Teşekkür


Öğrencilerin kompozisyon ödevlerini okurken kızar, söylenirdi bazen annem. Bana derdi ki; bak, sakın böyle basmakalıp şeyler yazma! Türkçe öğretmeniydi. Kendi hayatında da gereksiz övgüler, abartılar; aşırı istekler, davranışlar olmadı.

Ben de arkasından birkaç fotoğrafla anlatayım onu…

Ümit Teyze’yle okul yolundalar. Kol kola. Kıvır kıvır saçlar ikisinde de. Omuzlarına dökülüyor. Perma çok moda. Tayyör etekli, omuzlar vatkalı. Neşeli halleri… Ne güzeller!

İstanbul Kız Lisesi’nden başlıyor arkadaşlıkları. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne gitmeye birlikte karar vermişler. Evleri Laleli’de. Babalar da arkadaş. İkisi de fen bilgisi öğretmeni ve okul müdürü.

Altmışına gelmeden öldüğü için dedemi tanımadım. Hep öyle denir ama gerçekten çok sevilen bir insanmış. Bir gün bir arkadaşı dedeme, “İbrahim Bey, artık sen de bir ev alsana!” demiş… Üç kız kardeş annemler. Üçü de üniversitede okuyormuş o sıra… Dedem de “Benim üç tane apartmanım var!” diye yanıtlamış.

Benim babam tarih öğretmeni. Annemin avukatlık yapmasını çok istemiş, teşvik etmiş. Ama o öğretmenliği yeğlemiş. Annemin10 Kasımlarda yaptığı konuşmaların el yazısı metinlerini buldum bir kutuda. Hatırlarım, geç vakitlere kadar oturur, konuşma hazırlardı: “Atatürkçülük, bir faniye tapma değil, tek kelimeyle ‘hamle’dir. Yeniye, güzele ve gerçeğe uzanan bir hamle. Bunun devamlı bir akış halini almasını istiyorsak, bir an önce cehaleti süpürmeli, devrimci ruhu yaşatmalıyız. (…) Bir gün dünyanın en uygar bir ülkesi haline gelsek bile Atatürkçülük sona ermez. Çünkü Atatürkçülüğün en önemli özelliklerinden biri devrimciliktir. Daima daha iyinin, daima daha yeninin peşinde, dünya durdukça akıp gidecektir…”

İkinci fotoğrafta annem, torunlarının arasında pek mutlu. Kısa kesilmiş gür saçlı, gri mavi gözlü, balıketinde, orta yaşlı bir hanım. Kucağında bizim kız. Yumuk yumuk bir bebek. Solunda bizim oğlan. Üç buçuk yaşında. Fotoğraf çekilmeye çağrılınca terliklerini geçirivermiş ayağına. Ama solu sağa, sağı sola. Sağ yanında ağabeyimin kızı. O daha büyük; ilkokul ikinci sınıfta olmalı.

Üçüncüde, Akatlar’da bir otobüs durağının bankında oturuyor Neşide Hanım. Otobüs bekler gibi. Bunu ben çektim. Arkada bembeyaz, göz alıcı çiçekleriyle bir erik ağacı. Ve annem… Yüzünde şaşkın, çaresiz, soran bir bakış! Alzheimer, demans, her ne ise; tuhaf bir hastalık… Çocukluktan yetişkinliğe edindiği tüm becerileri, kazanımları yavaş yavaş yitiriyor insan. Zevk aldığı şeylere karşı ilgisini, sevgisini de… Şaka değil, gerçek… Anneniz sizi tanımıyor. Konuşurken cümlenin başını unutuyor. Sonra sonra yürümeyi, yemek yemeyi bile… Başlangıcı da zor, ortası da sonu da… Bir yakınınızın başına gelene dek tamamen yabancısınız konuya; bildikleriniz gerçek bilgi değil.

Adapazarı’na taşınıyor, bir yıl oturuyorlar, ardından İstanbul-Ataşehir’de bir Alzheimer bakımevine götürüyoruz annemi. “Neşide Anne” oluyor adı. Burada hastalar geniş, aydınlık bir salonda, rahat koltuklarda oturuyorlar. Birbirleriyle pek konuşmuyorlar. Ne zaman bir ziyaretçi geliyor, hepsinin yüzü ışıyor. Hele ellerini tutup hatır sorarsanız öyle mutlu oluyorlar ki. Çocuk gibi saf ve temiz içleri.

Titiz bir bakım ve en önemlisi sevgi, şefkat ve iyilik var burada. Yeri geldiğinde hastalarla şakalaşır, oyun oynarlar. Ancak, abartı, gösteriş, göz boyama yok. Mobilyalar sade ve kullanışlı. Yönetici, hemşire, hastabakıcı, aşçı… herkes nazik ve anlayışlı.

Annem hayatının sadece bir yılını geçirdi Adapazarı’nda. Burada toprağa verilmesini ben istedim. İyi ki de öyle yapmışız…

Tüm dostlarımıza, yakınlarımıza, annemi son yolculuğuna uğurlarken bizlerle birlikte oldukları için gönülden teşekkür ederim. Cenazeye gelerek ya da telefonla arayarak acımızı böylesine içtenlikle paylaşmalarına ve her türlü yardımlarına…

Dostluklardan çok şey öğreneceğiz daha…

28/01/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.