“Sanatın Sihirli Sadeliği”

 

Nihat Çakıner

Nihat Çakıner


SÖYLEŞİ: Tamay Açıkel

Gren Dergisi/ Sayı: 23

“Gündelik hayatımızda bir sanat eserinin yer alabilmesi için onun sadece güzel olması yetmez. Faydalı, işe yarar olması şarttır. Bu iki nimeti bir arada sunabilmek süsleme (tezyin, bezeme) sanatlarının en büyük özelliğidir”Bedri Rahmi Eyüboğlu.*

 

Nihat Çakıner, Kayalar- Memduhiye Köyünde doğmuş. 1971’de Adapazarı’ndan İstanbul’a gitmiş… Çok yoğun bir iş yaşamı; sonra gözlerinde başlayan ciddi bir rahatsızlık ve 1983 yılında sakin köy yaşamına kaçış…

Nihat Bey’in baston ustalığı serüveni işte bundan sonra başlamış. Öyle geliştirmiş ki… Bedri Rahmi’nin, eski Kütahya tabaklarındaki nakışları ve renkleri ifade etmek için söylediği gibi O, “sanatın sihirli sadeliğine ulaşmış!”*

 

Güzel Sanatlar Galerisinin arkasındaki güzel bahçe ve çevresinde sıralanmış dükkânlar… Burayı Sakarya Valiliği, geleneksel el sanatlarımızın sergilenmesi ve satışı için ayırmış. Nihat Bey’in küçücük dükkânında söyleşiyoruz:

Bastonlar

Nihat Bey, bir kurtarıcı gibi yaşamınıza giren baston ustalığı döneminden önce iş yaşamınız nasıldı?

Ben sanayiciyim; konfeksiyon işim var. Suudi Arabistan’da mağazam var. Eskiden 3-5 ay burada, 3-5 ay Arabistan’da… sık sık gidip geliyordum. Mekke, Medine, Taif… Tekstil üzerine çok mal gönderdik biz oraya toptan. Perakende olarak da satıyoruz. Tekstilde muvaffak olunca onun imalatına başladık…yani Araplara yönelik. Kendimizi kabul ettirdik en sonunda. Sonra, bütün Türkiye’de kolonya imalatçılarına hammaddelerini veriyordum.

 

Şimdi işin başında kim var?

Ortağım var. Biz ölünceye kadar ortaklık kurduk, ortaklığımız devam ediyor. Ben buradayım. İş kapasitesi fazlalaşınca ben gözlerimden rahatsızlandım. Epey sıkıntı çektim. Bilinmeyen bir şey… Hiçbir doktor da bir tanı koyamadı. Gözlerim kapanıyor elimde olmayarak. Vasıta da kullanamıyorum. Ben gençliğimde çok motosiklet kullandım. Kendimi bildim bileli araba kullanırım. Köye gelip giderdim. Köyde kimsede araba yoktu o zamanlar. Ben bütün Türkiye’yi gezen adamım, şimdi buraya gelemiyorum.

 

Belki de doktorunuz gözlerinizi fazla yormamanızı öğütlemiştir.

Hayır demedi. Yazıhanede üç tane telefon vardı benim masamın üstünde. Bir gün oturuyorum;  birincisi çaldı aldım “Alo!”, ikincisi çaldı, “Bir dakika!” dedim ikincisini aldım, bu sefer üçüncüsü çaldı!.. Nasıl kapmışım ahizeyi… fırlattım kapıdan dışarıya! Ortada merdiven vardı bizim, etrafı dükkândı, yani o merdivenden aşağı bir düşseydi birini yaralardı muhakkak.

Doktoruma gittim anlattım. “Git!” dedi; “madem köyde evin var, hiç durma bırak her şeyi git!”

N.Cakiner-Bastoncu2

Bu kadar dikkat gerektiren, kusursuz bir işçilik gözleriniz için yorucu değil mi?

Şimdi şöyle bir durum var; ben atölyeye girip imalata başladığım zaman gözlerim rahatlıyor. Bazen hiçbir şey yapmadığım zaman, mesela şuraya gelip gitmek bile beni rahatsız ediyor. Yoruyor. Yani ben oturduğum zaman kendimi suçlu hissediyorum. Birisine söyleseniz belki güler. Oturmayı sevmiyorum, üretken bir insanım. Bir şey üretmem lazım. O kadar hızlı çalışan bir insandım ki ben, buraya geldiğim zaman sudan çıkmış balık gibi, ne yapacağını şaşırmış bir haldeydim. Beni rahatlattığı için bunları üretiyorum, ki bunlarla uğraşılmaz. İnanın uğraşılmaz! Bir hafta, on gün, on beş gün, yirmi gün üzerinde çalıştığım bastonlar var. Sonra… aynı şeyi yapmak istemiyorum. Hayrettir yani, muhakkak bir değişiklik yapmak istiyorum. Ya boyasında değişiklik vardır ya sapında vardır…

O sırada ortaokul çağında iki erkek çocuk başlarını içeriye uzatıp bakıyorlar. Biri diğerine şöyle diyor: “Bastonla bizim ne işimiz var?”

