyorum kitap okuyorum, bazen örgü örüyorum… O muazzam güruhun, fırtınanın içinde, nerede olduğunuzu bile unutuyorsunuz. Adapazarı var mı, köy var mı, Ayarı Bozuk Çayevi var mı, hepsini unuttum! Garip bir şeyin içinde gidiyordum ve çok güzeldi o da…

— Hosteslikte geçen süreyi iyi değerlendirdiniz mi?

— O ara hep biriktirdim, devamlı yazdım; notlar, notlar, notlar… Gökyüzünden aşağı bakarken, garip, ilginç çözümlemeler yapıyorsunuz. Bir sürü insanla birçok şeyi paylaşırken ben hep, varoluşu araştırdım. Felsefi mistik şeyler okumaya başladım. Sonra Mistisizmin çok tehlikeli olduğunu anladım. Gerçeklerden uzaklaşmaya başlıyorsunuz, garip bir uyuşukluk geliyor üzerinize… Ama o da güzel bir şeydi… Sonra İslamiyet’in ne kadar güzel olduğunu anladım gezerken, bunları hep harmanlaya harmanlaya…

IMG_3311.1

— Lüks oteller, güzel yemekler; gençlik, güzellik… Sahip olduklarınız gözlerinizi kamaştırmadı mı hiç?

— Hayır, hiç öyle bir şey yok! Sanki bir laboratuar gibi hayatı gözlemledim ve yazdım. Ama ben bunları yazarken yazar olayım da demedim, yazmak istedim sadece… Sonunda dedim ki gerçek hazine benim ülkem; müthiş güzel bir coğrafya, müthiş güzel bir dil! Yıllarca İngilizce için uğraştık durduk, küçücük yaşımızda. Konuştuk da ne oldu? Oktay Sinanoğlu’yla kafamın çok uyuştuğunu anladım. İnsanın kendi dilinde sevdiğini söylemesi bile başka.

İşte böyle bir öze dönüş hikâyesi! Bence bunu herkesin hayatında bir kere yapması lazım. Ben şimdi 51 yaşındayım; benim etrafımdaki arkadaşlarım, daha iyi şartlarda dünyayı deneyimledikleri halde, onların benim gibi düşünmediklerini görüyorum. Çok üzülüyorum. 50’lerdeki, 60’lardaki o Batı hayranlığının devam ettiğini, Türklükten, Türk olmanın verdiği güzelliklerden, özünden hala keyif alamayıp başkası olma derdinde oluşlarını izliyorum ve şaşırıp kalıyorum. Bu yolculuğu hiç yapamamış insanlar var; bazısı da yaptığını söylüyor, ama uygulaması sıfır!

1996 yılında, Best Dergisi’nin Amerika muhabiri olarak çalışmaya başlamış. Çeşitli sanat ve felsefe yazılarının yanısıra; birçok röportajı yayımlanmış: 100’den fazladır, diyor.

— Amerika’da Miami Üniversitesi’nde Dünya Temiz Enerji Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Profesör Nejat Veziroğlu’yla röportaj yaptım, mesela… Michael Caine’le bile yaptım… Röportaj yapmadığım insan kalmadı; işadamı, sanayici, düşünür… En son Nejat Uygur’la yaptım.

— Amerika’da ne kadar yaşadınız?

On yıla yakın ABD’de, Miami’de yaşadım. Ablam, onun kızı, hepimiz bir baktık, kendimizi okyanusun kıyısında bulduk!Annem de bizimle beraber 8–9 sene kaldı; kış mevsimi gelip dört beş ay kalıyordu. Şunu gördü: Evet, düşlerimizdeki masal dünyasını yaratmışlar, insanın yarattığı bir cenneti kurmuşlar, ama Amerikalıların yalnızlıklarını gördü, paranoyalarını gördü, korkularını gördü ve bizim hayatımızdaki sıcacık ilişkileri düşündü… Evet, biz orada çok iyi şartlarda yaşadık… En iyi durumda olanların oturduğu evlerde oturduk, güzel arabalara bindik, ama hayat o değil! Biz bunları ayırdedebilen bir aileyiz. Annem Mevlana’yı, Yunus Emre’yi okurdu, severdi. Geri kalışımıza rağmen ne kadar köklü bir toplumuz; dünyanın en büyük kültürlerine sahibiz bu topraklarda. Evet, hazinenin üstünde oturuyoruz… Yani Amerika’ ya gitmek, orada yaşamak gerçek hazinenin burada olduğunu bize çok iyi anlattı. Ama vatansever olmayı gidip Amerika’da öğrenmiş değilim ben… hep… hep Atatürkçüyüm. Her şeyimiz Atatürk, kanımız iliğimiz, onun ilkeleri.

— İlk şiir kitabınız ‘Asuman’, siz oradayken mi çıktı?

