Adalar Arasında


Sabah 07.30’da Kuşadası Limanındayız. Yolculuk, Yunan Adalarına… Feribot tam 09’da limandan ayrılıyor. Güverteye çıkıyoruz. Gökyüzü masmavi, bir tek bulut yok, hava sıcak. Denizden bakınca Kuşadası hem güzel hem değil. Doğal güzelliğine diyecek yok tabii, ama betonlaşma gözü de ruhu da yoruyor.

Gemi kalabalık değil, mevsim gereği. Bir ara aşağıya iniyoruz. İlginç tipler var; eşim Amish* olduklarını iddia etti. Eğer öyleyse birkaç soru sorulabilir. İki kadın, iki erkek… Erkeklerin koyu renk takım elbiseleri, başlarında geleneksel şapkaları ve uzun sakalları var; din adamına benziyorlar. Kadınlarda başörtüsü ve siyah, uzun pardösüler… Aralarında neşeyle şakalaşıyor, gülüşüyorlar. Kadınlar güverteye çıkıyorlar; ben de arkalarından. Biraz yakınlarına oturuyorum. Hangi dili konuştuklarını anlayamıyorum. Birbirimize gülümsüyoruz. Birazdan eşleri de geliyor. Soruyorum sonunda: Romanyalı imişler. İngilizce, Fransızca hiç bilmiyorlar. Gülümsemeyi sürdüreceğiz demektir bu. Fotoğraf çekmek için izin istiyorum, memnuniyetle veriyorlar.

DSC_0675

Sisam (Samos) Limanına yanaşıyoruz. Yolculuk 1,5 saat sürdü. Yolcular toplanıyor, geminin kapağı iniyor. Gemici zinciri indirecek oluyor, liman polisi uzaktan “Hayır!” diye işaret ediyor. Bir açıklama yapılmadan, yirmi dakika kadar orada bekliyoruz. Sonra anlaşılıyor: Bir arabadan iki kişi iniyor; biri, elinde bir pet şişeyle gelip yolcuların inerken basacakları yerdeki paspasa şişedeki sıvıyı döküyor. Sıvı paspası şöyle bir ıslatıyor. Mutlaka basmamız gerekiyormuş. Basmazsak ne olur? Geri gönderilebilirmişiz… Türkiye’den geliyoruz ya, dezenfekte ediyorlar. Kuş gribine karşı herhalde. Peki, martılar ne olacak? Gülünç oluyorlar… Keyfimizi kaçıramayacak kadar gülünç bir durum.

Samos Şehri bizim Ege kasabaları görüntüsünde. Yalnız bizdeki apartman merakı onlarda yok. Keşke bizde de olmasa! Sokakları, evleri, lokantaları, mağazaları; çiçekleri, ağaçları ve insanları… Hatta her yerde fotoğraf karelerine giren elektrik direkleri ve teller bile… Hiç yabancı bir ülkeye gelmiş gibi değiliz. Yunanca yazılar değişik geliyor yalnızca.

Yunan Adaları yolculuğumuzun ilk öğle yemeği… Güzel bir başlangıç… Üstüne bir de kahve içmek istiyoruz. Türk kahvesi var mı diye soruyoruz lokanta sahibi olan kadına. Burada Greek Coffee derler, ama tamamen aynıdır diyor. “Baklava da aynı… Bizler de aynıyız, ama…” diyerek, esef eder gibi yüzünü buruşturup cebini gösteriyor; “Bunun için…” diyor.

Öğleden sonra saat 4’te, muazzam bir feribotla Samos’tan ayrılıyoruz. Kuşadası’na döneceğimiz gün adayı daha iyi gezme fırsatımız olacak… Mykonos altı saat uzaklıkta deniyor.

Feribotumuz adalara uğraya uğraya yol alırken Mykonos’a ne kadar kaldığını soruyoruz; tahminler birbirini tutmayınca biz de sormaktan vazgeçiyoruz.

Gemi Mykonos’tan sonra da yoluna devam edeceği için bazı yolcular tedbirli gelmişler. Bir Yunanlı çingene ailesi gıpta edilecek (!) bir rahatlık sergiliyor. Diğer yolcular sinema koltuğu gibi koltuklarda oturuyor; kimi okuyor, kimisi de uyumaya, dinlenmeye çalışıyor. Bizimkiler yorgan döşek gelmişler… Önce hep beraber yere oturup yemeklerini yiyor, bağıra çağıra konuşuyor, sonra da döşeklerini serip yatıyorlar. Bu arada yasak olmasına aldırmadan sigaralarını tellendiriyorlar. Gemi görevlilerinin söylenme kıvamındaki uyarılarına kulak astıkları yok; “Bir dönüm bostan, yan gel Osman!”…

Saat 24’e doğru Mykonos limanındayız. Tur görevlisi şoför bizi limanda karşılıyor, Ornos Koyunda kalacağımız otele götürüyor. Bu arada, “tur” dediğime bakmayın, iki kişiyiz.

Adada iki tam günümüz var; üçüncü gün ayrılacağız. Otel güzel, temiz… Odamızın balkonu deniz manzaralı.