Mesela son olarak şunu yaptım. Görüyor musunuz? Ama en basit bir bastonun bile bir özelliği olsun istiyorum. Bunlar da “spor bastonu”; Beşiktaş, Trabzonspor, Galatasaray, Sakaryaspor, Fenerbahçe… Çeşit çeşit yaptım… Bu da yetmiyor bana; tuttum buraya kadar deldim: İşte tükenmez kalem!.. Matkap dahi kullanmıyorum.

Kimi balık pulu gibi bezenmiş, kimine yılan dolanmış; tutacak yerleri kiminde saatli, ağızlıklı, kiminde teke tırnaklı ya da at başı veya kuş biçiminde… Birinin sivri ucu var, gizlenmiş; gerektiğinde çıkarıp yerdeki kağıtları, dökülmüş yaprakları topluyorsunuz. Adı da “çevre bastonu!” Yabani elma ağacı, kızılcık, dişbudaktan yapılmış olanlar ve daha birçok çeşit. Yaratıcılığın sonu yok Nihat Bey’de.

Çok işlevsel, çok da şirin, sade, yani öyle çok daha güzel…

Bakın buna kanat yapmışım şöyle…

Mesela bastona yüklenen insanlar var. İstediği kadar yüklensin… Bakın, eli kaymaz üzerinden. Yani bunlar hep deneyle yapılmış bastonlar… Kuşun gagasını da şunun için yaptım: Bir yere gittiğiniz zaman oraya koysanız düşer, buraya koysanız düşer; bunu takacak bir yer lazım… (Nasıl düşmeden durduğunu gösteriyor.)

 

Belli bir formu bulmak için çok uğraşıyor musunuz?

Hayır hiç uğraşmam, bakın ilk yaptığım bastonu göstereyim ben size… Şimdi biz köye taşındık… Hanımla akşamüzerleri gezintiye çıkıyoruz; köpekler saldırıyor. Kuru bir dal koparıyorum öyle çıkıyoruz yola. Bir gün kendi kendime “Bastona benzer bir şey yapayım!” dedim. 83-84 arası… Şu boru bir inşaattan artmış bir boru. Elime geçti. Bu aparatları taktım. Vites topuzu vardı bende. Geçen gün Kültür Bakanı geldi buraya. Sayın Bakanım ilk yaptığım bastonu göstereyim dedim. “Vitesli mi bu?” dedi, “Evet, beş ileri bir geri; biraz hızlı ama zararı yok!”…  gülüştüler. Bakın bunları ben elde, tornada değil, eğeyle yaptım…(bastonun bıçağını gösteriyor). Bir karpuz kesersin, ne bileyim bir işe yarar… Bu bastonu benden ahbaplar, dostlar istediler; 25-30 tane yaptım herkese hediye ettim. Onu yapayım bunu yapayım derken, bu işe bulaştım.

Daha önce el sanatlarıyla ilgili bir çalışmanız olmuş muydu?

Hayır hayır! Bununla başladım. Şimdi diyorlar ki, “Sizin ustanız kim?”; benim ustam benim!

2003 yılı… Adapazarı’nda,  el sanatları dalında “yılın sanatçısı” seçilmiş Nihat Çakıner.

Değeriniz bilinmiş Adapazarı’nda değil mi?

Sakarya’da beni tanımayan kalmadı. Önceki valimiz Cahit Kıraç çok meraklıydı böyle şeylere; beni televizyonlara götürdü, ödüller verdi. Bana sergi açtırdı burada müzede. Ben öyle olur olmaz yerde sergi açmam dedim. O zaman Atatürk Müzesinde, konferans salonunda sergi açtılar. Gece nöbetçisi de var. Çok görkemli bir açılış oldu, on beş gün sergi orada kaldı. O kadar çok dostum oldu ki bildiğiniz gibi değil! Şimdiki valimiz de çok destek oluyor bana. Orada iki baston duruyor, valiliğe gidecek. Özel baston yaptım onlara… Evvelsi gün on tane almışlardı zaten. Kültür Bakanlığından geldiler, köye de geldiler, bu işi genişletelim dediler… Benim dedim krediye ihtiyacım yok, ben burada kendi kendime bir şeyler yapıyorum. Tugay Komutanı geldi; ondan sonra Ordu Komutanı, Tümen Komutanı… Kimler gelmedi… Bana öyle güç verdiler ki! Geçen sene çok büyük üretim yaptım; öyle bir enerji aldım ki onlardan… İnanıyor musunuz ben gençleştim; yaş yetmiş beş! Çocuk oyuncağı değil!

Bir ay ya oldu ya olmadı, İsveç’te yaşayan kırk yıldır görmediğim arkadaşlarım beni “TRT-İnt” Televizyonunda görmüşler, izlemişler. Bastonları anlatırken dinledik, yaptıklarına inanamadık diyor. Köye geldiler, hasret giderdik. O kadar mutlu oldum ki… Onlar da mutlu oldular.

