Adapazarı’nda Köy Enstitülü bir öğretmen-Hasan Dabak

 

Ayşe Hanım ve Hasan Bey Budaklar’da oturuyorlar. Burası Adapazarı’nın, şehre pek yakın bir köyü. Ayşe Hanım doğma büyüme buralı. Hasan Bey Erzurumlu. O bir Köy Enstitülü öğretmen, öğretirken eğiten…

Arkadaşımız Ünal Bey’in anne ve babası onlar. Son derece candan karşılıyorlar bizi. Hayatları bu köyde geçmiş. “Neden köy?” diye sormaya gerek var mı? Sormuyorum.

Hasan Bey:

Buradaki okulda müdürlük yaptım ben. O dönem öğretmenlik yapmış olanlar şimdi beni gördüğünde elimi öper. Çok düzgün giyinirdim. Her gün kravat takardım. Enstitüdeyken yakası kolalı olmayan gömlek, ütüsüz pantolon giyemezdik. Okuldan mezun oldum, artık eve dönüyorum, gittim önce bir kömür ütüsü aldım.

Öğretmenliğe başladığım günden beri gazete abonesiyim. Okumadan duramam.

Ayşe Hanım:

– Benim kendi evime her gün gazete gelirdi. Babam Cumhuriyet Gazetesi okurdu. Bir de Hayat Mecmuası alırdı. Bizim çok işimiz olurdu. Geceleyin yatmadan önce bunları okuyun derdi babam. Yazılarını okuyun, resimlerine bakın derdi. Yani bizim de baba evinden okuma alışkanlığımız vardır.

Hasan Bey:

– Ben buraya geldiğim sene Adapazarı’na tiyatro gelirdi. Soğuksu’dan bir çocuk vardı, bu işleri o organize ederdi. Hamdi Özarutan.

Ayşe Hanım:

– Bütün ünlü tiyatrocuları yakından görmüşümdür orada. Yıldız Kenterler, Muammer Karacalar…

 

Konuşmalar daha sonra Köy Enstitüsüne gelecek. Söyleşimiz boyunca Hasan Dabak önce çocuk, sonra genç bir öğretmen olacak; bize o günleri anlatacak. Yine söyleşi boyunca Ayşe Hanım önümüzdeki sehpayı hiç boş bırakmayacak… İkramını bize hissettirmeden yapacak ama… Küçük adımlarla mutfağına gidip gelecek durmadan. Böreklerini, tatlılarını hep duyardık da tatmamıştık. Bayıldık!

Söyleşi: Hasan Öğretmen (Hasan Dabak)

Tamay Açıkel

1933 Erzurum doğumluyum. İlkokulu Erzurum’un Gez köyünde okudum. Okul, önce öğretmenliydi. Öğretmenler geldiler fakat ev bulamadıkları için bir süre sonra köyden gittiler. Üç defa aynı sınıfta tekrar yaptık. En sonunda bir eğitmen geldi. Eğitmeni biliyor musunuz? Askerliğini yapmış, okuma yazma bilen kişileri altı ay kursa çağırırlar. Sonra da köylere gönderirler. Eğitmenler üçüncü sınıfa kadar okuturlardı. Ellerinde bir kılavuz vardı. Dört işlemi öğretir, onun dışında başka bir şey öğretmezlerdi. Bazıları çok başarılı oldu, yıllarca eğitmenlik yaptı. Üçüncü sınıfta okuldayken içeriye üç kişi girdi. Eğitmeni teftişe gelmişler. Biri Köy Enstitülerinde eğitim şefi, diğeri hazırlık sınıfının öğretmeni, biri de bir abiymiş. Eğitim şefi olan Hamit Bey bize bir şeyler okuttu. Tek tek okuyoruz… Sıra bana geldi. Çok güzel okudum, o da aferin dedi, sonra beni tahtaya kaldırdı. Toplama çıkarma çarpma yaptım. Öbürleri de yaptı ama iyi yapamadılar. Arkadaşınız bunları biliyor, siz niye bilmiyorsunuz, dedi. Onlar da hep bir ağızdan: “Ona babası öğretti!” dediler.