— Evet. ‘Bir Sabah Kokusu’ adlı şiirimde Adapazarı’ndayım; beyaz yakam, elimde çantam, o altmışlı yıların garip kokusu… Esnaf kepenkleri açar… Ayak sesleri duyulur, ama hep belli insanlar… Oradan Mehmet Efendi çıkar, buradan Fatmanım’ın kızı çıkar Ayşanım’ın kızı çıkar, buluşur okula gideriz.

—Ayarı Bozuk Çayevi’ni 98’de kaybettiğiniz annenize armağan ediyorsunuz. Size yazmayı sevdirerek bambaşka bir dünyanın kapılarını açan annenize…

— Annemin hayatta en çok istediği şey neydi, biliyor musunuz? Adapazarı’nda, bu güzel şehirde yaşananlar kayboluyordu ya, bu kayboluş onu o kadar üzüyordu ki… Ve bunları dile getirmemi çok istiyordu. ‘İnsanlara anlatsak; bir gün gelecek inanmayacaklar’ diyordu.

Atatürk Parkı’nın eski günlerini anlatıyorlar heyecanla: ‘O park, o insanlar, o şıklık nereye gitti? Klasik müzik dinlerdik orada’ diyor, Asuman Tümer.

Ablası ise; ‘Orada harika bir havuz vardı. Pembe, mavi, sarı ışık verilir, fıskiyeler inip çıkar ve müzik olurdu akşamüzerleri…’ diyerek o günlere özlemini dile getiriyor.

“… Oysa değişmiştir zaman/ Değişmiştir her şey, benim gibi her an…

(Asuman- Şiirler- Cem Ofset)

— Bir de şimdi Adapazarı’nda eski Adapazarlılar kalmadı. Beni tanıyan 15–20 aile var. Adapazarı’nı başka birileri gelmiş istila etmiş. Esnaf değişmiş… Ben o esnafı anlatırken hiç abartmıyorum, bu Adapazarlı ne yapıyor demesinler diye tevazula anlatıyorum.

“…Bıraktıklarımızdan/ Kalmamış bir iz/ Biz… Nerelerdeyiz?

Özlüyorum seni küçük fırınım/ Özlüyorum seni Ali Bakkal’ım…”

(Asuman- Şiirler)

IMG_3325.1

 

— Şunu da söyleyeyim… Ben THY’na 1976 senesinde girdiğimde bütün Türkiye’de 160 hostestik biz ve  % 50’miz üniversite mezunuydu. Çok iyi ailelerin kızlarıydı, çok hoş bir gruptu. Aynen eski terbiyeler devam ederdi; büyük biri gelince ayağa kalkılırdı, ayak ayaküstüne atan indirirdi… Böyle güzel bir ortamda çalıştım. Bakın THY’na VIP (çok önemli kişiler) servisini ben öğrettim, çünkü ben Adapazarı’nda yetiştim. Bizim Adapazarlıların öyle bir terbiyesi vardır ki sofra kurmasını bilirler, bıçağı nereye, çatalı nereye koyacağını, gariptir, ama bu küçük şehrin insanları bilirler… Nasıl bilirler, orasını bilmiyorum. Masa örtüsü koymayı bilirler. Ben 11–12 yaşındaydım, annem sabah koyduğu örtüyü, hiç kirlenmemiş bile olsa, değiştirirdi.

Adapazarı’nın çok renkli bir sosyal hayatı vardı o zamanlar. Partiler verilirdi… Mesela Batı Yakasının Hikâyesi meşhur olmuştu; aynı oradaki gibi danslar yapılırdı… Kıyafet baloları bile yapardık. Ben konser verirdim.

Birgül Hanım:

— Asuman’ın orkestrası vardı.

— Müzikle de aranız iyi demek!

— Benim bir de plağım var. Bana özel besteler filan yaptılar. Şan dersleri aldım. Batı müziği şarkıcısı değilim, onları da söylerim, ama esas, klasik sopranoyum bütün İtalyan aryalarını bilirim.

Bir de sanat galerisi varmış Asuman Hanım’ın, İstanbul’da.

— Ne kadar çeşitli ilgi alanlarınız! Can sıkıntısına yer var mı hayatınızda?

— Benim hiç canım sıkılmaz; annemin verdiği eğitimden ya da genetik… Çünkü yapacak işim vardır. Hep okumak, hep yazmak, hep nakış işlemek değil; hayatın her şeyinden anlam çıkarırım, mesela buradaysam gider bahçeyle uğraşırım, ister yazı yazar, ister otururum. Biriyle konuşurum, evime birini davet ederim… Bir de insan severim. Canım sıkılmaz benim, canım sıkılmadan da gidiyorum bu dünyadan…

— Toplumumuzda can sıkıntısı, bunalımlar neden böyle yaygınlaşıyor, sizce?

