“Kuş gibi uçtum geldim işte!..”

 

IMG_5646-1

Fransız hat sanatçısı Hakikat Hanım… Sapanca’da bir villada oturuyor. Müslüman olmuş…

Her zaman yaptığımın tersine, bu kadarcık bilgiyle gidiyordum röportaja. Soyadını bile bilmediğim için, internet araştırmamda da bir şey çıkmadı… Tasavvuf müziği üstadı, gazeteci, yazar, çevirmen Nezih Uzel’le tanışıklığını öğrenebildim ancak. Oysa geçen yıl, hem Adapazarı’nda hem de İzmit’te “Gizemli Altın Harfler” adıyla hat sergisi açmış, duymamışız.

Hakikat Feller ve her derdine koşan Sapanca Kütüphanesi Müdürü Sabâ Tezcan uzun zamandır tanışıyorlar. Birkaç kişiye de hat dersi veriyor evinde. Onlarla Türkçeİngilizce karışımı bir dil ve gönül diliyle gayet güzel anlaşıyorsa da bu kadarı, yaşamı, sanatı, dünya görüşüyle ilgili bir söyleşide yetersiz kalacaktı. Eşimin Fransızca bilmesi kurtarıcı oldu. Simültane çevirmenlik yaptı bize.

***

 

Pazar günü saat 11’de Hakikat Hanım’ın evinde buluşuyoruz: Altı kişi, bir çocuk ve bir kedi…

Bir kahve içeriz diye gitmiştik, ama Hakikat Hanım telaş içinde kahvaltı hazırlıyor. Çaydanlık üst kattaki atölyesinde gürül gürül yanan sobanın üzerine oturtuluyor. Sabâ ve Hanife de bir aşağı bir yukarı koşturarak yardım ediyorlar ona. Hanife, öğrencisi. Bir de “çok güzel arkadaş” dediği Ayşe Hanım var. Ekmeği o pişirip getirmiş. Köy ekmeği. Pamuk gibi.

“Hiç yemek derdim yok! Herkes yemek getiriyor ben de herkese dağıtıyorum.” diyor gülerek.

Ata, Saba’nın oğlu. 7–8 yaşında. Paşa da Hakikat Hanım’ın kedisi. İkisi bir olup ses kaydımı sabote edecekler, belli… “Hat merakınız ne zaman başladı?” diye asıl konuya giriş yapıyorum, ama gözüm onlarda.

— 70’li yıllarda başladım. IMG_5649

— Ondan önce ne yapıyordunuz?

— Reklâmcılık yapıyordum. Esas mesleğim, restorasyon. Güney Fransa’da restorasyonlara katıldım. O günlere ait pek çok fotoğraf var. (Albümleri gösteriyor.) Evlendim, bir sene evli kaldım… Geçmişe sünger çektim; artık buradayım.

IMG_5619

— Yeteneğiniz nasıl keşfedildi?

Küçüklüğümden beri büyük ressamların röprodüksiyonlarını yapıyordum kendi kendime. Bunun çok komik bir öyküsü var:

Küçükken Paris’in banliyösünde oturuyorduk. Annemle babam işe gidince, ben koltukları çekip arkasındaki duvara resim yapıyordum. Sonra tekrar itiyordum görmesinler diye. Evi boyatmaya kalktıklarında her şey ortaya çıktı! 8–9 yaşındaydım o zaman.

— Ne yaptılar kızdılar mı?

Hiçbir şey demediler! Sonra, 11 yaşında, Paris’te bir özel okula gönderdiler… resim üzerine.

— Nasıl Müslüman oldunuz?

Atölyeyi açtığım günlerdeydi. Bir gece, aksakallı bir adam gördüm rüyamda… bana camiye gitmem gerektiğini söylüyordu. Sabah uyandığımda hemen, telefon rehberinden Paris’teki caminin numarasını bulup aradım. Müftüyle konuştum. Müslüman olmak için ne yapmam gerektiğini sordum. “Gelin, burada kelime-i şahadet getirin!” dedi. Gittim ve Müslüman oldum. Camide rehberlik yaptım. Resim eğitimime devam ettim. Bu arada tasavvuf üzerine çok şey okudum, insanlarla konuştum. Kendi kendime öğrendim tasavvufu.

IMG_5622

Kaligrafiyi de kendi kendine öğrenmiş. Eski ustaları taklit ederek başlamış. Sonra kendi yazı stilini oluşturmuş Hakikat Feller.

— Çok akıllı kültürlü insanlara rastladım hayatımda. Konya’ya ilk geldiğimde Mustafa Baytal’la tanıştım… Bir halıcı dükkânındaydım. Bir köşede, kendi kendime ağaç oymayı öğrenmeye çalışıyordum. Mustafa Baytal gelmiş o sırada. Güzel yaptığımı görünce, “bırak,” dedi; “sana yarın çok güzel bir ağaç getireceğim onu oyarsın…” İşte öyle tanıştık. Sonra da birlikte çalıştık. (Mustafa Baytal, 1982–1987 yılları arasında, Mevlana Türbesi’nin restorasyonunda çalışmış Manisalı usta.)

