Kaleköy (2)

DSC_1110

Kekova… Her gün binlerce kişi teknelerle, kanolarla önünden geçiyor, selamlıyor kenti. Yeni sahipleri, keçilerle balıklar. Öyle ki adanın, denizin altında batık kente ait kalıntıların bulunduğu kıyısında yüzmek, dalmak yasak. Teknelerin altındaki camlı bölmeden izlenebiliyor yalnızca. Ağır ağır ilerliyor tekneler. Hız sınırlaması var. Sahil Güvenlik devriye geziyor. Farklı dillerde konuşarak açıklama yapan rehberlerin sesi, motor gürültülerine karışıyor.

Merdivenleri, taş duvarları, kapı ve pencereleri evlerin. Kuyular… Duvarlara oyulmuş eğimli kanallardan akarak kuyularda biriken sular… Aah ah!

Tersane Koyunda denize girmek serbest. Dipte deniz gözlüğümle gördüğüm balığı tarif ediyorum, bizim motorcu Ali’ye. 60–70 cm uzunluğunda bir tüpe benziyor. Ali, Kızıldeniz’den geldi bunlar, diyor. İnternette bulduk sonradan. Gerçekten, Hint Okyanusu ve Kızıldeniz’miş anavatanı. ‘Külah balığı’ymış adı. Oralarda tuzlaması ve konservesi yapılırmış. Hoş gelmiş de buralara göç etmesinin nedeni küresel ısınma ve denizlerdeki tuzlanma imiş!

Tersane Koyunda, hemen kıyıda bir kilise kalıntısı vardı… Yakın zamana kadar ayaktaydı bir bölümü, o da yıkılmış. Korunabilirdi oysa…

Bir zamanlar adalardan birinde geyik görülmüş de Geyikova yapmış Kekova’yı, Ankara! Hâlbuki ne geyik var orada ne de adanın ovaya benzer bir yanı. Geyik yok, ova yok… ama öyle uygun görmüşler, hoşlarına gitmiş!

Güzelim koylardan birine de, başka bir gün, eşimle birlikte Kaleköy’den yürüyerek gidiyoruz. Tek katlı bir ev… Evin sahibinin öldüğünü ve ev için yıkım kararı bulunduğunu duymuştuk. Koyun kıyısına ayak basıyoruz. Kimseler yok evde. Panjurları kapalı. Önündeki kerevetin üstü mindersiz… Biz de bilgisiziz, yorum yapmıyoruz.

Evin küçük iskelesinin yanında oturmuş dinlenirken denizin üzerinde zıplayan balıklar görüp fırlıyoruz. Kovalayanı gördüğümüzde küçük dilimizi yutacağız neredeyse: Rengârenk, kocaman bir balık! 1 metreye yakın… Gövdesinde mavi ve yeşilin nefis tonları ve sapsarı bir kuyruk… Yalnız olsam “hayal gördüm” derdim, ama değil; eşim de benimle birlikte bağırıyor işte!

Lambuka imiş adı, biliyorlar. Avlarlarmış, çok lezzetliymiş eti… Balık ansiklopedisinden bakıyoruz: Dünyanın en hızlı balığıymış… En güzel balıklarından biriymiş aynı zamanda. Seviniyoruz; masal kuşu ‘Zümrüdü Anka’yı görmüşüz sanki!

Kaleköy’ün kalesi… Ekim ayı olmasına rağmen öyle çok turist var ki… Gezmek, adam başı 8 YTL. (Bizim ‘müzekart’ımız var, onunla giriyoruz.)* Neler yapılmaz toplanan bu paralarla… Basıla basıla parlamış, iyice kayganlaşmış taşlardan tırmanıyorsunuz yukarıya. Mutlaka birkaç kaza oluyordur bu yüzden. Ta Roma Döneminde, kaledeki küçük tiyatronun oturma yerlerini doğal kayayı tıraşlayarak yapmışlar. Bunlar günümüzde çözümsüz şeyler mi?

“Hayır, kahramanlık olsun diye çıkmadım!” diyor eşine, elinde bastonuyla parlayan kayadan aşağıya inmeye çalışan yaşlı bir İngiliz turist. “Gelmişken görmek istedim,” diyor. Oyalı yazmalarını satmaya çalışan köylü kadınlardan biri başka bir yoldan götürüyor beni. Orası nispeten kolay. Çıktığımıza değiyor. Bu coğrafyayı kuşbakışı görebilmek çok eğlenceli. Grup halinde uzun bir geziden dönen kanolar güçlükle seçiliyor; o kadar yüksekteyiz. Binlerce yıllık tarihsel dönemlerin izleri var, nereye baksanız.

Rahmi Koç’un evi ve yakınına yaptırdığı helikopter pisti dikkati çekiyor bir de. Köye bir ilkokul binası armağan etmiş Koç. Kale’nin yanıbaşında şirin bir yapı. 4 öğrencisi var bu yıl ve 1 öğretmeni. Öğretmen hanım pek genç. Annesi babası da onunla birlikte gelmişler. Bir ay olmuş atanalı. Üç sınıfı bir arada okutuyor. Daha büyükler ise her sabah 7’de motorla Üçağız’a, oradan da minibüsle Demre’ye gidiyorlar.

Kaleköy’ün yollarını anlatmıştım geçen hafta. Evlerin avlularından geçe geçe yol alıyorsunuz burada. İki bakkal dükkânı var. Haftada iki gün de motorlarla sebze meyve geliyor. Köyün kadınları iskeleye koşuyorlar hemen. Kiminin lokantası var kıyıda, bol bol alıyor. İşleri bittiğinde bile elleri işliyor kadınların. Oya yapıyorlar. Çalışkanlıkları mutfağa da yansıyor. Ev yemeklerini özlemiyorsunuz Kaleköy’de. Dolma, mücver, pırasa, … Hepsi de gayet lezzetli. Erkek işi, kadın işi demiyor, balığa bile çıkıyorlar. Yaman kadınlar!

Günbatımları çok güzel… Son akşam, fotoğraf makinelerimizi kapıp dalıyoruz çalıların içine. Bir anda sivrisinekler üşüşüyor. Artık geri dönemeyiz… Gökyüzünde sarıları, kızılları kalıyor yalnız, dağların ardında yitip giden güneşin. Siluetler belirginleşiyor artık… Ve yavaş yavaş azalan maviliklerle, bulutlarla kaynaşıyor renkler. Onun peşindeyiz.

DSC_1159

 

23/02/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

* Müze Kart, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olan tüm müze ve ören yerlerine, yılda sadece 20 YTL karşılığında sınırsız ziyaret olanağı sağlıyor. Öğretmen ve öğrencilere %50 indirimli.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.