Felsefe


“Felsefe üniversite duvarları içinde kaldığı zaman ortaya insanların hiçbir değer tanımadan birbirlerini boğazladıkları düzenler çıkıyor. Gündelik bilinçle yaşayan insan ancak bu kadar yaşayabilir…” diyor Afşar Timuçin.

Tutkuyla izlenen dizilerdeki başrol oyuncularının giydikleri, takıp takıştırdıkları, makyaj ürünleri; mobilyaları, yatak örtüleri, perdeleri… Halk bunlarla ilgilensin. Düşüncelere dalmasın. Yaşamı hiç sorgulamasın. Felsefe yapmasın!

Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” adlı eseri sahneleniyor Ankara’da, Öteki Tiyatro’da… İki kişi var seyirciler arasında. Onların derdi başka. Sahnelenen tiyatro yapıtından haz almak falan değil dertleri. Birileri sahnede suç işlendiğini fısıldamış da bilet alıp gelmişler. Neymiş o suç? Oyuncu, oyun gereği de olsa sigara içiyormuş! Onlar da görevli. Sağlık Bakanlığı görevlisi!

İşte böyle saçmalıkları doğuruyor yasaklar. İyi de oluyor… İster istemez öteki kötü örnekleri düşünmeye başlıyorsunuz. “Canım ona gelene kadar neler var” diyorsunuz. Sorular üşüşüyor kafanıza: Evlerde neler izlendiğini de mi denetleyeceksiniz? Saatlerce açık kalan, hatta hiç kapanmayan televizyonlar önünde gözleri şaşkınlıktan büyümüş küçücük çocukları kim koruyacak? Gençler kimleri örnek alacak kendilerine? Anne babalar yeteri kadar bilinçli mi? Öğretmenler hevesli mi?

Bunları düşünüyor, sonra da her şeyin aslında bir oyun olduğunu fark ediyor, kendinizi aldatılmış hissediyorsunuz. İçinizde güzel duygular uyandırmıyor dışarıda parlayan güneş. İnsanların temel gereksinimlerini karşılayacak kadar bile para kazanamadıklarını; meslek sahibi olmanın dahi buna yetmediği zamanlarda yaşadığımızı düşünüp kahroluyorsunuz. Sağlık ve eğitimin, iktidarların ani çıkışlarıyla biçimden biçime geçişini kabullenemiyorsunuz.

Gelişmiş ülkelerde böyle sorunlarla boğuşmuyor ki insanlar. Yanlış uygulamalara karşı devletin kurumları üzerinde toplumsal baskı kurarak yönetime katılabileceklerini bildikleri için umutsuz da değiller bizim gibi.

Oysa biz, azınlığın oylarıyla bizi yönetenlerin hırçın tartışmalarını kızarak mı yoksa gülerek mi izlesek, şaşırıyoruz…

Ahmet Altan’ın bir yazısı düştü dün e-postama… Atatürk’ün iki tutkusu varmış:  Birincisi “lider olmak”mış.  İkincisi de, “ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak”mış. Yaratmak istediği o ülkede “güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan ‘cafe’ler, beyaz örtülü lokantalar…” olacakmış. İlk amacına ulaşmış; lider olmuş. İkincisinde zorlanmış… O da zorla şapka giydirmiş, zorla Batı müziği dinlettirmiş, zorla dans ettirmiş. Oysa bunlar halkın geleneklerine, Müslümanlığın inançlarına uymuyormuş…

Ahmet Altan’a ne diyeyim? Kendisinin de gördüğü eğitime yazık olmuş! Halkı kandırmak için mi okumuş?

Gündelik bilinçle yaşayan, tüketimle oyalanan insanları işte bunun için, bilerek yaratıyor bu düzen. Bu vatanın, bu cumhuriyetin değerini önemsemesinler, Atatürk’ün verdiği asıl sınavı göremesinler diye. Atatürk Selanik’te doğdu, özünü Anadolu felsefesiyle ve insan sevgisiyle yoğurdu. Halkın gönlünü işte böyle kazandı ve zaferden zafere koştular birlikte!

Anadolu insanı dil cambazlarına sabreder; beklemeyi bilir…

Güneş nasıl da parlıyor dışarıda!

11/02/2010

Bizim Sakarya Ggazetesi

Bir Cevap Yazın