Şehir ve İnsan



Her şehrin kendine özgü güzellikleri vardır. Şehrin ayrılmaz bir parçasıdır onlar; etle tırnak gibi… Nedir deseler hemen  aklınıza geliverir… Örneğin Adapazarı ve tren garı, Gar Meydanı

Eskişehir‘e gittik yakında. Geçmişine sadık, insana dost bir şehir… Tramvay ağı, bisiklet yolları, yaya yolları… Avrupa şehirleri gibi. Sokaklar hareketli, kalabalık… Can kurban böyle huzurlu kalabalığa!

Çağdaş yaşamda insanın günün yorgunluğunu atıp rahatlayacağı; en başta da doğa özlemini doyuracağı yerler, alanlar düşünülmüş, düzenlenmiş. Bu şehri seven, anlayan birilerinin eli değmiş, belli.

Porsuk Çayı kıyısında gezinti yaparken, fotoğraf çekenlere sürprizler sunuyor akşam güneşi… Sonra gece inecek. Yağmurun ıslattığı kaldırımlardaki yansımalarla, olduğundan bir kat daha ışıklı görünecek şehir. Sokak çalgıcılarınız da varsa ve onları benimsemişseniz, siz şehirliliği sindirmişsiniz. Değişik bir duygu… İçinizde belli belirsiz bir sevinç… Halka oluyor, seyre dalıyorsunuz dinlerken… Ve birkaç bozukluk bırakıyorsunuz usulca; gönlünüzden ne koparsa… Şehrin küçük mutlulukları değil mi bunlar?

Zaman içinde işlevini yitirmiş, terk edilmiş bir yapıyı canlandırmaya sadece kuru bir restorasyon yeter mi? Burası “Haller”. Bir üniversite şehrine yakışan harika bir boş zaman değerlendirme mekânı. Eski sebze hali, bu sefer yepyeni bir ruhla, yeniden eski günlerin canlılığına kavuşmuş. Gezdikçe değerbilirliğin daha pek çok örneğini göreceksiniz Eskişehir’de.

Yılmaz Büyükerşen’in Eskişehir’i, Jaime Lerner’in Curitiba’sı; bir bizden bir de dışarıdan en güzel örnekler… Şehri yöneten insanın egosuna yenilmediği, şehir halkıyla el ele verdiği, herkesi ortak sorumluluğa teşvik ettiği ve başarıyı birlikte kutladıkları yaşanası şehirler… Curitiba’yı daha önce de yazmıştım. En son geçen hafta… Belediye Başkanı Lerner gerçekten büyük adam! Büyük bütçeler olmadan da neler yapılabildiğini göstermiş, her zaman halkın desteğini almış. 70’li yıllarda düzenli olarak su basan alanları kısa sürede bir cennete dönüştürmüş. Şehir bugün de dünyada kişi başına düşen yeşil alan miktarı en yüksek şehirlerden biri. Lerner’in, parkların yönetimiyle görevlendirdiği Hitoshi Nakamura, 100 metresi neredeyse bir okul inşa etmeye bedel olan beton kanallarla nehri kontrol altına almak yerine, onu kendi akışına bırakmış. Taşkınlardan güzel göletler oluşmuş. 1,4 milyon metre kare alanı kaplayan bu cennette hiç beton yok, her şey doğal. Hatta etrafta koyunlar otluyor. Başlarında da bir çoban! Şehrin göbeğinde ne hoş bir görüntü! Kimin aklına gelir çimenlerin biçilmesi ve temizliği için böyle bir çözüm!

Jaime Lerner… Mimar, şehir planlamacısı… Kendi deyimiyle “ego mimari” değil, “eko mimari”yi seviyor… Yani çevreye duyarlı, insana saygılı. Yani, “Ben buradayım!” diye bas bas bağırmasını, insanı ezmesini istemiyor mimarinin…

Üç dönem belediye başkanlığını yapmış şehrin… Toplam 22 yıl! Politikadan emekli olduğundan beri zevk aldığı şeylere daha çok zaman ayırıyor. Ama hayalleri sürüyor.

Curitiba, onun şehri… Halkın arasında dolaşıyor; sevmeyeni yok… Bir filozof sanki, bir politikacıdan çok… Ve Dünya onun memleketi… Sürdürülebilir gelecek için insanlara tavsiyelerde bulunuyor, sınır ötesi danışmanlık yapıyor.

70 yaşında, muzip bakışlı, şişman, sempatik bir adam… İlginç benzetmeler yapıyor konuşmalarında. Konuya oradan giriyor hep:

“Ben hep şöyle derim: Otomobiller, kayınvalidemiz gibidir. Onlarla iyi ilişkiler içinde olmamız gerekir. Ama hayatımızı yönetmelerine izin veremeyiz!”

Jaime Lerner 1972’de, şehrin en önemli alışveriş merkezi sayılan bir caddeyi araç trafiğine kapatmakla ilk büyük atılımını yapar yerel yöneticilikte… Brezilya’nın ilk yaya yolu, bir hafta sonu tatili süresinde tamamlanır. Halk beğenir, hatta devamını ister…

Lerner ve ekibi, ulaşımda basitliği ön planda tutarlar. Üç ana arter yaratırlar. Her biri üç yoldan oluşur… Biri şehre giren, diğeri şehirden çıkan araçlara ve ortada yalnızca otobüslere ayrılmış çift yönlü yol… Merkeze giren ve çıkan yolcuları taşır bu üç-körüklü otobüsler… Bütün bunlar iki yıldan kısa bir sürede, metroya göre çok daha düşük bir maliyetle hayata geçirilir.25 bin yolcuyla başlarlar, bugün taşıdıkları yolcu sayısı günde 2 milyondan fazla… Sistem kendi kendini ödüyor, dünyada çok az görülen bir uygulama…

Lerner’den ilginç bir benzetme daha; şehri bir aile fotoğrafına benzetiyor ve “Böyle bir fotoğrafı yırtıp atamazsınız” diyor. “Amcanızın burnu gözünüzü rahatsız ediyor olabilir… Ama yine de atamazsınız! Çünkü o sizsiniz!”

Adapazarı’nı gerçekten sevenlere de işte böyle bir aile fotoğrafını yırtmak gibi geliyor garın taşınması… 117 yıllık bağı koparmak, şehrin kimliğini yok etmek! Yöneticilere bunu anlatmanın bir yolu yok mu? Depremden önceydi; eski ortaokul binasıyla az uğraşmadı dönemin yerel yönetimi. Deprem olunca belediye kendi yerleşti oraya. Yıkmak istediği binaya! Şimdi de, “Gar Meydanı şehrin ortasında kangren haline gelmiş bir sorun…” gibi şeyler söylüyorlar. Nasıl dilleri varıyor buna?

Bakın, Yeşiller Partisi’nin baskısıyla Paris’e 150 km bisiklet yolu yapılmış; otomobil kullanımı derhal yüzde yirmi azalmış! Amaç bu olmalı. Siz tam tersi otomobil kullanımını özendiriyorsunuz. Trafik sıkışıklığına çözüm ararken iklim değişikliği sorununu da hesaba katmak zorundasınız. Şaka değil, büyük bir tehlike olarak kapıya dayandı. Depremden sonra hafif raylı sisteme geçilecekti güya! Unutturdunuz…

İnsana önem vermeyen, tüketim odaklı, sıkışık, gergin şehirlerde yaşamak istemiyoruz artık! Biz iyi örnekleri görüyoruz. Bunlara kavuşmanın mümkün olduğunu da biliyoruz. Halkı katılımcılığa özendiren, geleceği de düşünen eko-politikacılar istiyoruz!

14/01/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.