“Öğretmen Benisa” Adapazarı’nda öğrencilerle buluşuyor…

DSC_1972_1

Köy Enstitülü öğretmen Huriye Saraç (Öğretmen Benisa) Adapazarı’nda… Bembeyaz, dalgalı saçlı, güleç yüzlü, giyimi özenli, bedeni dimdik, bakışları dikkatli ve sevgi dolu bir cumhuriyet kadını o. Daha ilk bakışta saygı uyandırıyor. İnsanlarla iletişim kurma becerisi olağanüstü. Birlikte okullara gidiyoruz. Çocukların, gençlerin arasında öyle rahat ve mutlu ki… Bir ışık yayılıyor yüzüne… Sözcükler bir ırmak gibi kesintisiz akıyor.

Kitaplarını okumak da öyle… Anadilini kullanışındaki doğallık, akıcılık; sözcük ve deyim zenginliği, özgün biçemi olağanüstü… Gerçek bir yaşam öyküsü; hiçbir kurmaca yok. Yetmiş yaşından sonra geçmiş bilgisayarın başına, her anını yeniden yaşayarak, acı çekerek; ama yazdıkça yükünü atarak yazmış, yazmış… Onu farklı kılan ise “ben yapacağımı yaptım…” deyip köşesine çekilmemesi…

Benisa’cık son nefesine kadar “canım!” diyerek sarıldığı insanların arasında olacak, “hiç yorulmayacak!”

Onunla geçen yıl bir söyleşi yapmıştık. Anımsayalım diye yeniden köşeme alıyorum. Bu akşam SAGÜSAD (Sakarya Güzel Sanatlar Derneği)’da  bizlerle, Adapazarlı dostlarıyla söyleşecek. Davetlisiniz…

 

Öğretmen Huriye Saraç, üvey ana odaklı bir karabasanın biçimlendirdiği yaşamını, yine baskı yüzünden çok geç kaleme alabilmiş. Ama ne tuhaftır ki onu bu sayede tanıdık. Köy Enstitülü olması yapıtını ilginç kılan birçok özellikten bence en önemlisi. 35–36 yıldır yurtdışında yaşıyormuş. Kitabı basıldıktan sonra Manisa-Salihli’ye yerleşmiş, ama yine gidip geliyor.

HS2

 

— Sevgili Huriye Hanım, yazmak için 2000 yılına kadar beklemenizin nedenini ve ondan sonraki “patlamayı” anlatır mısınız?

— Yaşadığım acı olaylar beni daima rahatsız etti. Haksızlıkları hiçbir zaman kabullenemedim. Bunları kafamdan atmak istedim. Bir bakıma hanımlara, evlatlara, çocuklara seslenmek istedim. Analarınızın, babalarınızın değerini bilin; yediğinizin, içtiğinizin, giydiğinizin… Elbette bizim de anamız olsaydı bu kadar perişan olmazdık. Varlık içinde darlık çekmezdik.

35 yaşındaydım. Babama, “Baba ben kitap yazacağım; yaşadıklarımı anlatacağım, paylaşacağım.” dedim. “Yazamazsın!” dedi. “Ben öldükten on beş yıl sonra yazabilirsin ancak.” dedi. 1985’te kanserden rahmetli oldu. 2000 yılında yazmaya başladım.

— Not tuttunuz ve onlardan yararlandınız herhalde…

— Hayır, ben hiç not tutmadım. Birincisi böyle bir yaşam süreceğimi hayal bile edemezdim o zamanlar. İkincisi, o olayların arasında nasıl not tutabilirdim? Neler yazabilirdim? Çok baskı altındaydım; nereye saklardım? Bulurlarsa başıma neler gelirdi?

Yurtdışındayken yazmaya başladım. Oğlum bana bir bilgisayar aldı; yazması, bozması kolay olsun diye. Tabii her okumada birşeyler daha hatırlıyorum, ekliyorum… Kitaplar çıktı, ama daha çok yazamadığım şeyler kalmış; belki bunun yarısı kadar da yazamadıklarım var. Acaba okuyucuyu bunlarla sıkar mıyım diye yazmadıklarım… Çok acı olaylar.

Bütün bunları çekiyorsunuz; yığılıyor yığılıyor… artık patlama zamanınız geliyor; ondan sonra artık hiçbir şey durduramıyor sizi. Çektiklerinizin hepsi gözünüzün önüne geliyor; daha acı yaşıyorsunuz. İçinizde bir kin var, o kin mayalaşıyor, hamur gibi… zamanı gelince taşıyor etrafa. Birinin evlendiğini, gelinlik giydiğini görüyorsunuz, gençlerin el ele tutuşup gittiğini görüyorsunuz… Bunlar benim hakkım değil miydi diye düşünmez misiniz? Öğretmen çıkmışım, babamın yüzünü ak etmişim, çalışmışım… neden hakkım değil?

DSC_1939

Adapazarı ENKA Okulları

DSC_1931_1

— Neden katlandınız onca kötülüğe?