Erol Büyükburç çok güzel ifade etti, bir keresinde. ‘Bizim kuşağımızda düş kurucular vardı’ dedi. Geleceğe dair umut yok şimdi gençlerde. Bunun için intiharlar uyuşturucu kullanımı var, yalnızlıktan kaynaklanan… Aileler parçalanıyor. Bizde, en uzaktaki akrabamızla bile bir arada olma duygusu vardır.

“… Bizler yalnızlıkla hiç tanışmadık o şehirde yaşarken. Herkesin kızı ve oğlu gibiydik. Annemiz evde yoksa Şaziye Teyze vardı, yandaki evde oturan. O da yoksa Adalet Hanım. O da yoksa sonsuza kadar gidebilirdi sanki isimler.”(Bir Şehrin Hikâyesi/ Best Dergisi)

 

— Yaşamöykünüze bakınca görülüyor ki hep değişik bir şeyler yapma arayışı içinde olmuşsunuz ve aileniz de bunu desteklemiş.

— İnsanın kendince bir tarzı olmalı. Herkesin birbirine benzemesinden hiç hoşlanmıyorum. Bir anda hayatımda köklü değişiklikler yapabiliyorum, mesela… Evet, farklı bir şeyler yaratmak istiyorum, ama aidiyet duygusunu yitirmeden… Bir kökten geldiğimi biliyorum; o köke saygım çok, bununla beraber, toplumun ya da başka güçlerin yarattığı modele uymayı reddediyorum…

 

— ‘Oktay Akbal Öykü Ödülü’nü aldığınız ‘Ayarı Bozuk Çayevi’ adlı öykü kitabınızda da hep Adapazarı’nı anlatıyorsunuz zaten.

İnsanlara garip gelebilir, ama bu benim yapım; böyle geldim, böyle gidiyorum. Bana ‘duygusaldiyebilirler, ‘hep de köyünü yazıyor’ diyebilirler… Ne derlerse desinler! Evet, hep onu yazıyorum, çünkü beni ben yapan, bu şehir!..

— “… Her sabah selamlaştığım bir eski kapı, bir balkon demiri, bir merdiven, birkaç sardunya vardı hafif başı eğik. O evler ruhları olan, tarihi anlatan dilsizlerdi.” diyorsunuz ‘Bir Şehrin Hikâyesi’ adlı o sıcacık yazınızda.Depremden üç yıl sonra başlayan imar çalışmaları Adapazarı’nın çehresini epeyce değiştirdi, ama çocukluğunuzdaki Adapazarı’na özleminiz sanki daha da artmış.

— Şimdi bütün büyük şehirlerde gördüğüm, korkunç bir talan! Her yerde bu talan: İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Adapazarı… Güya bir şey yapmaya çalışılıyor. Hayır, yapamıyorlar! Adapazarı’na depremden sonra caddeler açmışlar, çiçekler koymuşlar, süslemişler, ışıklar yanıyor; ama bir şehre ruh veren şey caddeler açmak değil, kaybolan ruhunu yeniden ortaya çıkarabilmektir. II. Dünya Savaşında yıkılmış olan Avrupa’yı adamlar yeniden, aynı ruhla inşa ettiler; sokak lambası, çeşmesi aynı yerde duruyor…

Akıl fikir sahibi bir sanat tarihçisi, eski bir mimar, eski bir şehir bilimcisi gelip de neden bu şehirlerin ruhunu yapmıyor? Bunlara ben çok üzülüyorum.

“… Parke taşlı sokaklar, Rum ve Ermeni mimarisi ile yapılmış dantelaları andıran pencereleriyle ahşap evler, köşebaşındaki fırınlar, kapı önü sohbetleri, ovayı dolduran nemli sabah kokuları, artık yalnızca burada bir zamanlar yaşayanların ortak belleğinde var olmayı sürdürüyorlar.” (Bir Şehrin Hikâyesi)

Mesela, Uzunçarşı katledilmiş durumda: Bir naylon sokak! O sokak açıktı, hava alırdı… O dükkânlar, pırıl pırıldı. O tertemiz sokaktan geçmek ne güzeldi…

Birgül Hanım ise İspanya’da, Toledo’da gördükleri bir çarşıyı anımsıyor. Uzunçarşı’nın aynısıydı, diyor. İçi özlemle dolmuş… Güneş tepede, hava çok sıcakmış, ama çarşının üstü bembeyaz tentelerle örtülü olduğundan, havadarmış. Rüzgâr esip tenteler dalgalandıkça çok hoş, ferah bir görüntü veriyormuş.

— Adapazarı’nda hiç öyle katlı bina yoktu; bahçe içinde evler vardı… Ermenilerden kalan, köşk gibi harika evler vardı…

– Teşekkürler…

ayari-bozuk-cayevi20140118115113

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.