Masalcı Teyze

 

Masalci_27.12.08

Yaklaşık üç yıl önce yazdığım bir gezi yazısında şöyle demişim: “Beypazarlı’nın dünya görüşünü yansıtan bir öğe var bu eski evlerde. Çok ilginç gerçekten: Üst katlarda, “Çantı” dedikleri bir bölümü işlemeden bırakırlarmış. Bu da dünyada yapacak işlerinin bitmediğini vurgulamak içinmiş! Bizim de Beypazarı’nda işimiz bitmedi aslında… Önce, sık sık gelelim biz buraya, diyor; sonra yılda bire indiriyoruz!”

Gerçekten öyle oldu. Birkaç kez daha geldik. Ve gerçekten yapacak çok işleri var Beypazarılıların şu dünyada. Her gelişimizde bir yenilik buluyoruz. ‘Yaşayan Müze’yi son gidişimizde de duymuştuk ama gezememiştik.

Halkbilimci doktora öğrencisi Sema Demir ‘Yaşayan Müze’ tasarımını uygulamaya koymuş ve dünya çapında faaliyet gösteren Genç Liderler ve Girişimciler Federasyonu “Junior Chamber International Türkiye” tarafından “2008 Yılının En Başarılı 10 Genci Yarışması”nda “Kültürel Başarı” dalında birincilik ödülü almış. Yörenin somut olmayan kültürel mirası şimdi bu çatı altında korunuyor, tanıtılıyor. Alt katta her hafta sonu geleneksel el sanatlarından birinin canlandırıldığı bir etkinlik düzenleniyor. Ebru, keçecilik, kök boyalarla yapılan ‘ıhlamur baskı’, vb. Merak edenler uygulama yapabiliyor. Kurşun dökme geleneği canlandırılıyor alt kattaki bir odada. Özel günlerde, günün anlamına uygun etkinlikler düzenleniyor.

Üst katta bir ‘masalcı teyze’si var müzenin. Çıktığımda genç bir çifte masal anlatıyordu… Fonda geleneksel müziğimiz hafif hafif çalıyor. Pencere önündeki sedirlere oturmuşlar. İyi yürekli adamın kendisine süt getirdiği çanağa her gün bir altın bırakan yılanın, “Bende bu kuyruk acısı, sende de bu evlat acısı varken, dost kalamayız…” sözleriyle biten masalı bilirsiniz. Aferin gençlere, sonuna kadar dinleyip teşekkür ediyorlar. Bir şey bahane edip sıvışmıyorlar. Fotoğraf çekiyorlar. Makinemi verip bir de bizi çekmelerini rica ediyorum. Masalcı Teyze’yle birlikte poz veriyoruz.

Adını soruyorum.

— Sevin.

— Modern bir isim.

— Babam, ta eskiden buranın adliye başkâtibiydi. Bizim evden gazete, mecmua hiç eksik olmazdı. Radyomuz vardı, dinlerdik. Babam gazetesini alır okurdu, biz hepimiz bir köşede derslerimizi çalışırdık. Dört kardeştik. Okurduk. Okuduğumuz, dinlediğimiz de kulağımızda kalırdı, aklımızda tutardık. Şimdiki çocukların her şeyleri var. Ama kulağında bir şey yok!

Fikrimin ince gülü

Kalbimin şen bülbülü

O gün ki gördüm seni

Yaktın ah yaktın beni

İnce nağmeler eşliğinde konağın odalarını geziyoruz. Gelin odası… Gelinin dolabı aralık… Askılarda güzel giysiler asılı. Ayakkabılar, terlikler, hepsi şık şık… Mutfakta tabii yer sofrası. Kocaman bir ocak ve kap kacak.

“Böyle evlerde yaşardık biz de. Düğünlerde, toplantılarda güler eğlenirdik. Hamama giderdik ailece; gelin-görümce-elti-kaynana… Dolmalar böreklerle. Ertesi gün yine ya bir düğün ya bir eğlence… Oynardık, gülerdik biz eskiden…” diyor Sevin Hanım.

Ben de içimden; “İnsana geçmişi daha başka, daha güzel gösteren biraz da kendi gençliğinin o silinmez hayali olmasın; bazı keskinlikleri kurnazca törpülüyor olmasın bellek!” diyorum. O devam ediyor:

— Şimdi gam kasavet alıp gitti milleti…

Eskiden bir kişi çalışırdı. Şimdi beş kişi çalışıyor, herkes kazandığını harcıyor. O zaman bir keseden çıkar, evin ihtiyacı neyse oradan alınırdı. Şimdi sen kazanıyorsun, istediğini alıyorsun, ben kazanıyorum istediğimi alıyorum. Yel gibi geliyor, sel gibi gidiyor… Eski rahatlık, serbestlik yok. Millet bir iğneli fıçının içinde…

Eskiden insanlar çarşılarda hallederlerdi, eve getirmezlerdi o sıkıntılarını. Evin hanımı yiyeceğini, giyeceğini, her şeyi ona göre ‘tutumlucana’ ayarlardı. Bugün de bir bulgur aşı pişirivereyim, yanına turşu koyayım da yiyiverelim, denirdi. Her gün et olsun dolma olsun, denmezdi. Gözleme edilir, çayla yenirdi… Kanaat edilirdi. Biz yazın kurutup kışın yerdik. Mevsimi gelmeden yenen sebze meyve hiç bilmezdik. Kuruturduk, ıslardık, pişirirdik. Hevenk hevenk asardık üzümleri.

En fakirinde bile bu düzen vardı. Milyarlar konuşuluyor şimdi. Eskiden beş kuruşun hesabı bilinirdi. Ama mutluyduk yahu! Şimdi yel gibi geliyor sel gibi gidiyor! Gelinime de şaşıyorum kızıma da. Bir düğüne gitseler oturuyorlar. Hadi kalkın oynayın! Yok, istemem, başım ağrıdı, hadi kalkın gidelim! Dayanamıyorlar, çünkü kafalar dolu. Her gün o kalabalığı görüyorlar. Torunlar da okuyorlar; ders ders ders… Siz hiç gün yaşamadan büyüyorsunuz, diyorum.

Evliya Çelebi, ‘Seyahatname’sinde (1638) Beypazarı’nın kavununu, armudunu, pirincini, arpasını ve daha birçok şeyini över, över… bir de der ki:

“Pazarına her hafta, etraf köylerinden 10 bin insan toplanır. Halkı garipsever ve cömert kişilerdir. Kadınları gayet edepli ve akıllı olurlar.”

O akıllı kadınlar yine harıl harıl üretip şehir meydanına kurulan pazarda satıyorlar… Elbirliğiyle kalkınıyor Beypazarı. Masalcı Teyze’ye bakın! Eskinin yenilenip baş tacı edildiği Beypazarı’nda bile bunca yakınma varsa biz ne yapalım?

Adapazarı evleri fotoğraflarda kaldı. Ancak, kültürel renkleri üzerine benzersiz bir çabanın ürünü var elimizde: Değerli halkbilimci Ali Aktaş’ın, “Kültürel Renkleriyle Adapazarı” adlı eseri. Ayrıca, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü bir süre önce, yine Ali Aktaş’ın başkanlığında, ‘somut olmayan kültürel mirasın belirlenmesi’ çalışmalarını başlattı.

Düşünüyorum… Adapazarı, barındırdığı kültürel çeşitlilik dolayısıyla gelenek zengini bir şehir… ‘Yaşayan Müze’ örneği burada da uygulanabilir ve ne masalcı teyzeler çıkar buradan da, kim bilir…

27/11/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.