FİKRET MUALLÂ SAYGI

 

 

image

Saygı ailesinin ilk çocuğu olarak 1903 yılında dünyaya geldiğinde çoğu ailenin tersine Mahmut Ekrem Bey kız çocuğu özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Çok sayıda erkek çocuk dünyaya gelen soyunda bu gelenek yine bozulmayınca, Fikret’e genelde bir kız adı olan Muallâ adı da verildi. Mahmut Ekrem’in bu anlaşılmaz özlemi yüzünden, ilkokula kadar kurdelelerle süslenmiş, bukle bukle , uzun kıvırcık saçlarla, robalı, fırfırlı, dantelli elbiselerle, eteklerle, bir kız görünümünde karşıladı hayatı. İlkokula gittiğinde hüngür hüngür ağlamıştı saçlarının kesilmesine ama, uzun yıllar ailesi tarafından gözardı edilen, eteklerin içindeki cinsiyeti Kuşdili çayırlarında başkaldırmıştı… Bir erkek oyunu olan futbolu iyi oynamakla sadece iyi bir futbolimagecu olduğunu değil birşeyi daha kanıtlıyordu; erkek olduğunu…

12 yaşındaydı. Yarınlarda, Fenerbahçe takımının ünlü solaçığı dayısı Hikmet Topuzer gibi ünlü bir futbolcu olma özlemi vardı… Akranlarının, kız çocuklarının gözdesiydi. Yarınların güçlü futbolcusu olarak attığı çalımlar, mahalleli çocuklar ve dayısı tarafından coşkuyla karşılandığında, ününün stadlardan tüm Türkiye’ye yayılacağından hiç kuşkusu yoktu.

Galatasaray Sultanisi’nde yatılı okurken annesine duyduğu özlemi yatıştıran tek dayanak hafta sonları yaptığı futbol maçlarıydı, sağ bileğinden ve topuğundan sakatlanıncaya dek… O gün, kırılan bacağının geçirdiği kazayı hep hatırlatacağından habersizdi. Kemik yanlış kaynamıştı ve düzeltilemedi. Bir yıl bu sakatlık yüzünden imageokuldan uzak kalış, alınan özel dersler, koşup oynayan o çocuk yüreğini yetişkin bir insanın acılarına itti. Bütün arkadaşlarından, tanıdık yüzlerden kaçan, saklanan bir çocuk oldu. Aile içinde ise sürekli huysuzlanan, kaprisli, hırçın, doyumsuz bir çocuk… Her öfke, her sinir krizi aile tarafından yüksek cep harçlıklarıyla ödüllendirilerek bastırılmaya başlandı. Torbalar dolusu alıp çevresine dağıttığı şekerler, çikolatalar; aksayan bacağının anısını bastıran ve ona diğer çocuklar arasında üstünlük sağlayan geçici mutluluğunun güçlü bir imgesiydi.

 

image

 

Ne yazık ki bir başka acı daha bekliyordu onu. 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’yı kasıp kavuran İspanyol Nezlesi sevgili annesi Nevber Hanım’ı da alıp götürdü. İlk kez Beyoğlu’nda görülen bu hastalığın mikrobu Kadıköy yakasında yaşayan annesine nasıl bulaşmıştı?.. Haftasonları okuldan eve gelişlerinde taşımış olduğunu düşündü mikrobu. Bilinci vicdan azabıyla bir kez daha yıkıma uğradı. İlerideki yıllarda ünlü bir ressam olduğunda, yakın dostlarına yazdığı mektuplarda da çoğu kez yer alan “İmdat!” kelimesi bu yıkımı anlatacaktı… Mikrobun yerini ileride polisler alacaktı. Paris’te, İstanbul’da öfke krizleri neticesinde polisler tarafından yaka paça karakola götürüldüğünde depreşen bu korku, hiç neden yokken de, onu hep ürküten, endişelendiren bir kaygı olacaktı…

Çocukluğundan, gençliğinden söz etmeyi sevmez Muallâ. Düşmanlarının kendisini gözlediğini düşünür. Kimbilir, bu endişenin temelinde belki de geçerli nedenleri vardır. Bizler, onu olduğu gibi benimseyip saygı duyuyoruz. Çünkü Muallâ’daki her şey bir gizi çağrıştırıp saygı uyandırır.”*

image

Annesi ölür ölmez babasını başka bir kadınla yakalaması şiddete başvurmasının ilk adımını oluşturdu. Babası çareyi evlenmekte buldu. Bu, onu iyice çileden çıkarttı. Çatışmalardan birinde, babası karısını koruyunca, bir yumrukta babasını yere serdi. “Bu çocuk tedavi edilmeli!” Babasının aldığı bu karar, Muallâ’nın akıl hastaneleriyle ilk tanışmasıydı.