Sabah 8’de kahvaltıya iniyoruz. Servis hızlı: Bizi görür görmez, garson kız her şeyi bir tepside getirip masaya koyuveriyor.

Araba kiralama çok yaygın. Biz de niyetleniyoruz. Görüştüğümüz işyeri sahibi Ermeni asıllı Bay Karolos güzel Türkçesiyle bizi şaşırtıyor. Annesiyle babası mübadelede Kayseri’den gitmişler Atina’ya. O Atina’da doğmuş. Pazarlık bahanesiyle muhabbeti uzatıyoruz karşılıklı. “Yaşım altmış beş, kalbim yirmi!” diyor. Keyfine düşkün, hoşsohbet bir insan… Türk müziği dinlemeyi çok seviyor:

Karolos“İndim havuz başına

Bir kız çıktı karşıma…”

Adanın plajlarına uğrayıp denize giriyoruz: Paranga, Agrari, Lia… Ege Denizinin göbeğindeyiz. Fokos’ta tesis filan yok. Kıyıdaki 3-5 kişi de, mavinin en güzel tonlarını seyretmenin ayrıcalığıyla, doğanın sunduğu huzura bırakmışlar kendilerini… Deniz suyu buz gibi, ama çok güzel. Bu büyüleyici güzelliğin bekçilerinin olması normal; dikkat etmeme karşın, oradan ayağıma batmış birkaç denizkestanesi dikeniyle ayrılıyorum.

Mykonos’ta yeşillik pek az… Adanın yaya ve araç trafiği birbirine karışmış; kaldırım diye bir şey yok, yollar bozuk… Kamyon çok. Sürücüler küçücük bir adada olduklarını unutmuş, hız yapıyorlar. Kiralık motosikletler vızır vızır… Kask bile takmıyorlar; gençlerin gözü kara. Baston ya da boyunlukla dolaşanların sayısı da az değil ama…

Akşamüstleri Mykonos Şehrinde dolaşıyoruz. Burası, bir yerin turizm için çekici hale getirilişinin en güzel örneklerinden biridir herhalde. Daracık, şipşirin sokaklar… Evler beyaz badanalı, kapı ve pencerelerse genellikle mavi boyalı; renk renk çiçekler, begonvillerle bezenmiş… Tüm sokaklar iri parke taşlarıyla döşenmiş ve araları dairesel olarak beyaza boyanmış. Giyim ve hatıra eşyaları satan küçük, sevimli dükkânlar… Durmadan akan bir insan seli… Üstelik henüz turizm mevsiminin yoğunluğuna ulaşılmamış.

Yel değirmenleriyle de ünlü ada… Yine burada, günbatımı fotoğrafları çekmenin gelenek olduğu “Little Venice-Küçük Venedik” bölgesi var ki insan seli oraya doğru akmaya başlamış bile; biz de kaçırmıyoruz töreni (görüyorsunuz günbatımını bile pazarlamayı beceriyor Yunanlılar). Yalıların denize sıfır oluşuyla bu ismi yakıştırmışlar; Venedik’i çağrıştırıyor diye… Dekorun olmazsa olmazı yine Japon turistler! Ya fotoğraf çekiyor ya da çekene poz veriyorlar. Adanın maskotu “Pelikan”, sakin sakin oralarda dolaşıyor; insanlardan kaçmıyor.

Santorini ve Naxos’tan sonra, dönüş yolunda tekrar Mykonos’a geleceğiz ve yarım gün daha geçireceğiz burada.

Saat 14.30’da bizi Santorini’ye götürecek feribota biniyoruz.

 

 

SÜRECEK

 

 

* Bugün ABD’deki 22 farklı eyalette ve Kanada’da yerleşik bir yaşam süren Amishler, 17. yüzyıl sonunda Hollanda’dan göç etmişler. Geleneksel toplum değerlerinin devamlılığına yönelik bir yaşam sergiliyorlar. Teknoloji kullanımını sınırlamanın insanlar arasındaki duygusal yakınlığın artıracağına inanıyorlar. Onlara göre, kimi zaman yaşamımızı kolaylaştırmak adına ürettiğimiz makinalar, kalan zamanlarda güçlendirmeyi düşündürdüğümüz ilişkilerimizi farkedemediğimiz bir biçimde zayıflatabiliyor. Televizyon ve radyo hayatlarında yok. Atlı arabalara biniyorlar. Farklı kıyafetlerin alçak gönüllüğü azalttığını, ayrımcılığa neden olduğuna inanıyorlar. Bu nedenle, siyah rengin ağırlıkta olduğu süsten uzak, basit çizgilerden oluşmuş kıyafetleri, renkli ama yazısız tişörtleri tercih ediyorlar. Evlerinin dekoru basit; temizlik ve işlevselliğe önem veriyorlar. Topluluk içerisindeki dayanışmanın bozulmaması adına herhangi bir sosyal güvenceden yararlanmak istemiyorlar. Alternatif tıbbı tercih ediyor, çok gerekmedikçe doktora gitmiyorlar…

22/06/2006

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.