İyi ki doğduk!

İnsan türünün nüfusu son elli yılda iki katına çıktı; önümüzdeki elli yılda tekrar iki katına çıkacağı tahmin ediliyor. Çevre sorunları gitgide büyüyor; dünyanın fauna ve florası (hayvan ve bitki varlığı) kadar atmosferini ve iklimini de değiştirdik. Yapılan bilimsel araştırmalar türümüzün, yıkıcı etkimizi fazlasıyla artıran kalıtsal özellikleri koruduğunu gösteriyor. Yani:

İnsanlar önce kendilerini, sonra ailelerini, sonra kabilelerini düşünüyorlar. Kişisel alan sahibi olmaya düşkünler; bencil cinsel güdüler ve üreme güdüleri tarafından yönlendiriliyorlar. Genleri de onları bir, en fazla iki kuşak ötesini düşünmeye eğilimli kılıyor. Günlük hayatın küçük sorunları üzerinde çok duruyor, statülerine azıcık meydan okunduğunda hızlı ve genellikle zalimce bir tepki veriyorlar. Aynı zamanda depremler, kasırgalar gibi doğal afetlerin gerçekleşme olasılığını ve yaratacakları etkiyi hafife alma eğilimindeler. Evrim biyologlarına göre, bu miyoplaştırıcı sisin nedeni, insanın, dünyadaki varlığının son birkaç binyılı hariç, bu eğilimin faydasını görmüş olması. İnsanlar, yazının icadından önceki dönemlerde küçük, avcı- toplayıcı gruplar halinde yaşıyorlardı. Hayat tehlikelerle dolu ve kısa olduğu için, yakın gelecekle uğraşmak ve erken üremek prim yapıyordu. Büyük felaketler ya unutuluyor ya da esrarlı birer efsaneye dönüşüyordu.

Canlı organizmalar Dünya’nın kütlesinin yalnızca on milyarda birini oluşturuyor. Ama bu biyolojik çeşitlilik, bilinen evrenin bilgi açısından en zengin kısmı; bir avuç toprakta diğer bütün gezegenlerin toplam yüzeylerinde olduğundan çok daha fazla örgütlenme ve karmaşıklık var. Dolayısıyla, geleceği bilmeye gereksinim duyan insanlığın da ortak araştırma alanı.

İnsan bilgisini bugünkü düzeyine getiren şey akıl, değil mi? Uzun süre doğa olaylarını gözlemlemekten, araştırmaktan kaçındı insanoğlu. Çünkü doğal felaketleri, lanetleri, fizikötesi güçlerin eseri sayıyor ve onları kızdırmaktan korkuyordu. Araştırmaya cesaret edenleri de çeşitli baskı yöntemleriyle yıldırıyordu. Bugün ise doğanın değişmez yasaları olduğu, değişmeyen tek şeyin de bu olduğu biliniyor.

Toplumsal yaşam açısından da aynı acı süreç yaşandı dünyamızda. Bugün yasalar önünde eşit ve özgürüz. Gerçekten insan onuruna yakışan bir yaşam sürmemiz ise bizim davranışımıza bağlı. Birbirimize ve doğaya karşı olan davranışımıza…

“İyi ki doğduk;/ boş kalmasın diye tapınaklar/ ve anasız babasız kalmasın diye çocuklar/ iyi ki doğduk.

Karıncaları, böcekleri, kelebekleri,/ bizden küçükleri,/ bebekleri/ yoklamaya, yok saymaya/ iyi ki doğduk.

Akıla, düşünceye, bilime koca bir ‘ YASAK’,/ güzelliklere dirsek/ ve güzelim atlara gem olmaya/ iyi ki doğduk,/ iyi ki doğduk…”* diyor ozanımız Bayram İnce, kaygılı…

Çevreci dünya görüşü, insanoğlunu doğayla barışık yaşamaya çağırıyor. Genlerine işlemiş çevreyi istila etme ve kendini çoğaltma güdüleriyle başa çıkmaya; doğayı insanın fiziksel ve ruhsal sağlığı için gereksindiği biçimde dengede tutan ekosistemleri (ormanlar, okyanuslar, mercan resifleri) korumaya çağırıyor.

Ozana iyimserlik de yakışıyor:

“Kuşlar uçuverdi birdenbire/ güneş ışıdı,/çatladı tohum,/ dilini uzattı çim, doğanın yeşiline/ ağaç çiçeğine pıt dedi/ ve arılar, arılar/ bahar işte bal işte.”**

15/09/2005

Bizim Sakarya Gazetesi

E.O.Wilson/ Doğanın Gizli Bahçesi

* Bayram İnce/Dağda Bir Dal

** Bayram İnce/ “Tarlakuşu” Tibili

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.