Köyümüzün yanından yol geçiyordu. Cumartesi pazar günleri Pulur Köy Enstitüsü öğrencileri geçerlerdi oradan. Çarşıya giderlerdi. Ayaklarında postal, boz pantolon, başlarında şapka; rap rap yürüyerek. Hayran kalırdım onlara. Hamit Öğretmen; “Seni Köy Enstitüsüne alsam gelir misin, okumaya?” diye sorunca bir süre konuşamadım sevincimden. Gelirim dedim. Bana bir kâğıt verdi. Ağustosun beşinde gel kayıt edeyim dedi. Ama o gece hiç uyuyamadım. 5 Ağustos’ta gittim. Kayıt ettiler, sonra bir abi geldi yanıma, beni bir yere götürdü. Orada bana elbiselerimi verdi. Pantolon, iç çamaşırı ve ayakkabı. Dedi, bunları hemen şimdi giymeyeceksin. Akşam sizi toplayıp kaplıcaya götüreceğim, yıkandıktan sonra giyeceksiniz. Hazırlık sınıfının binasına gittik. 20-30 kişi vardık. Bayburt’tan, Gümüşhane’den, Erzurum’un ilçelerinden gelmişler onlar da. Akşam olana kadar bekledik orada. Geldi o abi, yine bizi sıraya dizdi. Ilıca zaten çok yakın, şöyle 1 km kadar. Tıraş ettiler, yıkandık. Havlu dağıttılar. Yeni şeylerimizi giydik, eskilerimizi de bir torbaya koyduk. Yatakhaneye götürdüler bizi. Ağaçtan ranzalar vardı. Yapacaklarımızı anlattılar. Öyle başladık. Sabah erkenden kampana çalar, o abi gelir bizi kaldırırdı. Öğretmenden başka bir de büyük sınıflardan derse girerlerdi bize. İkinci sene dörde geçince artık bize çalışma da yaptırdılar. Okulun büyük arazisi vardı. Mercimek yolardık ellerimizle. Bazen inşaatlarda çalışırdık. Abiler duvar örerken bağırırdı; küreği uzat malayı uzat diye. Beşi orada bitirdik, birinci sınıfa geçtik. Bir şayia yayıldı o zaman. Yeni bir köy enstitüsü kurulmuş buradan üç sınıfı Van’a göndereceklermiş. Çok güzel bir yerdeymiş okul. Ernis Köy Enstitüsü… İşte bağlık bahçelikmiş, gölün yakınındaymış, yanından vapurlar geçiyormuş… Bizim hazırlık sınıfının tümü yazıldı. İki sınıf daha yazdılar, 110 kişi oldu. Kasım ayındaydık. Okula beş altı tane çatma otobüs geldi, karoserleri tahtadan. Bizi bindirdiler. İki üç tane de kamyon geldi, onlara da eşya, yiyecek falan yüklettiler. Bize iki üç gün izin verdiler, evlerinize gidin gelin diye. Ben köye gittim, Van’a gideceğimizi söyledim. Anlattım, okul gölün kıyısında dedim. Yaşlı kadınlar, aman sakın gölün kıyısına falan gitme, göl kendine çeker dediler. Öyle bir şayia… Güya Van Gölü kabaracakmış, dünyayı içine alacakmış… Bindik otobüslere gidiyoruz. Ağrı’ya kadar yol güzel, stabilize yol. Erzurum’dan çıktık, Hasankale, Horasan. Horasan’dan yol ikiye ayrılıyor; biri Ağrı’ya, biri Kars’a gidiyor. Ağrı tarafına girdik. Tanrı Dağları… Araba böyle dönüyor dönüyor. Şoförün biri dedi ki Doğu’ya bakın, şimdi Ağrı dağını göreceğiz. Ağrı Dağını gördük; uzakta bir çadır, bembeyaz bir çadır! Ağrı’ya vardık. Yemek filan verdiler bize, biraz eğlendik, yeniden yola koyulduk. Yollar tamamıyla toprak yol. Arabalar gidemiyor, batıyor. Toz duman. Erciş’te otobüsten inince etrafımız insanlarla doldu. İlk defa otobüs görüyorlar. Ondan sonra da okulun bulunduğu yere geldik. Biz gölün kıyısında güzel bir okul hayal ediyoruz, bir de ne görelim! Okul diye böyle derme çatma binalar! Eşyalarımızı aldık, müdür bizi bir yere götürdü. Hemen süpürge kürek verdiler elimize, süpürdük temizledik. Su yok, elektrik yok… Bize kumanya dağıttılar, yerlere kuru otlar serdiler. Üzerlerine de battaniye. Orada kaç gün yattık hatırlamıyorum. Ertesi sabah ustalar geldi ve hemen işe başladılar. Demek onlar biz gitmeden önce hükümet tarafından ayarlanmış. Bir kısmı elektrik santralı kuruyor, bir kısmı hamam yapıyor, diğerleri de o eski binaların içine boru döşüyor. Binalara su getirecekler.

Orası eskiden iskeleymiş, gemiler uğrarmış. Van Gölünde çalışan gemiler bayağı yolcu gemisi. Tur yapıyorlar. Van, Erciş, Adilcevaz… İskele kalkınca seyyar jandarma alayı gelmiş oraya yerleşmiş. Binaları onlar yapmış.

Kışa kadar biz hep böyle çalıştık. Ama çok zorluk çektik. Fırınımız yoktu, ekmek Erciş’ten gelirdi. Bazı zamanlar hava yağmurlu ya da kar yağışlı olduğunda öğleye, ikindiye kadar yemek yiyemediğimizi hatırlıyorum.

Bir kilometre güneyimizde, dağın yamacında bir su kaynağı vardı. Kaynaktan okula su getireceğiz. Kırk kişi burayı kazacağız. Kazma kürekleri elimize verdiler. Gece gündüz kazdık. Yarım metre genişliğinde yarım metre derinliğinde kazıp hazırladık. Sonra boruları döşediler ve okula su geldi. Bunları becerdik ama o kış çok zorluk çektik. Tarif edemem yani. Çok üşürdük. Dokuz kişi öldü. Biri kalpten öldü. Boğulan da oldu galiba, çok zaman geçti hatırlayamıyorum. Diğerleri de galiba zatürreeydi, üşüttüler kendilerini. O zamanlar çaresi yoktu. Okulun yanında bir tümsek vardı, oraya gömdüler. Bizim sınıftan ölen olmadı.

İkiye geçtiğimiz zaman okula yardım yağmaya başladı. Diyarbakır tarafından trenle, Erzurum’dan kamyonlarla otobüslerle geldi yardımlar. Kumaşlar, ayakkabılar… 20-30 terzi ölçü alıyor, kimi elbise dikiyor kimisi de gömlek dikiyor. Ranzalar kalktı, onların yerine karyolalar kondu. Büyük bir yemekhane, yeni sınıflar falan… rahata kavuştuk.