— Hakikat adını alışınızın da bir hikâyesi vardır herhalde…

Bir Afgan şeyhi tanımıştım. UNESCO’da çalışıyordu. Paris’te toplantılar yapıyordu. Her türlü insan vardı; orta hallisi de zengini de… Paris Üniversitesinde bir konferansına katıldım. Kuran’ın bir kısmı üstünde açıklamalar yaptı. Bazı öğrenciler de dedi ki: “Kuran çok açık değil.” Ben de elimi kaldırdım ve “Hayır, Kuran çok açık!” dedim. Konferanstan sonra arkamdan koştu geldi, “Söyledikleriniz çok ilginçti!” dedi. Bir kafeteryada oturup konuştuk biraz. “Kendime Ayşe ismini seçtim, ama bana çok uymuyor Ayşe… Başka bir isim bulmak istiyorum.” dedim. Olur, bakarız dedi. Sonra başka konferanslarına da gittim. Bunlardan birinde “Hakikat” sözcüğü geçti ve o benim aklımda kaldı. Anlamını bile bilmiyordum. “Kendime bir isim buldum!” dedim. “Aa çok iyi oldu, bu ismi al!” dedi. Ben de aldım. Bu kadar basit işte! Çok kolay karar veririm. Bütün hayatım böyle.

IMG_5626

— Asıl adınız?

— Catherine…

— Müslümanlığı seçmeden önce Hıristiyanlığın gereklerini yerini getiriyor muydunuz?

Resim sanatını seçmiştim. Sanatçı olmaya çalışıyordum. Ama kafamın içinde hep spiritüaliteye ilgi duyuyordum, çünkü çok iyi bir öğrenci olmadığımdan beni bir din okuluna yatılı vermişlerdi. Babam Yahudi, annem Hristiyan’dı ama ikisi de pek dindar değildi. Ailede bütün dinler var… Kardeşim bir ara Hint felsefesiyle çok ilgilendi. Akrabalar bunun üzerine, “Tamam!” dediler, “ ‘Buda’ da katıldı aramıza!”

— Kaç dil biliyorsunuz?

Yeteneğim olsaydı birkaç dil öğrenebilirdim aslında. Babam Avusturyalı’ydı, ama bana Almanca öğretmedi. Anneannem Fransız, dedem İspanyol’du… Ders çalışmayı da sevmiyorum galiba.

“Sinirlendiği ya da heyecanlandığı zaman sadece Fransızca konuşuyor, biz de bir şey anlamadan bakıyoruz öyle…” diyor Sabâ.

— Yerleşmek için Sapanca’yı seçmenizin nedeni neydi?

Nezih Bey (Uzel) çok iyi Fransızca konuşuyor. O burada olduğu için Sapanca’yı seçtim. Ama Nezih olmasa da yine Türkiye’ye gelecektim. Ailem istemiyordu. Uzun yıllar engellediler beni. Çok düşünmüştüm, artık yaşım da geçmişti. Nasıl geldiğimi bilmiyorum… Kuş gibi uçtum geldim işte!

— Anneniz babanız sağ mı?

— Hayır öldüler…

Bankadaki paralarımı buraya nakletmem, ev bulmam, pasaportumu ayarlamam lazımdı… Nezih’i de rahatsız etmek istemiyordum fazla… Güzel arkadaşım Saba vardı… Bunları ayarlamama çok yardımcı oldu.

Bankadaki paramı çıkarabilmem için bir kısmını da Fransa’da bırakmam gerekiyordu. Bir arsanın üzerinde iki evim vardı. Büyük olanı sattım, parasını Türkiye’ye getirdim. Bu evi aldım. Küçüğünde kiracı var; kiralar on sene Fransa’daki hesabımda birikecek. On sene sonra, orayı da satıp parayı getirebilirim. O da benim emekliliğim olacak işte.

Fransa’dan yedi ay önce geldim. Bu arada telefon dahi etmedim. İlk kez dün erkek kardeşimin karısıyla konuştum. Bütün bunları hesaplamış ve bu kadar iyi organize etmiş olmama şaştı. Ailem çok varlıklıdır… Şaşırmasının bir nedeni de bu.

— On sene sonra siz, tanınmış bir hat sanatçısı olursunuz Türkiye’de!

— İnşallah!.. Aslında tanınmış olmak falan istemiyorum. Karnım doysun, dostlarımla birlikte yaşayayım yeter. Ama bir sanatçı için biraz tanınmak da önemli tabii…

— Üretkenliğiniz nasıl şu sıralarda?