“Gezegenler arası gerçek yolculuğa katılanlar arasında en yalansızıdır Muallâ. Bana öyle geliyor ki, O, yıldızlar arası yolculuğu yapmış ve dili dolaşmış olarak dönmüştür aramıza. Bu nedenle görüp yaşadıklarını bize sözlerle anlatamaz. Zaten böylesi bir deneyimi anlatacak sözcükler de yok. O da, bu nedenle resimleriyle anlatıyor bunu.”*

Ressam olma düşüne, Galatasaray Sultanisi’ni bitirip, 17 yaşında İsviçre’ye mühendislik tahsil etmek üzere gönderildiğinde yakalanacaktı. Mühendislik matematik, çizgi demekti. Resmin disiplini belki daha fazlaydı ama fark şuradaydı; tuvale kendi yarattığı kuralları, tekniği dökebilecekti. İsviçre’den ayrılıp, Münih’e gidip Afiş ve Desinatörlük bölümüne kaydoldu. Bir yıl sonra 1921 yılında Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’ne geçerek eğitimini tamamladı. İki kadın sevdi bu dönemde. Biri aynı akademide öğrenci olan Hâle Âsaf’tı, diğeri tüm hayatı boyunca unutamadığı, yine aynı akademide öğrenci olan Alman bir kız, Cecile. 1.60’lık boyuna sakat bacağına, o yıllarda yeni bir şey daha eklenmişti. Aşırı alkolün bozduğu yüzü, iki kadını da ürkütmüştü. Cecile başlarda aşkına karşılık verdi. Fikret Muallâ da, evlenme arzusuyla İstanbul’a gelip, babasına bu dileğini açtı. Dayısı Hikmet Topuzer’in araya girmesine rağmen Ekrem Bey’i razı edemedi. 

“Renkli resimleri, özellikle küçük boyutlu guvaşları, bir çırpıda çıkmış gibidir. Kuşkusuz, büyük bir bölümü de bir çırpıda çıkmıştır. Bu nedenle, bu resimlerdeki kişiler, nesneler birbirine benzer. Araştırılmış, modelden çalışılmış, tasarlanmış, etüt edilmiş yapıtlarla karşı karşıya değiliz. Ama rastlantı payı yüksek olan resimler de değildir bunlar. Usta bir ressamın elinden çıkmış ‘yaşanmış’ anların resimleri bunlar. Sanatçının kişilik yapısını bilmeyen biri, mutlu, yaşama sevinciyle dolu bir ressamın yapıtları karşısında olduğunu sanabilir.

Niçin olmasın?

Nevrozunu, ‘delirium’larını, her gün resminde yeniden yaşamak yerine, resmini nevrozunun karşı kefesine koyarak, yaşamının o ince dengesini, niçin böyle kurmuş olmasın ressam?”**

image

1930’ların Türkiye’sine döndüğünde, Paris’te Berlin’de gördüğü güçlü sanat hareketinin ülkesinde yavaş yürüdüğünü, azınlıkta olan bir kitle tarafından benimsendiğini çok geçmeden anladı. Sanata ilgisizlik onu derinden yaraladı… Geçimini sağlamak üzere Ayvalık Ortaokulu’nda ve Galatasaray Lisesi’nde resim hocalığı yaptı bir süre. Ama hocalık ona göre bir iş değildi. Sanatsal ilgiden uzak, para getirmeyen bir uğraştı. Babasıyla arası bozulduğu için Beyoğlu’nda bir çatı katında yaşıyordu artık. İnandığı resmi yapmak tek tesellisiydi. Resim, onu terketmeyen tek sevgilisiydi. Teslim olmayacaktı kurulu düzene. İlginç kıyafetler, orijinal ayakkabılar, şapkalar, fularlarla da yaşadığı hayatı kutsayacaktı benliğinde.