Artık okul tamamen faaliyete geçmişti. Okulun bayağı arazisi vardı. Traktör yoktu bizde. Belki diğer enstitülerde vardır da bizim orada yoktu. Toprağı biz bellerdik. Başımızda tarım öğretmeni; asker gibi dizilirdik, sonra tempoyla beli kaldırıp vurur, toprağı devirirdik. Bazen de kirizma yapardık. Kirizmada bayağı bir derin olarak toprağın altı üstüne getirilir. Bu arazilere Pulur’da mercimek, şu bu ekerlerdi, bizim burada bostan: karpuz, soğan, patates…

İkinci üçüncü sınıfa geçince, iş öğretmenimiz bize dedi ki size kiremit dizmeyi öğreteceğim. Erciş’te çok verimli bir arazi var, oraya devlet hara yapacakmış. Öğretmen galiba müteahhitle konuşmuş, binaların yapımında çalışmak üzere bizden beş kişiyi oraya gönderdiler. Yürüyerek gittik, kendimizi tanıttık. 5-10 gün orada kiremit dizdik. O iş bittikten sonra da müteahhidin yanında ustalara yardım ettik. Harç taşıdık falan… bir ay çalıştık. Kuru otların üzerinde yattık uyuduk. Üşümüyorduk. Bir aylık çalışmamız karşılığında bize yüzer ya da yüz on beşer lira verdiler. O zaman için çok para. Babalarımızdan gelen ayda 5-10 lira. O parayla Erciş’e geldik, gömlek aldık, elbise aldık. Hayatımda en sevindiğim olay o olmuştu.

19 Mayıs’ta Gençlik ve Spor Bayramında hep Van’a giderdik. Toplu halde beden eğitimi hareketleri yapılırdı. Vanlılar bizi alkışlardı. Milli oyunlar oynardık.

Ailenizden sizi görmeye gelen olur muydu?

Hiç kimsenin ailesinden kimse gelmezdi. Ancak Van tarafından olanların babalarını görürdük ara sıra. Yoksa bizim Erzurum’dan, Artvin’den, Ağrı’dan kimse gelmezdi çocuğunu görmeye. Vasıta yok ki neyle gelecek? Yoksulluk da var.

Anneniz sağ mıydı o zaman?

Yok canım! Annem çok önce öldü. 8-9 yaşında mıydım bilmiyorum, hayali artık gözümün önünden gitti.

Ayşe Hanım:

– Annesi de yok, o yaşta tek başına gitmiş oralara. Ben olsam yollayamam mesela. Anne toparlayıcı olur ama baba öyle değil.

Hasan Bey:

Okulun bir takası vardı. Trabzon’dan gelen ustalar okula bir taka yaptılar. Çok büyüktü, 50-60 kişi binerdik. Bir gün okulun müdürü bizi takaya bindirip Tatvan’a götürdü. Kıyı kasabası. Meşe ormanı vardı orada. Odunlar kesiliyor, yığılıyor, biz de odunları takaya yükleyip okula götüreceğiz. Odunları takaya yükledik. Dönüşte gölde bir dalga çıktı, taka böyle kalkıyor iniyor. Karşımızda duran Süphan Dağını göremiyoruz. Hepimiz korkuyoruz, korkudan ağlayanlar… Can güvenliği yok. Bırak takanın batmasını, yolda bozulsa ne yaparız! Kimseye haber veremezsin. Kaptan en sonunda gemiyi kıyıya götürdü. Karaya oturttu, orada kaldı. İyi bir kaptandı, Trabzonluydu. Hiç unutmam bu olayı. Bir daha da gidilmedi galiba.

Son sınıftayken bizleri grup grup çevre köylere gönderirlerdi. Yatağımız, yorganımız, eşyamızla beraber. Orada okul müdürü veyahut öğretmenle beraber derse girerdik. Dersi takip ederdik, tartışırdık. Öğrenci kayıt fişlerini doldururduk. Staj görürdük yani. İşte bu sayede, öğretmen olup köye tayin olduğumuz zaman hiç zorluk çekmedik, öğrenmiş gelmiştik çünkü.

Sadık Güneş isminde bir meslek dersleri öğretmenimiz vardı. Staj için gittiğimiz köyde, bir iki gece bizle beraber kalırdı. Tıraş olmayı o öğretti bize. Yemek nasıl yapılır, masa nasıl kurulur, bardak nasıl yıkanır… hep o öğretti bize. Sonra Nazmiye Demirel’in kız kardeşiyle evlendi. Düğününü de okulda biz yaptık. Aramızda klarnet çalan var, davul çalan var, zurna çalan var… Bayağı düğün yaptık biz ona.

Stajlar bitti. Mezun olacağız diploma alacağız. Bize para verdiler. Üç vilayet istiyorduk. Şimdiki gibi değildi, istediğin vilayete veriyorlardı. Başarı durumuna bakıyorlardı. Ben Erzincan’ı, Eskişehir’i yazmıştım? Erzurum’a verdiler. Erzurum’un Hasankale ilçesinin Ağzehir Köyü. Şimdi değişmiştir ismi.

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

“Baba, kim bu Atatürk?”

Gez köyüne, benim köyüme dönelim şimdi. Babamla beraber çarşıya çıktığımız bir gün, babam beni fırına göndermişti. Ekmek alıp geri dönecektim. Fırının önünde insanlar toplanmıştı. İlerde bir kahve var, onun da önü kalabalık. Fırının önündekilerin bazıları gözlerini siliyorlardı. Baktım, ağlıyorlar. Bir yaşlı kadın gördüm bir taşın başına oturmuş; o da sanki ağlıyor… Biri, “Abla niye ağlıyorsun?” dedi. “İstanbul’da padişah ölmüş, ona ağlıyorum!” diye cevap verdi. Sonra Atatürk’ün öldüğünü duydum. Atatürk adını ilk defa duyuyordum. Babama sordum; “Baba kim bu Atatürk?”. Babam da iyice anlattı ve ben o zaman Atatürk’ü tanıdım. Hayran kaldım. İşte benim her şeyiyle belleğimde kalan en önemli olay buydu. İkincisi Erzurum’a trenin gelişi.