— Çalışmaya başladıktan sonra üretkenimdir. Nezih Bey Fransız Konsolosluğunda bir sergi ayarladı bana. Şu aralar ona hazırlanıyorum. On beş tane afişim oldu. (Divanın üstünde duran büyük boy afişleri gösteriyor.) Kûfi yazıyı kullanıyorum bu sergi için. 25 – 30 tane olunca açacağız. İşlerimi yoluna koydum sayılır; bundan sonra rahat rahat çalışırım artık.

— Latin kaligrafisiyle de ilgilendiniz mi?

— Evet. Avignon yakınlarında bir kültür evinde, hafta sonları çocuklara kurs veriyordum. Çok uzun bir masanın üzerine, büyük bir kâğıt rulosunu seriyordum. Mürekkep hokkalarını, kalemleri, spatulaları da diziyordum. Latin harfleriyle kaligrafik yazı yazmayı öğretiyordum. Bitince fresk gibi bir şey çıkıyordu ortaya. Çocuklar bunu yaparken büyüklere de hat dersi veriyordum. Çok ilginç bir şey… Burada da uygulanabilir. Fransa’nın güney kasabalarında yapılan etkinliklere katılırdım. Yazarlar gelir, kitap stantları açılırdı. Ben de çocukları etrafıma toplar, adlarını sorardım. Söylerler, sonra kaligrafik olarak yazarlardı kendi adlarını. Çok hoşlarına giderdi. Aynı şeyi İzmit’te de yaptım. Adapazarı’nda neden olmasın?

Sabâ:

— Hakikat Hanım Adapazarı’nda kurs açsın istedik. Ama resmi bir kuruluşta, mesela Halk Eğitim Merkezi’nde ders verebilmesi için Türk vatandaşı olması gerekiyor. Ancak beş yıl sonra Türk vatandaşlığına geçebilecek. Biz süreci başlattık…

— Hakikat Hanım, Hat sanatını öğretirken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

— Kendi yazı stilim var benim. Zamanla oluşturdum. Öğrencilerim için de bir çalışma metodu hazırladım.

— Ne kadar zamanda öğrenilir bu metotla?

— Üç senelik bir süreyi öngörerek hazırladım. Her sene için ayrı bir metodum var.

***

IMG_5641

IMG_5639

IMG_5635

Hakikat Feller, kocaman afişler boyarken bir yandan da Hat sanatının gelişimiyle ilgili kitap yazıyor. Ayrıca, çocuklara yönelik resimler ve onların öyküleri var dosyalar dolusu. Hemen hemen basıma hazır çocuk kitapları… Evi satmak için Fransa’ya döndüğünde altı ay kalmış. O zaman yapmış bunları…

Hepsi birbirinden sevimli… Kaplumbağa, tırtıl, inek, fare, fil; şipşirin bir yılan, gergedan…

Tenten var, Nasreddin Hoca var… “Hamam” masalında Nasreddin Hoca Türk, Japon, Amerikalı, İsveçli kılığında…

Sonra bilgisayarının başına geçip bunların bulunduğu dosyaları açıyor tek tek. Yerinde duramıyor: “Bu çok güzel! Hikâyesi de çok güzel!” diyor Türkçe. Yarattığı tiplere, öykülere bayılıyor. Onları bizimle paylaşırken kıkır kıkır gülüyor; çok eğleniyor, tıpkı bir çocuk gibi seviniyor. Böyle birçok çalışmam var diyor.

Aramızda konuşuyoruz onun hakkında… Arzu, Sabâ, Hanife, ben… Bir yandan da fotoğraf çekiyoruz.

O,  belki maceracı gibi görülebilir, ama aslında özgür yetişmiş. Aç mı kalırım, açık mı kalırım diye hesap yapmadan isteklerinin üzerine giden biri. Aileye bağımlı yetiştirmiyorlar onlar çocuklarını. Böylece hayal gücünü, yaratıcılığını kısıtlamamış oluyorlar…

Sanatına güveniyor. Hayata güveniyor. İyi niyetli insanlar çıkıyor hep karşısına. Başına kötü bir şey gelmiyor…

Bunları konuşuyoruz… Ayrılırken kapının yanında duran mandalina fidanını görüp tekrar seviniyor. Gelirken ona getirmiştik. “Siz getirmeseydiniz ben alacaktım, hep aklımdaydı!” diyor…

***

IMG_5628

Öğrendim ki ben bu söyleşiyi hazırlayana kadar Hakikat Hanım sergisini açmış bile! (“Doğumunun 800. Yılında Mevlana’yı Anma Günleri” kapsamında, “Hakikat Feller Hüsnühat Sergisi” / 5–31 Aralık /  Fransız Kültür Merkezi – Beyoğlu.) Ne güzel haber değil mi?

Onunla röportaj yapmamı bana tavsiye eden Sayın Vali Muavinimiz Suphi Olcay’a teşekkür ederim.

 

06/12/2007

Bizim Sakarya Gazetesi ve

Gren Dergisi, Sayı:

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.