Çadırda bir “Hanım”

SAGÜSAD’dan bir grup arkadaşla Beypazarı’na gidiyoruz. Toplantı var. Türkiye’deki fotoğraf derneklerinin bir buluşması.

Üç araba çıktık yola. İlk mola yerinde buluşmamıza az kalmışken yol kenarında kömürcülerin dumanını görüyoruz. Biraz beklesinler, bu kaçmaz… Hemen “birkaç kare” canım, geç kalmayız!..

Belli bir düzende dizilmiş odunlar için için yanıyor. Ara ara biri çıkıp tepeyi düzletiyor. Bu iş böyle yapılıyor. Kömürleşmiş yığından tüten duman ve tepesinde bir insan… Fotoğraf için çok ilginç görüntüler çıkabiliyor bundan. Mangal kömürü yapanları daha önce çekmiştik başka yerlerde… İnsanlar cana yakındır. Kadınlar ikramcı. Oysa ne zor bir yaşamdır onlarınki.

Karı koca bizi karşılıyor kömürcüler: Hoş geldiniz! Fotoğraf çekeceğiz, yığının üstünde poz verir misin? Tabii.

“Çay koyayım size…” diyor hanım. Biri kapkara iki küçük köpek sırnaşıyor, kömürlü patileriyle üstümüze atlıyor. İbrahim’e şöyle durmasını, böyle yapmasını rica ediyoruz, o da bizi kırmıyor.

Sonuç fena değil, hatta bayağı güzel kareler var!

Çayları koymuş bekliyor hanım. Çadırın kapısını açıyor. Ötekinde çocuklar uyuyor. “İçerisi sıcak, girin içerde için.” diyor.

“Oturun şöyle, ayakta durmayın!” Geniş bir divana yan yana diziliyoruz. Onlar ayakta kalıyor. Gürül gürül yanıyor soba, üzerinde çaydanlık fokurduyor…

Çaylar tavşankanı, ikram özenli… Çayı “çay” yapan da bu, değil mi?.. Sade damağı değil, ruhu da okşayacak, insanlar konuşmaya istekli olacak…

Hanımın adı ‘Hanım’mış zaten. Yakışmış… Üç erkek, bir kız evlat: Muhammed, Eyüp, İsmail, Perihan… Ve kızdan 16 ve 14 yaşında iki de torun… Erkek çocukların ikisi yüksek öğrenim görmüş. Biri mobilya, dekorasyon okumuş, askere gidecek; diğeri de makine teknisyeni çıkmış, işe girmiş, çalışıyor.

Sorularımızı daha çok Hanım yanıtlıyor ya da ikisi birden.

— Yirmi iki senedir gurbetteyiz biz. Burayı emanet yaptık. Geçici dedik, 5–6 ay otururuz dedik, ama 5 sene oldu. İçindeyiz yaz kış…

— Memleket neresi?

— Kahramanmaraş… Elbistanlıyız.

— Gidiyor musunuz memlekete?

— Bazen düğün oluyor işte, gidiyoruz o zaman.

Çaylar yeniden doluyor.

—Demi nasıl olsun? Açık mı koyu mu?

— Çay çok güzel, eline sağlık!

— Seylan çayı. Hanım bunu seviyor. Bizim Almancılar var, onlar getiriyor.

— İbrahim ne kadar çaysız kalırsa kalsın kömür ateşinde demlenmiş çaydan başkasını içmez.

— Semaverle daha güzel oluyor ama.

İbrahim’in yüz çizgileri sert, ama yüreği yufka, belli. Huzur var yuvada, belli. Yoksa o koşullarda iki çocuk üniversite bitirebilir mi? Hanım’a, seviyor diye Seylan çayı gelir mi ta Almanya’dan?

— 365 gün yapıyor musunuz bu işi?

— Yok, nerde? 2–3 senedir yapmıyoruz. Ara sıra hazır odun aldık… Çürütüyorlar odunu ormanda. Hâlbuki nakliyesini yatırıyoruz. Devlete de faydası olsun bize de olsun, niye çürüsün?

— Ne yapıyorsunuz peki?

Hanım:

—Oturuyoruz… İş de bulamadık. Yazın fındık yevmiyesine gittim.

Bayağı yerleşik gibi yaşıyorlar. Tavukları var. İnekleri de varmış dört tane. Neden şimdi yok? Laf karışıyor, anlatamıyor Hanım. “Ben 22 senedir ormandayım.” diyor… Güzel bir hanım. 56 yaşındaymış. Koskoca torunları olduğuna göre normal… Ama hiç göstermiyor gerçekten. Kömür tozu bizi gençleştiriyor, deyip gülüyor… Gülüyoruz. Orman havası, dağ havası…

“Buranın havası iyi değil, rutubet çok.” diyor İbrahim.

— Çocuk askerliğini yapsın, durmayız burada…

— Hendek iyiydi, buraya alışamadık.

— Nereye gideceksiniz?

— Elbistan’ın içinde var iyi kötü bir yerimiz.

— Ben başka içmeyeyim. Eline sağlık…

— Kışlık tarhana, konserve filan yapıyor musunuz peki?

— Her şeyi yapıyorum. Bahçeyi ekiyorum. Konservelerimi, her şeyimi kendim yapıyorum. Suyumuz özel. Hayvan gübresinden başka bir şey kullanmayız. Ben veriyorum köylüye bamyayı, fasulyeyi…

— Haydi arkadaşlar, yolcu yolunda gerek!

— Her zaman bekleriz. Uğrayın.

Hanım ve İbrahim, siz… Doğa insanının düşüncelerini, duygularını ne güzel dile getirdiğini yeniden anımsattınız bize. Ne kadar içten, yalın ve akıcı bir dil… Şaşıyoruz.

20/11/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.