“Muallâ Türk’tür. Ay ya da Mars gezegeninden düşmüş de olabilir ve daha az Muallâ olmazdı. Yapıtları, hem bir yumurta denli elle tutulur, hem de gizemlidir. Sizin anlayacağınız dört dörtlüktür.”*

image

1938’de babasını kaybetti. Yüklü miras haberini alır almaz, soluğu Paris’te aldı. Kısa bir sürede, onu belki bir ömür boyu geçindirecek parayı, çok lüks bir yaşamla tüketti. Yine köhne evler beklemekteydi onu. Paris kahveleri, barları, sokakları, bohem yaşam, sirkler, kumar oynayan insanlar, balon  satıcıları, çocukluğuna uzanan memleket özlemini içeren zengin doğa renklerinin, belleğindeki kayıtlarıyla daldılar resmine. Hiçbir ekolün tam egemenliği görülmedi resminde. İçki ve resim; dış dünyadaki gerçeklerden uzak tuttu onu. Paris’te yeteneği farkedildikten sonra da tavrı değişmeyecekti. Binlerce frank ödenerek, ünlü koleksiyonerler ve galericiler tarafından kapışılan resimlerini, sıkıştığında bir şişe şarap parasına elden çıkarabiliyordu.

Eğer sanatta ‘yenilik’ ve ‘otantik’lik, yani içinde oyunu, numarası olmayan, sanatçının yeteneğinin sınırların bilip, göz boyamamak, kendini ve başkalarını aldatmamak… arasında bir seçim yapmak zorunda  kalsam, hiç kuşkusuz ikincisini seçerdim. Fikret Muallâ bu ikincilerdendi. Kendi olmayı başarmış, üstelik bunu yediği yemek, içtiği şarap denli doğal bir biçimde gerçekleştirmiş bir sanatçıydı. Resimlerindeki saflık ve tazelik bu sözlerimin kanıtıdır.”**

Delilikle deha arasındaki o ince çizgide yaşadı Fikret Muallâ. Kadınsız, çocuksuz, dostlarından, memleketinden uzak, yalnız yaşadı. Madame Angles’in himayesinde Nice’in kuzeyinde Reillanne köyünde 1967 yılında öldüğünde Angles’e 300 eser daha bıraktı. Ününün stadlardan Türkiye’ye yayılmasını hayal eden çocuk yüreği, uluslarası bir ünü hayal edememişti. Ama o ün artık hayal değildi. Gözlerini kapatabilirdi. Belki ilk kez bu kadar içten gülümsüyordu…

 

Reillanne, 6 Eylül 1964

“Havalar burada düzeldi. Saat 9 der demez ağaçların arasında gizlenmiş ağustosböcekleri konsere başlıyorlar; ömür, bayılıyorum. Sabah erkenden, yeni yeni, hiçbir yerde görmediğim rengarenk kuşlar ne güzel ötüyorlar.

Köy hayatı bu. Merkeplerle horozlar da ötüyor. Saksağanlar fena ses çıkarıyorlar.

Çalışıyorum. Ekmek ve çorbayı kazanmak lazım. Paris’i aramıyorum. Burada çok şükür polis yok, berbat mahlukat. Hırsız da yok. 700 kişilik temiz köylüler var. Memnunum köy hayatından. İyi komşularım var.”***

 

Reillanne, 20 Ağustos 1966

“Gazetelerini aldım. Şark vilayetlerimizi harabü türab eden zelzeleler çok kötü. Ne diyeyim. Ben Allah’tan çok korkmuş bir kulum. Şimdi büsbütün korkmaya başladım. Sol tarafıma inen felç beni kötürüm etti. Beş on adım atıyorum, o da kulübenin içinde ancak. Sokakta yürüyemiyorum. Ne yapalım kader böyle imiş. Beni gazetesiz ve mektupsuz bırakmamanı rica ederim.”***

 

“Sevgili Hıfzı’cığım,

Vedalaştıktan on dakika sonra sizleri göreceğim geldi. Beni fena halde bir korku aldı. Maneviyatım son derece bozuk. Madam beni terkederse sokakta son nefesimi vereceğim…”***

 

“Şöyle akşamdan sabaha bir ölsem, gözüm arkada kalmayacak”***


Derleyen: Tamay  Açıkel

20/06/2005

Gren Dergisi-Sayı:20

Cumhuriyet Dergi-22 Mart 1998, “O, gerçek bir bohemdi”- Nevin Ünalın

( * )    YOUKI DESNOS-1958 – “Fikret Muallâ”( Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları)

(**)    FERİT EDGÜ-  “Fikret Muallâ”( Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları)

(***)  HIFZI TOPUZ- “Elveda Afrika, Hoşçakal Paris” (Remzi Kitabevi)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.