Tren Erzurum’a 1938 yılında geldi. Tren yolu da bizim köyün önünden geçiyor, iki tarafı böyle bembeyaz çadır. Belki yüzlerce kağnı arabası taş taşıyor. Yüzlerce insan çekiçle taş diziyor. Yüzlercesi de teskireyle (dört kollu el arabası) toprak taşıyıp yola döküyor. Bir de kamyon vardı, çimento getirirdi. Çimento köprü yapımında kullanılırdı. En sonunda tren yolu bitti. Her tarafa haber verildi. Doğu Ekspresi’nin açılış töreni yapılacaktı.

Çevre köylerden gelenler bizim evin önüne yığıldı… Önce dumanı göründü Kara Trenin. Süslemişler; ön tarafına yeşil dallar, çiçekler asmışlar. Camlarda fötr şapkalı, yakışıklı, iri yarı adamlar…

O trenin gelişi Erzurum’u öyle bir değiştirdi ki… Doğu’da ne kadar insan varsa Kars’tan, Ardahan’dan, Van’dan, Muş’tan, Ağrı’dan… hepsi Erzurum’a geliyorlar. Erzurum’dan da trene binip İstanbul’a, Ankara’ya gidiyorlar. Oteller her zaman dolu. Doğu Ekspresi sabah erkenden gelir, akşam da giderdi. Gelişinde de gidişinde de istasyon bayram yerine dönerdi. İstasyonun önünde belki yüz tane payton beklerdi. Gelenler paytona biner, payton şak şak giderdi. Bunu da hiç unutamam.

Belleğimde kalan başka bir anı da Varlık Vergisi konduğu dönemde Erzurum’da çalışanlar… 1940-42 yıllarında İsmet Paşa Türkiye’deki azınlıklara bir varlık vergisi hazırladı. Rumlara Ermenilere Yahudilere, o zamanın parasıyla bir milyon lira, beş yüz bin lira, elli bin lira, yüz bin lira vurdu. Gerçekten çok iyi yaptı. Ama sonradan Demokrat parti bunu eline aldı, oyalaya oyalaya işin tadını kaçırdı.

-Neden “iyi yaptı”?

Bakın şimdi, nasıl anlatayım… Öyle bir yokluk var ki… Pantolonunun paçası ya da dizleri yamalı olmayan insan yok neredeyse. Kumaş bulamıyorduk. Gömleği köyde bazı becerikli kadınlar dikerdi. Terzi yok. Gömleğin düğmeleri dört tane, dördünün de rengi ayrı ayrı. Şapka yamalı olur mu, şapkalarda bile yama vardı. Köylerde çarık giyenler vardı. Ben hiç giymedim. Hayvan derisinden dikerler. Kışın da içine kuru ot doldururlar. Kışın yumuşak olur ama kışın kupkuru. O Ankara Lastiği çıktığında, yumuşak diye köylerde bayram ettiler. Halbuki o lastik var ya yazın insanın ayağını ter içinde bırakır. Mantar yapar. Koku yapar. Şeker, ta Rusya’dan geliyor. O şekeri sandıklarda altın gibi saklarlardı, çocuklar bulup da yemesin diye. Bisküvi çikolata filan hiç bilmezdik. Babam bana bir kuruş iki kuruş verirdi. İki kuruşa bir avuç leblebi alırdık.

Öyle bir kıtlık var ki… Doğuda bir de tehlike vardı. Hayvanların yiyeceği tükenirse bir de kar yerden kalkmazsa, o artık bitti. Milyarder olsa bitti. Otları dışarı yığarlardı evin önüne. Ailenin düşmanı varsa kışın sabaha kadar samanın başında nöbet beklerlerdi. Öyle bir kıtlık oldu ki bir kere Erzurum’da, 1954 yılıydı. Hasankale’ye trenle saman geldi, mahşer yeri gibiydi. Herkese birer çuval saman verdiler.

Öte yandan Yahudiler, Rumlar, Ermeniler yıllardan beri askere gitmemiş. Ticaret onlarda, sermaye onlarda. Hatta devlete bile borç para veriyorlar. İşte onun için “iyi ki yaptı” dedim.

Devam edelim… Şimdi bunların bir kısmı parayı ödemişler ama bir miktar kalmış, ödeyememiş. Onu da bedenen ödeyecekler diye bir kanun kondu. Bedenen ödeyenleri de bizim köyün karşısındaki hava meydanına gönderdiler. Buz kırarlar, kürekle kar temizlerlerdi. Paltolu, gözlüklü, böyle boynunda atkılı insanlar. Şose yolu yapan müteahhit köyün önüne betondan bir çeşme yapmış. Hatta yazısı hatırımdadır: “Transit yolunu hatırla, Atatürk’ü an -1937” Bizim ev de çeşmenin yanında. Köye gelir çeşmeden su alırlardı. Yumurta sorarlardı. Ben de biraz uyanıktım, onlara yumurta toplardım. Beni çok severlerdi. Okuma yazma biliyorum diye gazete, kitap verirlerdi. Altı yedi ay kaldılar, Erzurum – Aşkale arasında kürekle kar temizlediler. Adamlar o şartlar altında bile sporlarını bırakmadılar. Sabah erkenden dışarıya çıkarlardı. Sonra paltolarını karın üzerine koyar, soyunup sıraya geçer koşmaya başlarlardı. Biz de damlara çıkar seyrederdik. Gülerdik onlara; ya bunlar ne yapıyor, akıl yok mu, bu soğukta insan koşar mı, diye.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köy Enstitüleri- Yoksulluktan kurtuluş

Okulu bitirince Hasankale’nin Ağzehir Köyüne tayin oldum. Çantamı hazırladım. Yatağım yorganım, babam bir de gazocağı almıştı, şöyle pompalı… Köye gittik. İlk maaşımı aldım: 145 lira! O gece iki defa kalktım parayı saydım. Çok sevinmiştim.

