Gerçek Zenginlik: “İşini Sevmek!”

 

 

Burası, Uzunçarşı’da küçücük bir saatçi dükkânı. Abdurrahim Bey’in oğlu Zeki Bey beni tek kişilik, açık bir asansöre bindiriyor; babasının çalıştığı üst kata çıkıyorum. Bir hayli gürültülü, ama yerden kazandıran işlevsel bir asansör…

Yukarısı tamamen bir saat tamir atölyesi… Abdurrahim Gürses, mikro-cerrahi benzeri tamir işlemlerini burada yapıyor.

Dostlukla karşılıyor beni. Ayakta durmam riskli; hemen oturup öyle bakıyorum etrafa. O kadar çok şey var ki sıkı bir göz jimnastiği oluyor bana. Ama aynı zamanda her şey o kadar yerli yerinde ki, evde sürekli yer değiştiren öteberiyi aklıma getirmemeye çalışıyorum… Söyleşi için hazırlıklıyız ikimiz de. Yaşamındaki dönüm noktalarını not etmiş… Tezgâhını, meslek hakkında fikir verebilecek birkaç ayrıntıyı bana göstermek üzere düzenlemiş. Hayran oluyorum… Ama ben de dersime çalışmışım, içim rahat… Çaylarımızı içerek, tik – tak sesleri arasında başlıyoruz söyleşiye…

 

Abdurrahim Bey, Hendek’in Soğuksu Köyü’nde* dünyaya gelmiş. Ataları on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Abhazya’dan göç etmişler. İki oğlu bir kızı, dokuz torunu var.

 

Abdurrahim Bey, işinizi zevkle yaptığınız atölyenize bakınca hemen anlaşılıyor.

Ben bu tamir takımlarına baktığım zaman, rahatlıyorum… Bazısı araba alır; bakar arabasına, mest olur. Bizim de arabamız bu!.. Bu torna tam seksen senelik! Elli sene evvel ben buraya geldiğimde yeniydi.

Şu tornanın biraz daha büyüğü var, ben onu merak ediyorum şimdi. Yahu diyorlar, sen öleceğini hesaplamıyor musun? Hanıma diyorum ki yarın öleceksem, gene de o tornayı alırım, diyorum.

 

Saat tamirciliğine kaç yaşında, nasıl başladınız?

Dayım bakkal dükkânı açtı bana, kahveye gitmesin diye. Ben de gayret ettim, ondan sonra hem saatçilik, hem de bakkallık yaptım. 15 – 16 yaşlarındaydım. Tamirciliğe Süleyman İşler’den aldığım saati söke taka, yavaş yavaş başladım. İki sene hiç para almadım.

 

Ne zamandan beri bu dükkândasınız?

1942’de Akyazı’da dükkân açtım. Bir yıl saat tamir ettim. Sonra eksiklerim olduğunu görerek Adapazarı’nın en iyi saatçisi Süleyman İşler’in yanında çalışmaya başladım; orada üç yıl staj yaptım.

1946’da askere gittim. 1949’da, askerden dönüşte buraya kiracı olarak girdim. O zaman böyle iki katlı değildi, ahşaptı. Sonra bir adam, Allah razı olsun, aldı burayı, bize verdi. Ne zaman kazanırsan o zaman öde dedi. Almanya’da çalışıyordu.

Oğlunuzu da siz mi yetiştirdiniz?

O sanat okulunu bitirdiği için daha farklı; benden daha usta şimdi… Bir şeyi yapacağım zaman burada hazırlarım, gider danışırım ona… Zor işler olduğu zaman gece düşünürüm… Sonra çizerim, bir arkadaşım var onun, bir-iki kişinin fikrini alırım; kimin fikri parlaksa onu yaparım. Onların dediklerinden daha iyiyse kendiminkini yaparım… Hoşuma gidiyor fikir almak… Yalnız çok araştırma yaparım ben, bir yenilik düşünürüm hep. Bir şeyin dört beş çeşit yapılışı var, en iyisini seçeceksin. Onun kanununun dışına çıkmadan.

