“Tarlakuşu – Tibili”


Fotoğraf: İ. Arzu Açıkel

Bayram İnce

Değerli ozanımız Bayram İnce’yle söyleşimizi çok hoş bir ortamda yaptık: Evlerinde! Evin duvarlarındaki ilginç resimler onun eseri. Bazı sehpalar, kapı kasaları bile onun elinden çıkmış ürünler. Kadriye Hanım’la el ele; bahçesi, balkonu ve odalarıyla, gerçekten özgün, rahat, kullanışlı bir atmosfer yaratmışlar. Bu ortamda, özgür ve mutlu, yaşıyor, üretiyorlar. Bahçede çiçekler, ağaçlar onlar için açıyor, meyve veriyor. Yetiştirdikleri meyveler arasında ahududu bile var. Gönül bahçeleri daha da zengin! Balkona birlikte hazırladıkları sofrada, Adana mutfağının lezzetiyle karşılaşıyoruz. Çok değer verdikleri dostluklarını böyle güzel ortamlar yaratarak sürdürüyorlar. Bu onlar için doğal. Bedenin geçici, düşüncenin ise sonsuz olduğuna inanıyor, dogmalardan uzak duruyorlar. Bu sayede hep genç kalacaklar.

“…

Dünyalar dolu bende,

yıldızlarca dünyalar.

Çağrılar dolu suskumda,

çağ’larla doluyum ben.”

 

Değişik koşullarda yaşamış, çetin deneyimlerden geçmişler. Bu anı bahçesinden derledikleriyle sohbetimiz zenginleşiyor.

Sizlerle paylaşmak üzere, şiire, resme, yaşama dair düşüncelerini soruyoruz Bayram İnce’ye. Arkadaşımız Servet Sezgin de aramızda. İlk soruyu o soruyor:

Şiir mi, resim mi Bayram Amca?

Resim ihtiyaçtan doğmuş. İnsanlar önce çizgiye yönelmişler. Ancak, toplumsal yaşamda her şey dille başlamış. Birbirleriyle anlaşmak için çıkardıkları sesler, ölülere ağıt, türkü tarzında gelişmiş. Edebiyat ise şiirle başlar. Romancılar arasında şiir yazamamanın sıkıntısını duyanlar vardır.

Şiirle küçük yaştan beri ilgileniyorsunuz. Yeteneğinizi fark eden oldu mu o yıllarda?

Hiç zannetmiyorum! On iki–on üç yaşlarında şiir yazıyordum. Cibinlikte uyuyorduk; gece aklıma şiir gelir, idare lambası vardı o zamanlar, kalkar onu yakardım. Ninemin yanında yatıyordum. Ninem büyüttü desem yeri var.

 

Köyde miydiniz?

Adana’daydık. Ben üç yaşındayken şehre gelmişiz.

 

Şiirlerinizin konuları neler olurdu daha çok?

İşte doğa var, sevgililer var; içinden bir şey geliyor yazıyorsun… Sonra dünyayı beğenmemişlik var! Yeni bir dünya yaratıyorum kendime. Ömür boyu böyle olmuştur bu bende.

“…

Bir ‘sarı sıcak’ düşlerimden almış götürmüş

yeşil’i,

al’ı;

Ne kovanda bir dolu bal umudu,

ne kuzuların otladığı yayla.

Bakmışım büyüyen ellerime

bir aba

bir çuha

bir de yırtık poturum.

Harmanlarca yitmiş umudum

bir dolu düş

bir de alnımda terim.”

Şiirlerinizde protesto ediyor, başkaldırıyor, uyarıyorsunuz. Bunu şiirle ifade edebilmek sizi yatıştırıyor mu? Görevini yerine getirmiş bir insanın rahatlığını duyuyor musunuz?

O rahatlığı hiçbir zaman duyamadım. Rahat olsam zaten bir daha şiir yazamam. Rahat olunca insanlar şiirden uzak kalır. Rahatlık yemekle içmekle, oturup kalkmakla da olmuyor beyinsel rahatlık o. Düşüncemi ifade edebildiğim zaman rahatlıyorum.

 

Siz mi şiiri yönetirsiniz, şiir mi sizi?

Şiir kendiliğinden gelmiyor ki!.. Ben onu yönetirim. Şiiri ben kutsal bir şey olarak düşünmüyorum. Ama dil güzelliği çok önemlidir. Öz Türkçeye çok önem veririm. Bir de hiç

kimse için övücü bir şiir yazmak istemem. Ismarlama gibi geliyor bana. Düzene yaklaşıcı şeyleri övmenin taraftarı olmadım hiçbir zaman.