Okul dikdörtgen biçiminde kerpiçten yapılmış bir bina. Derme çatma bir kapıdan içeri giriyorsun, sağ tarafta bir hol var yakacak koymak için. Yakacak olarak da sadece tezek. Küçük bir oda ve okulun demirbaşlarının konması için derme çatma bir dolap. Öğretmen belki burada kalır diye bir oda daha yapmışlar onun yanına. Bir de sınıf. Sınıfta şöyle düzgün bir masa sıra yok. Köylü yapmış olanı da kendi gücüyle. Okulda tuvalet falan yok… Su yok. Bir defa bak şimdi, öyle zor şartlarda yetişmişiz ki ben bunları hiç yadırgamadım. Hiç aklıma gelmedi.

Beş sınıfı bir arada okuttum üç sene boyunca. Beş sınıfın programı birbirinden ayrı. Birine ders verirsin, birine ödev verirsin, öbürü dışarıda oynamaya gider… Çok zor bir şey. Kışın Hasankale’ye gitmek mesele haline gelir. Ya ineceksin yolun kenarına, kızak gelecek; ya şansın varsa bir kamyon gelir ona binersin yahut da yürüyerek gideceksin. Hayat çok zordu. Ama insanları çok iyiydi oranın. Alevi köyüydü. Yani şimdi imkân olsa gidip yine orada öğretmenlik yaparım. O kadar hoşuma gitti. Bana türkülere âşık olmayı onlar öğretti. O kadar hoşsohbettiler ki hayran kalırdın. Öyle fıkra anlatırlar ki öyle tarih bilirler ki şaşarsın! Halk ozanlarının bütün deyişlerini söylerler. Aşık Veysel’i, Pir Sultan Abdal’ı, Aşık Daimi’yi… Saz çalmayı çok severlerdi. Ben türkü zevkini, müzik zevkini onlarda gördüm. Beni bir düğüne çağırdılar. Biri kalktı bir şiir okudu.

Nesimi’ye sordular ki

Yârin ilen hoş musun

Hoş olayım olmayayım

O yar benim kime ne

Ben afalladım, nedir bu? Köyde, dağın başında bir köyde Nesimi’nin şiirini okuyorsun! Onların düğünleri hep içkili olurdu. Düğün akşamı davulcu gelir, mesela benim evin kapısının önünde çalar, beni alır çala çala düğün evine götürür. Civar köylerden de gelenler olurdu.

Orada üç sene öğretmenlik yaptım. Sonra tayinim buraya çıktı. Okuttuğum öğrenciler duymuşlar, okulun önüne toplandılar; nasıl ağlıyorlar, ayaklarıma sarılıyorlar gitme diye. Eşyalarımı topladım, aşağıda şose var, oradan binip gideceğim. Oraya kadar geldiler, beni de ağlattılar. Can insanlardı. O köy şimdi boşalmış, kimse kalmamış.

Köy Enstitüleri bir fırtınaydı, geldi geçti. Bakın mesela ben öğretmen oldum. İşte oğlum. Torunum Cerrahpaşa Tıp’tan mezun oldu, şimdi doktor. Kızımın oğlunun biri Kabataş’ta okuyor. Biri Bilkent’te. Buraya nereden geldik bakın! Eğer olmayaydı ne yapacaktık? Köyde hiçbir şey yok. Köyde büyüyecek, inşaatta çalışacak, çobanlık yapacaktık. Eğer şansım varsa bir şey yapardım belki. 17 bin mezun verdi Köy Enstitüleri. Bunların içinden ne değerler çıktı. Fakir Baykurtlar, Mahmut Makallar, Mehmet Başaranlar… Dünya çapında oldular. Köyün gerçeğini yazdılar. Fakir Baykurt bizim köyü yazdı. Orada geçiyordu; adamın öküzü ölmüş, çoluğu çocuğu ağlıyormuş… Yer yerinden oynadı. Adama komünist damgası vurdular. “Sen bunu nasıl yaparsın? Öküz ölünce ağlar mı insan?” diye. Ağlamaz mı, öküz onun hayatı!

 

Hasankale’den Adapazarı’na… Çatılı, kiremitli evler

Cumartesi pazar günleri Hasankale’ye giderdik. Hasankale Doğunun en güzel ilçesi. Önünden tren geçer, şose geçer. Hasankale’nin kaplıcası da meşhurdur. Etrafında çok kaplıca vardır. Şifalı kaplıcalar vardır. Şimdi daha modern olmuş tabii oralar.