Kanununun dışına çıkarsanız ne olur?

Adam geliyor; lehim yapmış… Lehim saatin içine girdi mi bitti! Eğe, lehim bunlar katiyen olmaz! Altı yedi tane zımpara taşı vardır bende. Motora da önem veririm, çünkü motorla bilediğin zaman fabrikadan çıkmış gibi olur.

Nasıl bir iş bu saat tamirciliği, zevkli mi?

Bu ince iş tabii… Ben çocukların bu işe girmelerini istemedim. Çok zor!.. Ama ben seviyorum sanatımı. Sevmezsem yapamam zaten. İlk başladığım zamanlar başaramayıp hıçkırarak ağladığımı da biliyorum. Sonra gene sebat edeceksin, bırakmayacaksın katiyen!

Evde de böyle atölyeniz var mı?

Var ama çalışmıyorum orada… Konu komşunun saatlerini ücretsiz tamir ediyorum. Yani ufak tefek işleri…

Değerli saatler daha az bozuluyordur değil mi?

Tabii, bende var bir tane; dünyada çok az yapılmış… Bana getirdiler. Beş yüz liraya almıştım. O zaman bir oda donatılıyordu beş yüz liraya. Çok antikacı geldi, ille sat, satmadım.

 

Kol saati mi?

Cep saati, Omega… Çok teferruatlı. Kadranının kenarında hafif bir kırıklık vardı. Onu komple değiştirmek istedim. Fabrikasına gönderdim. Bunu siz bize verin, biz size yenisini verelim dediler. Az miktarda yapılmış bunlar; bir köşede teşhir ediyorlarmış.

Ben sevdiğim bir şeyi katiyen satmam… Para gelir gider…

Saatin direğinin ucunda, büyüteçsiz görülemeyecek kadar ince iğneler var, onlar kırılıyor. Şimdi öyle bir su veriyorlar ki, çabuk kırılsın diye. Direkleri satacaklar çünkü… Burada yoksa piyasada da yoksa o zaman tornaya müracaat. Bunu yapmak çok zordur… Ama büyük saat olursa, cep saati gibi, onu tornada yaparım.

 

Pahalı bir parça mı direk?

Antika saatlerin parçaları bulunmuyor şimdi. Antikaysa, pahalı bir saatse yaparız, ama ucuz bir saatse uğraşmayız. Ben bunu buradan deliyorum, hiç anlayamazsın ama!  Sabahleyin onda geliyorum, öğleden sonra ikiye kadar uğraşıyorum; yalnız delmesi! İkiden sonra uç yapıyorum, akşama kadar bitiyor. Ertesi gün sabahleyin gelip topluyorum, yağlıyorum, tamam! Fabrikadan nasıl çıktıysa öyledir.

 

Abdurrahim Bey, dikiş iğnesinin ucunu çıplak gözle görülemeyecek kadar inceltiyor ve direğin ortasını onunla deliyor. On-on beş kat büyüten büyüteçle baktım da öyle görebildim. Bu matkabı yapmasını İzmitli bir ustadan öğrenmiş, üç ay boyunca her gün bu işi yaparak…

‘Burada 2-3 saat pertavsız takıp çalış katiyen gözünüz yorulmaz’ dediği aleti kendi yapmış. Bir mikroskobun ışıklı tabanını kullanmış bunun için. Çamaşır makinesinden çıkan motoru da bileme motoru haline getirmiş.

Saat tamirciliği kursuna başlamış gibiyim… Böyle onarım işlerini çok severim zaten… Daha ilk derste mesleğin inceliklerini anlatıyor üstat.  Devam etsem kazancım, en azından, aldığım şeyi yerine koymayı öğrenmek olacak…

 

 

On beş – on altı yaşından beri bu kadar dikkat gerektiren bir işi yapıyorsunuz. Bırakmanızı istiyor mu artık yakınlarınız?