 

Ya şiirim anlaşılmazsa diye kaygı duyar mısınız?

Yok, onu duymam. Anlayaydı derim. Zaten şiir ille de anlaşılsın diye yazılmamalı. Karşıdaki insanın da kendine göre bir yorumunun olması lazım diye düşünürüm. Resimde de, şiirde de şöyle bir şey var; tamam ben bir şeyler söylemişimdir, ama karşıdakinin anlayışı onu bir yere oturtur. Hatta benim düşündüğüm şeyi alıp, ta ileriye de götürebilir.

Şiire uzun zaman ara verdiğiniz oldu mu yaşamınız boyunca?

Çok oldu. Benim yaşamımda çok atlayışlar var. Bir bakarsın her şey duraklar. ”Açlık kapıdan girerse, aşk pencereden kaçarmış”.Ben, mesela birdenbire sayacılığa başlamıştım. Ortaokul sıralarında, elemeler, takıntılar, şanssızlıklar falan… mezun olamadım. Durumu bozulmuştu biraz babamın o ara. Mesleğe giriverdim; altı ayda da usta oldum, makineleri aldım, oturdum.

Kaç sene sürdü?

Ben altı sene yaptım o işi. On altı yaşlarında başladım. Askere gidene kadar da neredeyse babamızın evini geçindirmek zorunda kaldık. Çok iyi ustaydım ben, öyle sıradan değil, tabii…

Sonra askere gidiyor. Döndüğünde makinelerin bakımı yapılıyor ve tekrar işe koyuluyor. 53 senesine kadar gece gündüz çalışıyor. “Şiire nerede vakit? Ama okurdum. Yazı yazmasını bile unuttum.”

Ardından, Adana Belediyesinin açtığı sınavı kazanarak, muhasebe servisinde çalışmaya başlamış. Üç buçuk seneye yakın çalışmış orada. “Ayrılırken de bırakmak istemediler. Çalışkandım. İş hayatında çok sıkıntı çekmedim; tuttuğunu koparan cinsindendim. Torpille girmedim hiçbir işe.”

Şair adaylarına, senden şair olur ya da olmaz demek taraftarı mısınız?

Adana’da şöyle bir hadise oldu; bir genç geldi bir gün. Şiirler getirmiş, okudum; fena şiirler de değildi aslında. Benden bir cevap bekliyor: Çok çok oku dedim! Durakladı çocuk, rengi bozuldu. Niye okuyayım ki dedi. Bilgin görgün artar dedim. Düşünce yapın gelişir dedim. Ben zaten yazıyorum, niye okuyayım dedi! Böyleleri de var işte… Gelenlerin şevkini kırmak istemem. Oku derim. Yakalamaların iyi derim. Gramere dikkat et derim. Fiil çekimlerini çok kullanmamaya çalış derim. Uzatmalar sıkıntı verir insanlara. Şiir kalıplara girecek bir şey de değildir. Vezin, kafiye… bunlardır kalıp. Şiir bence deliliktir.

Bugünlere gelirsek; şiirlerinizde hep günceli yakalamaya çalışıyorsunuz değil mi?

Evet, eski konular bile olsa güncele dönüştürürüm; örneğin Menemen Olaylarını yazarken Kubilay’ı ele almışımdır ama arkasını getirip güncele bağlamışımdır. Menemen Olayı halen yaşanıyor bana göre; çünkü ibret almıyoruz.

Bayram İnce’nin “Dağda bir dal” adlı şiir kitabının önsözünde Faik Baysal, “yüreğini çölleştiren mesleklerde boş yere harcandığını hissederek, tablolarında yeterince söyleyemediklerini dizelerde tamamlama gereği duyduğunu” söylüyor onun. “İnce her şeyden önce cesurdur, korkusuzdur, dediğinin arkasındadır” diyor.

“Düre düre düzenleyip,

düre düre düzeltiyorlar ortamı;

ne olur ne olmaz,

dürüle dürüle düzenlenmeden

hazırlayın azık torbamı.”

Bazen de şöyle deyiverir anlatmak için her şeyi:

“Ekmek

Ana ekmek, ana katık!

Domuzun doğurduğu,

dün yedin daha.”

*Şiirler, “Dağda Bir Dal” ve “Tarlakuşu-Tibili” adlı şiir kitaplarından alınmıştır.

2005

Bizim Sakarya Gazetesi

Gren Dergisi, Sayı:21-22

Fotoğraf: İsmail Arzu Açıkel

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.