Hasankale’de ne yapardık? Alışveriş yapardık. Gündüz kahvede otururduk. Akşam olunca otele giderdik. Bir de şehir kulübü vardı. Hasankale’nin memurları gelirdi oraya. Sohbet ederlerdi, kâğıt oynarlardı… Ara sıra gelen şişman biri vardı. Bir gün baktım karşı masada yalnız oturuyor, yanına gittim. Seni ara sıra görüyorum burada, sen de öğretmen misin yoksa dedim. Köküm öğretmen ama yedek subaylık yapıyorum dedi. Burada askerlik yapıyorum. Nerelisin? Adapazarlıyım… Biz bununla arkadaş olduk. Bir gün aldım, köye götürdüm. Bizim o Ağzehir Köyü de Aras nehrinin kıyısında çok güzel bir köy… Şelaleler falan var. Manzaralar şahane. Karşı tarafta dağlar, yemyeşil. Çağlayana götürdüm, şuraya buraya… İşte anlatıyorum, şöyle güzeldir, böyle güzeldir… O beni öyle dinliyor. Bir gün, bak dedi, ben sana şimdi bir köy göstereyim de köy gör, bunlar da köy mü! Sonra cebinden bir şey çıkardı. Bir fotoğraf… Çatılı kiremitli evler! Burada bir Abaza köyüymüş. Ya Kayalar ya Adliye, ikisinden biri. Doğuda o zaman hiç kiremitli ev yok. Erzurum’un içinde bile yok. Hükümet binası kiremitli; belediye, adliye, bir de şehirdeki birkaç zenginin evleri. Tüm şehir toprak bina. Ağrı, Doğunun Paris’iydi, o da öyle… Van, Siirt öyle. Başka bir fotoğraf daha gösteriyor: bir minibüs var, yanında da başı açık kızlar… Dedim, kim bunlar? Dedi, bizim köyün kızları. Çalışmaya giderler, akşam olunca da minibüse binip sinemaya giderler. Doğunun en gelişmiş ilçesi Hasankale’de sinema yok… Sen dedi oraya gel. Ne yapacaksın burada dedi. Orada evlenirsin dedi. Bir patates tüccarının kızını alırsın… Kafama takıldı. Kimseye bir şey demeden yazdım dilekçeyi, babama bile söylemedim. Trene atladım geldim. Yataklı vagonla. Sabah erkenden Arifiye’de indim. Paytona bindim. İzmir Palas Oteli vardı, orada kaldım. Sabahleyin gittim, dilekçeyi verdim.

Adapazarı’na geldiniz… o fotoğrafta gördüğünüz gibi bir yer miydi Adapazarı?

– Evet, çok güzeldi.

Yıl kaç?

– Elli yedi.

Beni Dernekkırı bölge okuluna verdiler. Ama orada kalacak yer yok. Köyde de bakkal bile yok. Budaklar Köyünde ise lokanta var, dükkân var. Köyü beğendim. Hoşuma gitti. Gider gelirim dedim. Bir ev tuttum kirayla. Ondan sonra ikinci üçüncü sene iyice kaynaştık köy halkıyla. Arkadaşlarım oldu. O köylü beni everdi, düğünümü yaptı. Ayşe Hanım’la evlendik. Kayınpeder gerçekten patates tüccarıydı.

 

Küçük bir moladan sonra anılar canlanmaya devam ediyor. Yeniden çocukluk, ilk gençlik yıllarına dönüyoruz Hasan Öğretmenin…

Yaşar Kemal

Bizim oralarda adettir, yaşlı adamlar bir memurla konuştuğu zaman şapkasını çıkarırdı. Saygıdan tabii. Bir baktık ki bir genç ayak ayak üstüne atmış, müdürle böyle konuşuyor, eliyle de hareketler yapıyor. Bizim tuhafımıza gitti, bakıyoruz. Toplandığımızı görünce bir öğretmen yanımıza geldi. Dedi ki, “Bu Yaşar Kemal. Teneke romanı vardı, okumuştunuz, işte o romanın yazarı. Van Ruslar tarafından işgal edilince Adana’ya gitmişler. Burada Ernis köyünde akrabaları var.” O da bizi gördü, yanımıza geldi. Bizle konuştu. Adana’ya gelirseniz beni mutlaka arayın bulun. Kör Kemal deyin, beni herkes tanır dedi.

Yaşar Kemal’i bir de İstanbul’da gördüm. Bir konferans verecekmiş İstanbul’da. Buradan beş altı kişi gittik. Sahneye kilimleri astılar. Kilimlerin dilini anlattı bize saatlerce. Hayran kaldım ona. O kilimlerin o nakışların ne anlamları varmış meğer. Ön tarafta hocalar profesörler oturuyor, herkes dinliyor. 2-3 saat geçmiş. Dağıldıktan sonra yanına gittim. Ben Ernis Köy Enstitüsündenim, sizi tanıyorum. Bizim okula gelmiştiniz dedim.

 

Biz okurken köy enstitüsünün ne olduğunun farkında değilmişiz. Bunu hayata atılınca anladık. Yaparak, yaşayarak öğrenmek. Köy Enstitüsü mükemmel bir buluş. Çok kitap okurduk, klasikleri okuduk. Öğleye kadar ders yapardık. Öğleden sonra ders yok. Tarıma giderdik; ot yolar temizler, fide dikerdik. Marangoz atölyesi vardı bizim orada. İş öğretmeni bize aletleri tanıtırdı. İşte buna rende, buna planya derler, buna hızar derler… İçimizden ustalar çıktı. Yetenekli çocuklardı. Onlar masa sıra, kapı pencere yaptılar. İnşaatta çalışanlar bayağı duvar örerlerdi. Biz de onlara harç taşırdık. Bazen biz de duvar örerdik. Tenekeden soba küreği, maşa yaptık. Sobada odun nasıl yakılır orada öğrendik. Soba kurmayı öğrendik. Bakın bu çok önemli, şimdi anlıyorum. Bütün o boruların dirseklerin geçmesi doksan derece olacak… Aşçıya yardım ederdik. Pilav yapmayı, çorba yapmayı, et doğramayı, pirinç ayıklamayı öğrendik… Başka enstitülerde de arıcılık yapanlar varmış. Bayağı yetenekli arkadaşlarımız çıktı. Hatta inşaat yapanlardan öğretmenliği bırakıp müteahhit olanlar bile duyduk… Hayatı öğretiyorlardı. Onun için de hiç zorluk çekmedik. Dağın başındaki köye güle oynaya gittik.

