Gök Yazmalı

2-Sansarak_1_1

İznik’in Sansarak Köyü…

Arkadaşlar daha önce gelmişler bu köye. Çok fotoğraf çekmişler. Çocukları anlata anlata bitiremiyorlar. Bir de yoksulluğu… Yolların çamurunu… Parke döşenmiş bulduk köyü, neyse…

1-Sansarak_2_1

Çocuklar sarıyor çevremizi iner inmez. Fotoğraf çekmeye gelen çok; alışıklar. Bizimkiler geçen gelişlerinde akıl edememişler, bu sefer küçük armağanlar var yanımızda çocukları sevindirecek. Hele bir arkadaşımız antenli taçlar almış kızlara… Pek hoş! Hemen takmışlar. Yüzleri gülüyor… Alamayanlar ağlamaklı.

4-Sansarakk_2

Yoksulluğu mu çekiyoruz, çocukları mı?

Yolun kenarında küçük bir ev… İkinci katın korkuluksuz balkonundaki ipte rengârenk bir battaniye asılı… Köşede odunlar yığılı. Çiçekli şalvarları, oyalı yazmalarıyla merdivene oturmuş gülüşüyor üç kız, üçü de al yanaklı… Derme çatma bir ev… Kızların arkasında evin kapısı. Kapının yanında çamurlu potinler…

3-Sansarakk_1

Okula gidiyor musunuz, diyorum. Sekizden çıktık, diyor Sema… Adları Tuğba ve Tuğçe olan öteki kızlar da bir şeyler söylüyor, ama söyledikleri geçmekte olan traktörün gürültüsüne karışıyor. 15 ve 16 yaşlarındalar.

İznik’te çini atölyelerinde çalışsanız, diyorum. Çinicilikle uğraşan akrabaları varmış Sema’nın İznik’te. Eli de yatkınmış, çok güzel resim yaparmış…  Kalacak yerimiz yok, diyor. Akrabalarda kalmak olmaz her zaman… Her gün gidip gelmek de olmaz. Maddi durum elvermeyince… Kalacak yer olsa, kuaförlüğü de çok seviyor Sema. Çocukların başlarını yapıyorum hep, diyor. “Burada halı kursu var, ona gidiyorum, ama benim tercihim kuaförlük yapmak…”

Sema, Tuğçe ve Tuğba poz veriyorlar sonra. Sema oya yapıyor, ortadakinin kucağında sarı-lacivert bir top, öteki boynuna sarılıveriyor berikinin. Ben de çekiveriyorum onları böyle. Sonra, haydi top oynayalım diyorlar. Öyle çekiyorum bir de.

Kahvede oturuyoruz. İçerisi loş… Soba yanıyor harıl harıl. Biraz da dışarıda oturalım diyoruz… Çay içerken etrafımızı saran çocukları konuşturuyoruz. Aman lafları ne çok, ne çok!

Halı atölyesi denilen yere gidiyoruz sonra. Betondan, iki katlı bir yapının üst katında, döşenmemiş, boş kocaman bir salon. Bir köşede birkaç küçük halı tezgâhı… Aynı köşede bir odun sobası. Sönmüş… Üç kadın, başları önlerinde ipek halı dokuyorlar. Fotoğraflarını çekmemize izin veriyorlar. Yaşları genç, ama olduklarından yaşlı görünüyorlar. Belleri bükülecek zamanla, biliyorlar. Sabah sekiz, akşam altı çalışıyorlarmış orada. Aldıkları para karın doyurmaz, öyle az. Emek, onların emeği…

Emine… bir karış dokuyabilmiş, kim bilir ne kadar zamanda… İpek halı incecik, yumuşacık; yavru kediyi okşar gibi…

Akşam oluyor. Akşam güneşi yoksulluğu daha da vurguluyor. Güleç bir köylü “Hoş geldiniz!” diyor. Neyin fotoğrafını çekiyorsunuz diye soruyor. Evler var, çocuklar var… diyoruz. Müşküle’ye gidin, oranın evleri çok güzel, diyor.

Köyünüz İznik’e bu kadar yakın… İznik gelişmiş, turistik, zengin bir yer. Siz neden böyle geri kaldınız?

Ben sana bir şey söyleyeyim mi, bir burası ilerlemedi. Nedense, ne hikmetse bütün köyler ilerledi, modernleşti, bir burası böyle kaldı!

Neyiniz eksik öteki köylerden?

Ne bileyim işte, benim aklım ermedi! Bak, git şimdi İznik’in etrafındaki köylere, hepsi modernleşti.

***

Bizim de aklımız ermiyor. Modernleşince iyi mi oluyor? Tarım ürünlerinin genetiği bozuluyor önce. Sonra kafalardaki düşüncenin genetiğine geliyor sıra… Kızları, oğlanları şehre okumaya gönderiyorlar. Orada birileri bir şeyler mi işliyor onlara? Gençliğin ışıltısını hiç mi hiç gölgelemeyen o doğal namus anlayışına ne oluyor köyden çıkınca?

Aklımız almıyor; bizim köylerimizden çıkmadı mı, çıkmıyor mu bu maniler?

 

Mendil serdim bir taşa /Neler geldi bu başa /Öptüm bir kız yanağı /Dedi bana çok yaşa

 

 

Armut dalda bir iki /Saydım baktım on iki /On ikinin içinde /Gök yazmalı benimki

 

 

Gide gide yoruldum /Sular gibi duruldum /Şu karşıki oğlanın /Gözlerine vuruldum

 

Tamay Açıkel

20/03/2008

Bizim Sakarya Gazetesi ve

Gren Dergisi, Sayı: 28

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.