Hangisi Doğru?

 

 

Gazete sayfalarında, televizyon kanallarında sağlıklı yaşam konusu sık sık işlenir bilirsiniz. Reytingi yüksek bir konudur bu. Sohbet havasında geçer. Konuk edilen doktor, sunucu hanımdan fırsat buldukça konuşur, soruları yanıtlar.

Konuşan bir doktor görmek ne mutluluktur! Oysa hastaneye gittiğinizde derdinizi fazla deşmeden tahlil, film, MR, vb. ister; sonuçları götürdüğünüzde de hemen kaleme davranıp reçete yazar ve gönderirler. Ne büyük bir düş kırıklığı! Ama onlar da haklıdır; bekleyen başka hastalar vardır sırada…

Yine de kızıyorum kendime; mecbur kalmadıkça doktora, hastaneye gitmiyorum diye. Düzenli kontrolleri alışkanlık haline getiremedim bir türlü.

Alternatif tıbbın bir dalı ilgimi çekti bir ara: Ayurveda! On yılı geçti bu dediğim. Bu konunun da uzmanı olan bir doktor vardı. Ayurveda hekimi… Ona gideyim dedim. Şimdiki kadar ünlü değildi o zaman. Tıp doktoruydu aynı zamanda; kendimi zorladım ve arayıp randevu aldım. Zamanım vardı, randevu ileri bir tarihe verilmişti; doktorun yazmış olduğu kitabı okudum önce. Uzakdoğu kökenli bir sürü kavram ve sözcükle boğuşarak bir şeyler öğrenir gibi oldum. Soracağım soruları hazırladım. Günü gelince de kalktım gittim.

İstanbul’da, Levent’te; bahçe içinde, iki katlı bir ev…

Doktorun işi çıkmış; bitki çayı ikramıyla bir süre bahçede bekletildim. Japon bahçeleri gibi sadeydi. Hava çok sıcaktı o gün; gölgede oturup dinlenmek pek iyi geldi.

Sonunda içeri alındım. O da ne? Karşımda gergin, huzursuz bir yüz! Bir bilgelik abidesiyle karşılaşmayı beklerken… Üstelik sabırsız bir tavır da sezdim. Üstünde durmadım; bana öyle gelmiştir dedim.

Kısacık bir girişten sonra nabız teşhisine geldi sıra. Kitapta yazdığına göre hekim, algıladığı titreşimleri Ayurvedik yorumdan geçirecek ve benim geçmişimi, şimdiki durumumu ve gelecekte oluşabilecek dengesizliklerimi saptayacaktı! Bileğimi tutarak başını öne eğdi…

Hangi beden tipine uyduğumu şıp diye anladı. Kağıdı kalemi aldı. Bir iki tahlil istedi, vitaminler yazdı, bitki çayları önerdi. Bol bol sıcak su iç dedi. Soracaklarımı soruverdim yine de çabuk çabuk… Zamanını kıskanıyordu madem, ben de ödediğim o yüklüce parayı kıskanırdım!

Aslında kötülemek değil amacım. Bir derdi vardı o gün hekimin, belliydi ama bunları aşabildiğini kanıtlamak için güzel bir fırsattı da. Mesleğini Uzakdoğu felsefesiyle de pekiştirmiş bir hekimden ben bunu beklerdim.

Çağımızda medya yoluyla durup durup öyle abartılmış korkular yaratıyorlar ki… Onu içmeyin, bunu yemeyin; şöyle yapın, böyle yapmayın! Tehlike soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, uyuduğumuz odada… yağda, ekmekte, sütte, sebzede, meyvede… Kuş gribi, domuz gribi, kene… Bunlara mı inanayım yoksa bildiğimi mi okuyayım?

Biraz Montaigne okumalı en iyisi; kafa karışıklığına bire bir! Onun “Denemeler”inin sayfalarını her karıştırdığımda yeni bir şey bulurum. Ufkum açılır. On altıncı yüzyılda Avrupa’ya serbest düşünceyi öğretmiş, kendini inceleyerek insanı anlamaya çalışmış büyük bir düşünür Montaigne… İşte bakın, ne güzel demiş yine şurada:

“Hoşuma giden bir şeyin bana dokunduğunu bilmiyorum. Onun için hekimlerin dediklerini her zaman keyfimden yana çevirmişimdir, hem de alabildiğine. (…) Zorla, istemeye istemeye yaptığım her şey bana dokunur; seve seve, iştahla yaptığım hiçbir şeyden zarar görmem. (…) Hekiminiz uykuyu, şarabı ve eti sizin için zararlı görüyorsa üzülmeyin; ben size onun gibi düşünmeyen bir başka hekim bulurum…”

18.02.2010

Bizim Sakarya Gazetesi

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.