Ağzehir köyündeyim… Bir gün teneffüsteyiz, baktım karşıdan iki atlı geliyor. Bir geldiler ki müfettiş! Ben de dışardayım güzel giyinmişim. Kravat, kolalı gömlek. Attan indiler, tokalaştık, kendimi tanıttım. Sen ne zaman geldin seni tanımadım dedi müfettiş. Yeni geldim dedim. Nerede kalıyorsun? Okulda kalıyorum. Burada mı yatıyorsun? Burada yatıyorum. Bir görebilir miyim? İçeri aldım; bir karyola, üzerinde battaniye, bir de masa. Döndü arkadaşına, hadi gidelim dedi. Müfettiş bey sınıfa girelim dedim. “Seni gördüm ya burada böyle, sınıfı görmeme gerek kalmadı.” dedi.  Sonra dost olduk. Edirne’den milletvekili çıktı sonra, hiç unutamam.

 

Miss White

Yunus Kâzım Köni vardı, ilköğretim müdürü, Van’dan geçerken bizim okula gelmişti. Perişan durumumuzu görünce üzülmüş, okulumuza tiyatro ekibini göndermişti. O tiyatro ekibi bize bir ay boyunca moral verdi temsillerle. Bir de Doğu Anadolu’daki çocukları incelemeye gönüllüler gelmişti. Amerikalı bir kadın da bizim okula geldi. Biz ona Miss White derdik. Hep yanımıza otururdu, bir şeyler sorardı.

Okul gölün kıyısında… Namütenahi (uçsuz bucaksız) plaj her taraf. Öğlen olduğu zaman, yemekten sonra hemen gidiyoruz göle giriyoruz. Beyaz külotlarımızla. Bir gün yine gölde yıkandık, kuma uzandık. Arkadaşın biri bağırdı. Kaçın, dedi, Miss White geliyor! Biri dedi ki çıplak! Başımızı bir kaldırdık, hakikaten çıplak. Miss White elinde şemsiye, mayo giymiş, geliyor. Biz, hadi bakalım göle! Kadın şöyle durdu durdu, bize baktı… bayağı durdu. Sonra döndü gitti. Yarım saat sonra zil çaldı. İçtima! Toplandık, müdür geçti karşımıza, konuştu. Kadıncağız müdüre gitmiş demiş ki; büyük bir hata yaptım herhalde beni görünce hepsi kaçtı. Müdür de anlatmış, bunlar Doğu Anadolu çocuğu, bunlar ne deniz bilir ne de mayo bilir demiş. Onlar sizden utanıp kaçtılar. Sonra, bir daha sakın böyle şey yapmayın dedi müdür bize. “Denize böyle girilir. Buna mayo denir.”… Miss White bunun hakkında bir rapor hazırlamış ve en sonuna şunu da yazmış: “Çocuklar büyümüş ve küçülmüş. Sebebi de şu; çok küçük yaştan görev veriyorlar onlara. Başka yerde bu yok.” Bak mesela şimdi köylerde çok vardır. Beş yaşında çocuk sabahleyin kalkar. On tane kuzuyu alır. Sopayı da eline alır. Köyden üç dört km. öteye gider. Dağın başında onları otlatır, geri getirir. Bizim köyde Doğuluların ahırları vardı. Ahıra Ağrı’dan, Kars’tan çoban getirirlerdi. 10-11 yaşında çocuk elli tane hayvana bakardı. Yani büyük sorumluluk veriliyordu.

Enver Paşa, Nuri Paşa, Gülcemal Vapuru

 

Orta Asya’da Enver Paşa şehit olup Nuri Paşa da yaralanınca babamın da aralarında olduğu dört kişi Nuri Paşayı kaçırıyorlar. Nuri Paşa bunlara üzerinde adresinin yazılı olduğu bir kâğıt veriyor. Diyor ki bakın oğlum, eğer sağ kalır Türkiye’ye dönersek başınıza bir iş geldiği zaman beni bulun.

Babam Türkiye’ye dönüyor. Annemin bir iki sene sonra gözleri kapanıyor. Kör oluyor. Erzurum’da göz doktoru var mı o zaman? Yok tabii. Babam annemi çok severmiş, çok perişan oluyor. Oturup paşaya mektup yazıyor. Paşam diyor, durum bu! Bir ay sonra mektup geliyor babama: Sirkeci’de Pehlivanlar Oteli’nde yeriniz ayrılmıştır, eşinizi alıp gelin ve beni bulun. Erzurum’la Trabzon’un arası 315 km. Babam üç tane at kiralıyor. Birine kendi biniyor, birine annemi bindiriyor, birine de atın sahibini. Oradan Trabzon’a geliyorlar. Yollarda, hanlarda kala kala… Gülcemal vapuru varmış. Gülcemal, padişahın sevdiği bir kadının adıymış. Ona biniyorlar Trabzon’dan. İstanbul’a gidince otele yerleşiyorlar. Babam Nuri Paşaya gidiyor. Ona durumu anlatıyor. Nuri Paşa, babamın anlattığına göre belki on doktora gösteriyor annemi. Hiçbirinden çare yok! Ve gözleri açılmadan, babam annemi alıp geri getiriyor… Ondan sonra Nuri Paşa İstanbul’da bir silah fabrikası yaptı. O fabrika infilak etti, Paşa da içinde öldü. Yani eski insanların çilesi anlatmakla bitmez.