Seksen yaşında böyle işlerle uğraşıyorum, ama demek ki zevk alıyorum… Bana çalışma diyorlar, ama ben oğluma yardım ediyorum burada… Öbür oğlum da kuyumculara kese yapıyor. İkisi de çalışma, yeter artık diyorlar. Çalışma demek yat demek; yatmak demek ölmek demektir. Devamlı az çok bir iş yapacaksın.

Bir de gözünü çok yorma derler. Ama her sene gidip gözlük almak hiç iyi değil; doktorlar, gözlükçüler duymasın! Gözünü daima bir gözlüğe alıştıracaksın. Görememeye başladığın zaman da görmeye gayret edeceksin. Her sene bir numara yükseltirseniz geriye dönüş yok.  İki buçuk numara gözlük kullanıyorum. Gazeteyi gözlüksüz okuyabiliyorum. Ama tabii devamlı göz jimnastiği var bizde. Mesela bir ay hiç çalışmadım değil mi, oturduğum zaman biraz zahmet çekerim, hemen iki üç günde düzeliverir.

Mekanik saatleri tamir etmek daha mı zevkli?

Tabii… Ben şöyle yapıyorum; mekanik saati tamir ederken canım sıkılınca, elektronik saati alıyorum. Duvar saatini alıyorum sonra da… Değişiklik olursa daha iyi, hep aynı şeyi yaparsan bıkkınlık geliyor.

Benim oğlum o işlerde çok başarılı… Öyle saat var ki buradan ayarlayamazsın, Londra’dan ayarlanıyor. Bunların tamirini herkes yapamaz. Uğraşır uğraşır saatçi, altından çıkamayınca, bundan hayır gelmez deyiverir. Halbuki hayır var, ama bilmek lazım! Böyle zor saatleri kimse yapamıyor Adapazarı’nda, ona gönderiyorlar. Lisan da bilince…  Elmas, pırlantada diploması var. Amcası kuyumcuydu, onun yanında çalıştı, öğrendi. Birader de çok iyi anlıyordu elmas, pırlantadan…

Çin malı saatler bütün piyasayı durdurdu. Bir milyona saatler var. Ne sökülür ne tamir olur. Hiçbir vidası yok. Bunlara para verilmez, yazık.

Askerlik bitince küçük bir radyo yapmıştım. Akümülatör, dinamo, batarya hiçbir şey yok. Kulaklıkla gece gündüz dinle… Üç istasyon buldum; Ankara, İstanbul, Mısır… Ama ses sanatçısının ağzından nasıl çıkıyorsa öyle duyuyorsun. Bir düğmeyi sağa çevirirsen Ankara, sola çevirirsen İstanbul, ortada Mısır çıkıyor. Orada, durduğu yerde çalışıyor. Telsizciydim ben askerde.

 

Berber kiracısı varmış, ondan maniple kullanmayı öğrenmiş. Dakikada 120 harf vuruyormuş: “Şakir abi bunu bana öğret, kul köle olurum sana! Bunu bana öğreteceksin, bir sene senden kira almayacağım.” demiş. Askerde işe yaramış, çavuşluk kursuna göndermişler.

Tamircilikten para kazanılır mı?

Tamirat işinde ancak İstanbul’da, Ankara’da kazanılır. Burada çalışmış bir çocuk, şimdi Omega’nın müdürü. Her sene iki – üç ay İsviçre’ye gidiyor.

İki saate yakın sürüyor söyleşimiz… İşini sevenlere özgü o ışık, o canlılık eksilmiyor yüzünden Usta’nın… Teşekkürler…

 

 

23/03/2006

Bizim Sakarya Gazetesi

 

*Soğuksu (Cigerda) Köyü’nün web sitesi: www.soguksukoyu.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.