Belli ki hanımınız da desteklemiş sizi…

Hanımım dünyanın en iyi insanı! Çok yumuşak bir insandır. Kayalar Köyünden o da! Biz İstanbul’a yerleştik 71’de, bir daha da buraya gelip oturacağımız ölsem aklıma gelmezdi.

1983 yılında yapılmış köydeki ev. Yaptırmaya bir gecede, hanımının bir tek sözüyle karar vermiş Nihat Bey:

Aldım getirdim ustayı hemen. Mısırlar vardı ekilmiş, kestirdim. Ustaya “bana hemen 10×12 temel at” dedim. İşte kısmetmiş şimdi oturuyorum. Hatta oranın döner merdivenini de ben yaptım. Eve başladım 5-6 ay sürdü sürmedi bitirdim. Daha sonra üst katı yaptım.  

Uzun süre çalışabiliyor musunuz?

Bir bakarsınız ikiye üçe kadar çalıştığım da olur… Allahın odununu bu şekle sokmak kolay mı? Ama bir bakıyorsun saat iki olmuş ben çalışıyorum. Hanım da arada “acıkmıştır” diye bir şeyler getirir. Meyve getirir, çay getirir.

71’de buradan gittim İstanbul’a hala aynı kiloyu muhafaza ediyorum; hiç de perhiz yapmam. Yediğimi yakıyorum herhalde, çok hareketliyim. Ben buradan çıkayım, köye yayan giderim. Bir delikanlı da benimle biraz zor gelir.

Yanınızda, ufak tefek işleri yapan kimse çalışmıyor mu?

Hayır, tamamen benim işçiliğim.

Torna da kullanmıyorsunuz…

Katiyen!

 

Devrek’te sedef – gümüş kakma olan bastonlar var, siz yapmıyor musunuz?

Yaparım da 750 milyon desem kim alacak? Devrek’ten geldiler; biri içeri girdi, “siz Devrek’i solladınız” diyor. Bunun sapına bakın; sedef işleseniz bundan daha iyi işleyemezsiniz.

“Bazı baston verdiğim kişiler var; ‘Niye kullanmıyorsunuz?’ diyorum, ‘Kıyamıyoruz!’ diyorlar. Ben o kadar işçilik yapıyorum, kullanılsın istiyorum tabii

“Hâlbuki sanat eserleri bir zamanlar insanların ayağına kadar gelirmiş, kilim olur ayağının altına serilir, nakış olur analarımızın çeyizlerine değil, gündelik elbiselerine süsleme sanatının ebedi baharını çizer, bakır güğümlerimizde şehvetli boğumlar kabartır, elimizin ve gözümüzün değdiği en mütevazı eşyaya sihirli parmağını değdirirmiş. Zamanımızda özellikle göze hitabeden çeşitli sanat eserlerine toplu bir halde ancak müzelerde rastlıyoruz.”*

 

Çocuklarınızda da var mı böyle bir yetenek?

Bir oğlum, bir kızım var benim. Benim kızım da çok güzel tablolar yapar.

 

Eskiler daha çok baston kullanıyorlarmış, değil mi?

Evet, babam aksesuar olarak kullanırdı. Bastona ihtiyacı olmadı. Ben kullanıyorum.

“Bir bastonla bir ay uğraşmışım benim için hiç problem değil, çünkü ticari bir maksat yok!” diyor Nihat Bey.

“Almanya’daki bir arkadaşım benim rahatsızlığımı duymuş, beni görmeye geldi; hiç baston satmamışım daha. Akşama bırakmadım. Atölyeyi gördü, ‘Burada nasıl vakit geçiriyorsun, köyde? Baston mu alıp satıyorsun?’ dedi.  ‘Niye satayım dedim?’ ‘Peki, bunları değerlendiriyor musun?’ ‘Eşime dostuma hediye ediyorum, Allah razı olsun diyorlar.’ ‘Yahu Nihat Bey senin aklından zorun mu var? Bu kadar emek veriyorsun, sonra da dağıtıyorsun!’ Çıkardı bin mark koydu masanın üstüne, ‘Bana on tane baston ver’ dedi. ‘“Yahu şaka mı ediyorsun, al yirmi tane git!’” dedim. ‘“Paranın lafı mı olur?’ dedim. ‘Az mı geldi?’ dedi; kendi kendine yüz mark olarak kabul etmiş bastonları.”

 

Nihat Bey, bastonlarını bu dükkâna geçtikten sonra satmaya başlamış: “Satacaksınız diyorlar; kira da almıyorlar…”

İşte yaşama sımsıkı sarılışın öyküsü!

 

Gelecek sefere köydeki evlerinde buluşmak üzere ayrılırken, insan olmanın evrensel gururu kıpırdıyor içimde…

N.Cakiner-Bastoncu-3

 

* Bedri Rahmi Eyüboğlu/Bütün Eserleri-9/ “Resim Yaparken”/Bilgi Yayınevi

Söyleşi: Tamay Açıkel

Fotoğraflar: İsmail Arzu Açıkel

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.