— Köy enstitülerinde aldığımız eğitime göre, katlanmamamız gerekirdi tabii. Zincirlerimizi kırmamız gerekirdi… Ama bulunduğum ortam; babamın çok sert ve emredici olması, can korkusu, sopa korkusu, üvey ana korkusu…

Babam kont gibi giyinirdi. Orada Demokrat Parti’nin başkanıydı da. Bir nevi ağa gibiydi. Köyde traktörü, radyoyu ilk defa o aldı. Çok ileri görüşlüydü. Ama o kadının (üvey anne) etkisinde kaldı, bilemedi işte… Çevre köylerden bulmadı da gitti kasabadan buldu onu da. Neden? Bilgili, görgülü olsun diye… Bize de dikiş nakış öğretecekti falan… Peki, hiç mi marifeti yoktu bu kadının?.. Vardı. En büyük marifeti (!) diliydi… babamı örümcek ağı gibi sarıyordu! Bir de mesela, isterse elli kişi misafir gelsin, 1 saatin içinde hepsinin yemeğini hazır ederdi. Öyle bir yufka açardı ki hiç kimse onun kadar, ne çabuk ne düzgün ne de ince açabilirdi. Azıcık yakınlık gösterseydi!.. Mesela öğretmenlik yaptığım köylerde üvey annesi olan çocukları ayrı bir yere çeker, konuşurdum onlarla. Evlerine giderdim. Üvey ana ya, dikkatimi çekiyor… Bizimkine hiç benzemiyorlardı. İyi üvey analarla karşılaşıyordum.

Bana konuştuğum insanlar dediler ki “dünyada böyle bir kadın, böyle bir üvey ana olabileceğini sanmıyoruz.” Babamıza kadını şikayet ettiğimizde babamız onu döverdi. Sonra birbirlerine küserlerdi, bir ay, iki ay, üç ay konuşmazlardı. Bu sefer üvey anamızdan daha acı sopa yerdik. Sıkıysa bir daha şikâyet edin! Mesela kızdığı zaman ya maşa atar ya bıçak atardı… Hepimiz bedenimizde üvey anamızın izlerini taşıyoruz.

DSC_1917_1

Söğütlü Utrecht İlköretim Okulu

 

— Evet, örneğin kulağınız…

— Çocukken yediğim şiddetli tokattan zarı çatlamış… Tabii o zaman teknik bu kadar ileri değildi. Oksijen döküyorlardı. O da zarı iyice yemiş. Orta kulaktaki çekiç, örs, üzengi kemikleri aşınmış. Doktorların dediğine göre çok sağlam bir kulak yapım varmış aslında. Ama bu kulağım hiç duymadığı için, tek taraflı çalışa çalışa diğeri de yüzde otuz beşe düşmüş. Anlayamamışım ilerlediğini. Fark ettiğimde otuz beş yaşına gelmiştim. Öğretmenlikten malulen emekliye ayrıldım. Sonra yurtdışına gittim. Yaklaşık kırk yıldır işitme cihazı kullanıyorum. Çıkarttığım zaman dış dünyayla ilişkim bitiyor. Sıkıntılarım oluyor tabii ama katlanıyorum.

 

— Kitabınız çok rahat okunuyor. Üslubunuz çok akıcı…

— Anadolu lisanı işte… otuz beş yıl yurtdışında yaşadığım için Türkçedeki bazı sözcüklere yabancı kalmıştım. Onları değiştirdim. Gençlerin daha iyi anlayabilmesi için. Bir de tamamen yöresel sözcükler vardı, onları da biraz elekten geçirdim.  Kurgu var mı diye soruyorlar bana. Asla kurgu yok. Ne yaşamışsam olduğu gibi aktardım.

 

— Romandaki kişileri öyle tasvir ediyorsunuz ki tanıyormuşum gibi geliyor insana.

— Çünkü çaresizim. Bir insana bakıyorum, diyelim… öyle bakıyorum ki o insanın dudağının arasından acaba bana yardım edecek bir söz çıkar mı diye. Ne kadar dikkatle bakıyormuşum ki o insanların hiçbirini unutamıyorum. Hepsi gözümün önünde balık gibi yüzüyorlar.

 

— Bütün bu beklemediğiniz gelişmeler; yaşamınıza giren bambaşka güzellikler… Hepsi iyi de yorucu olmuyor mu Huriye Hanım?

— Asla yorulmuyorum. Nedense bir yorulmama hastalığı var bende. Istıraplarımı, yalnızlığımı daima çalışarak yendim. Aç kalacağım, ekmeksiz kalacağım korkusuyla durmadan çalıştım… Ancak, yazarken yeniden o yaşama dönmek zorundasınız… Zaman zaman çok ağladım.

Şimdi bunları konuşup anlatabiliyorsam, kitabın çok tutulmasından… Bu kadar başarı sağlayacağını düşünmemiştim kitabımın.

Okullara çağırıyorlar. İnsanın eserinin beğenilmesi çok başka bir şeymiş. İnsana güç veriyor.

Bazı yerlere ücretsiz verdim kitabımı; okullara, hastanelere, hapishanelere…

Bir gün Eskişehir’e davet ettiler beni. Gittim. Üç gün kaldım. Yazarlar, şairler… konuştuk beraber. Diyorlar ki bana; o üvey ana iyi ki gelmiş, sen iyi ki acı çekmişsin ve bunları yazmışsın… Türk edebiyatına çok değişik bir tür girdi diyorlar. Bilemiyorum tabii… O zamanlar nasıl düşünmüşüm bunları, nasıl çare aramışım hep? Kafamın içinde hep “gitmek” vardı…

Konuştuğum kadınlar, sanki hepimizden bir parça yaşam koymuşsun, diyorlar. Ben de anlatayım onu da yaz, diyenler oluyor. Çok dramatik yaşamlar var, ama aşamıyorlar. Toplum baskısı, eş baskısı… cesaret edemiyorlar. Çocukların hatırına yutuyoruz, diyorlar. Sen okudun, başardın, diyorlar.

Şahin İlköğretim Okulu

— Huriye Hanım, üçüncü kitabınızı da yazdınız; yakında çıkacak. Bir etkinlik de burada düzenleriz o zaman. Adapazarı’nda da tanınacağınızdan, sevileceğinizden eminim.

— İsterim ki bir gün Salihli’de, benim evimde bir röportaj yapalım. Evimde köy enstitülerinin izleri vardır.

 

25/12/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.