Babamın Enver Paşanın kız kardeşiyle karşılaşması var bir de…

Babam Rusya’da esaretten kurtulup Türkiye’ye döndüğünde evinin yıkılmış olduğunu görüyor. Doğru Erzurum’da üçüncü ordu kumandanı Kazım Orbay’ın yanına gidiyor. Çok girişkendi, çok yamandı babam… Paşaya durumunu anlatıyor, valiye de gittiğini söylüyor. O da bir çare bulacağına söz veriyor ama zaman geçiyor, sözünü tutmuyor. Bu arada biri babama, sen git ordu komutanının hanımına anlat bunu, diyor. Hanımı, Enver Paşa’nın kız kardeşiymiş. Babam da onun yanına gidiyor, anlatıyor durumu. Ev yapılıp bittikten sonra bir gün kocasıyla, Kazım Orbay’la geldiler. Yaverleri de yanlarında. Kapının önünde derme çatma ahşap sandalyeler vardı, onlara oturdular. Babama sorduğunu hatırlıyorum; “Ağabeyimi yakından gördün mü Muharrem Efendi? Abim nasıldı, çok cesur muydu?” Babam da anlatıyordu ona;

“Tabii gördüm, konuştum bile paşayla…”.

Bize çok moral vermişti. İkinci gelişinde yaveriyle geldi. Güzel bir kadındı.

 

Şal pantol

“Hasankale’de tüccarın biri bizi tuttu. ‘Arabayla Muş’a şeker ve çay götüreceğim, götürür müsünüz?’ dedi. ‘Götürürüz’ dedim. Arabayı yükledik, öküzleri arabaya koştuk. Yeni çamaşır, don, gömlek almıştım; gittim handa onları çıkarttım. 45 güne gittik geldik. Eve geldim, bir elbisemi çıkarttım ki o şal pantol bütün derimin kıllarını tıraş etmiş, dizlerimden aşağı yara içinde kaldım.”

Bunu bana o Alevi köyünde anlatmışlardı. Bakın düşünün, adam gömleğiyle iç çamaşırını yolda kirlenmesin, yıpranmasın diye giymeden gidiyor. Yani yokluğu anlatmak istiyorum, ben hep o günleri yaşadım.

Tayyip’in tandır ekmeği

Yine o köyde öğretmenim. Ekmek bulamıyorum. Sordum, dedim, bu ekmek işini ne yapacağım ben? Hadi öbürleri yumurta tavuk falan, alır keser pişiririm ama ekmeği ne yapacağım? Dediler ki hoca bak, okula yakın şurada bir ev var. Tayyip’in evi. O sana beş tane lavaş, tandır ekmeği verir; o da 1 kilo gelir, hesabını görürsün. Tamam. Ekmek bittiği zaman çocuğu gönderiyorum, alıp getiriyor. Günler böyle geçiyor. Sonra okul tatil oluyor, Erzurum’a gideceğim; Tayyip, hele şuraya gel de hesabı görelim. Hocam git gel, sonra verirsin. Gel vereyim parayı, gideceğim. Gelecek sene verirsin… Üç sene böyle geçti. En sonunda tayinim çıktı. Hesabettim, o zamanın parasıyla 60-70 lira. Çok para o zaman. Maaşımın üçte biri. Tayyip dedim, gel şu hesabı görelim. Parayı hazırlamıştım, cebine koydum. Nedir bu hocam? Ekmek parası. Ben ekmeğe para almıyorum, dedi. Şuna bak, insanlığa bak sen yahu! Bazen gelir yanımda otururdu. Bir seferinde; hoca dedi, bir torba sabunla üç dört kilo çay şekeri olsa da bu kışı rahat geçirsek… Ekmeğe para almam demesi bana çok dokunmuştu. Hasankale’ye geldim; kendine, hanımına ayakkabı, yazma aldım, şeker sabun çay da koyup paket yaptım, köye gönderdim.

Tayyip’in ekmeği güzel miydi peki?

– Yok canım, odun gibiydi!

Neden köy?

Biz öğretmenlikte çok sıkıntı çektik. Hem maddi hem manevi. Şimdi öğretmenler o kadar rahat ki. Yüz kırk lira para alırdık. Yüz kırk lira ile giyineceksin, yiyeceksin. Niye köyde yaşadım da şehre gelmedim? Evet, köyü çok seviyordum. Benim gibi öğretmen ender vardır, köyde başlayıp köyde bitiren. Niye gelmedim şehre? Geçinemezdim. Bunlara tereyağı, süt, yoğurt yediremezdim. Ben de İstanbul’a giderdim yoksa.

Köyüme bir daha…

65’te gittim. Benim geleceğimi duymuşlar. Demişler ki Hasan Hoca evlenmiş, hanımıyla beraber buraya gelecek; şimdi biz ona ne hediye verelim? Beş on tane kuzu toplamışlar. Ben de o sene köye gidemedim, olmadı. Bana bunu, iki üç sene geçtikten sonra gittiğimde anlattılar…

Bu yazıyı hazırlarken Hasan Bey’in yeniden ve çok uzun bir aradan sonra memlekete gidip döndüğünü öğrendim. Acaba izlenimleri neler? Belki de bu öykü burada bitmez, devam eder. 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın