İnci Gibi…




Çocuklarımız büyürken sağlıklı gelişmeleri için gıdalarına, dengeli beslenmelerine önem veriyoruz. Bedenin bu gıdalardan yararlanması için onları nasıl hazmetmesi gerekiyorsa, çocuğun da eğitim yoluyla verilen bilgileri, değerleri ve kuralları aynı biçimde özümsemesi, içselleştirmesi gerekir.

Bu toprakların diline, kültürüne, insani değerlerine, sırt çevirmiş; toplumun beğeni düzeyini aşağı çekmeye yönelik televizyon programları, bunları izleyen çocukları, gençleri nasıl etkileyecektir?

Televizyon bir zaman öldürücü olarak tepemize bindi; onun olumlu etkisini baskın kılamadık bir türlü. Boş zamanların değerlendirilmesi, uygarlığı yakalamış ülkelerde dahi sürekli üzerinde durulması gereken bir konu. Bizde önemi çok daha büyük, çünkü biz çok zaman yitirdik. Telafisi için hepimize görevler düşüyor.

Medya patronları çıkar içgüdüsüyle hareket eden, kendilerine kuşkuyla bakılan birileri değil, sosyal sorumluluklarının büyüklüğünü idrak etmiş kişiler olmalıydı bu ülkede.  Evet, köyden kente göç olgusu çok hızlı gerçekleşti, ama kimliğini yitirmemesi için destek olunmalıydı o insanlara; bayağılaşmasına, üç kuruş için onurunu yitirmesine izin verilmemeliydi.  Medya üzerine düşen görevi yerine getiremedi.

Aydınların uyarılarına kulak verilmedi; aksine onları yıldırma yoluna gidildi. Aydınlar kolay yetişmiyor bu ülkede; Özdemir İnce’den okuyalım:

“Bir ülkenin yazarları o ülkenin canlı hazineleridir. Bu yazarların herhangi bir ideolojik kaygı yüzünden ülkenin gençlerinin ders kitaplarına sokulmamaları o ülkenin kültür ve uygarlık tarihine karşı işlenmiş bir suçtur. Bu tür suçların işlendiği ülkelerde “entelektüel” meslekler olarak tanımlanabilecek çalışma alanlarında çağdaş bireylerin yetiştirilmesi, yetişmesi olanaksız gibidir. Yetişebilen azınlık ise bu kısır döngüyü bireysel dehaları ve aileleri sayesinde aşabilmiş şanslı kişilerdir.”

Kültürümüze sahip çıkmamanın bedelini ödüyoruz yitik kuşaklarla…

Serinkanlı düşünüp işe kendimizden başlamalıyız aslında: Devlet Baba da biziz, Belediye de, sivil toplum kuruluşları da; onları ve medyayı yönlendirecek olan da! Program seçme, hatta televizyonu kapatma özgürlüğümüzü kullanalım… Beğeni düzeyimizi yükseltmede; öğrenim çağındaki çocuklarımıza, gençlere, belki yakın çevremizde yönlendirilmesi gereken birkaç kişiye de örnek olmada ilk adım bu olabilir…

Türkçemizin göz göre göre zavallılaştırılmasına karşı çıkalım: “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” diyen Atatürk’e layık bir ulus olduğumuzu gösterelim. Dilbilimci Max Müller: “Türkçeyi öğrenme niyetinde olmayan bir kimse için bile Türkçe gramerini okumak gerçek bir zevktir. Tümce yapılarının saydamlığı ve kolayca anlaşılabilirliği insanı hayran bırakır. Türkçe Gramerinin iç kuruluşunu ve işleyişini incelerken insan arı kovanı peteklerinin yapılanmasını seyreder gibi olur.(…) Bir ünlü doğubilimcinin dediği gibi Türkçeyi sanki bir bilginler topluluğu oluşturmuştur. Fakat hiçbir bilginler topluluğu böylesi bir doğa harikasının içgüdüsel gücüyle yarışamaz. Türkçeyle en ince duygular, kuşkular, umutlar dile getirilebilir. Bu formların hepsinde kök sapsağlam durur. Köke ne kadar harf veya hece eklenirse eklensin, kök, bir mücevherdeki inci gibi tüm görkemiyle göze çarpar” diyor. Onun 1864’te yayımlanan kitabından alınmış bu sözler. İşte bu olağanüstü niteliklere sahip olan dil bizim anadilimiz; sevgili Türkçemiz! Onunla kendimizi bugünkünden çok daha iyi ifade edebiliriz istersek. Ama bu bir çaba gerektirir.

Türk Dil Kurumundan Türkçe Sözlük, Atasözleri ve Deyimler; Öz Türkçe Sözlük (Ali Püsküllüoğlu), ayrıca aşağıdaki kitaplardan birini ya da birkaçını, başvuru kaynakları olarak her zaman elimizin altında bulunduralım:

Feyza Hepçilingirler-“Türkçe Off”, “Yıldızların Suya Döküldüğü”; Ömer Asım Aksoy- “Dil Yanlışları”; Emre Kongar- “Konsantremi Bozma”; Nemciye Alpay- “Türkçe Sorunları Kılavuzu”, “Dilimiz, Dillerimiz”…

Araştırdıkça daha başka kaynaklar da çıkacak karşımıza, yeter ki dilimizi varlığımızın bir parçası sayalım, ona özen gösterelim. Çocuklarımıza bilgiçlik yapmayalım, birlikte öğrenelim. Dili öğrenip bitiremeyiz; bizimle yaşar, bizimle gelişir o… Türkçeyi güzel kullanan değerli yazarlarımızın eserlerini okuyalım, önerelim. Melih Cevdet Anday: “Beğeninin oluşması için bir şeyler (eğitim) gerekli olduğu unutulmamalı. (…) Sözgelişi ben Anadolu mitolojisinden epey yararlandım şiirlerimde, şimdi bir okur kalksa da, ‘Ben o masalları bilmiyorum, güç geliyor bana bu şiirler’ dese, benim mi değişmem gerekir, onun mu değişmesi?” diyor.

Hiç zor değil; bireylerin yanında, bireylerden oluşan kurumların da sorumluluk almasıyla dilimize, kültürümüze sahip çıkma bilinci dalga dalga topluma yayılır. Örneğin, Sakarya Üniversitesi otuz beş bin öğrencisiyle, gençlik üzerinden toplumsal araştırmalara kaynaklık edebilir. Televizyonun gençler üzerindeki etkileri, gençlerin dilimizdeki bozulmaya karşı duyarlılıkları, tepkileri… Belki daha sonra üniversiteliler de benzer bir araştırmayı ortaöğretim gençliğine uygularlar. Araştırma sonuçları değerlendirilir; en azından hedefe doğru birkaç adım atılmış olur.

20/10/2005

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın