“Yavaş Pişir Yavaş Ye”


Sık sık duyduğumuz “fast food” diye anılan atıştırma, ayaküstü yeme kültürüne karşıt bir akım olarak İtalya’da başladı önce… 2009’da yirminci yılını doldurdu…

“Slow food” dediler adına… Yani hızlı yemek karşıtı olarak, yavaş yemek! Türkçede biraz eğreti durdu, laf aramızda.

Berin Ertürk bir üretici. Yıllardır ulusal ve uluslararası toplantılarına katılıyor. Deneyimlerini, izlenimlerini de bizlerle paylaşıyor. Söğütlü-Maksudiye’de kendi olanaklarıyla organik tarım yapmaya çalışıyor arkadaşım. İlaçsız tarım, doğal tarım… Arayıp da bulamadığımız şey; ama onu da İstanbul’a kaçırıyoruz. Çünkü düzenli bir alıcıyı ancak İstanbul’da, Şişli’deki organik pazarda bulabiliyor. Pazarlama zorluklarına, nakliye giderlerine karşın bırakmıyor; çünkü birilerinin bu topraklarda geleneksel olanı sürdürmesi gerektiğine inanıyor.

İşte biz de onun başkanlığında birkaç arkadaş kafa kafaya verip iki hafta önce sessiz sedasız yerli “slow food” topluluğumuzun temelini attık. Uluslararası sayfalarda yayımlandı adımız… Evet, duyduk duymadık demeyin, Adapazarı’nda “yavaş pişir, yavaş ye” oldu bu akımın ve topluluğun adı…

“Terra Madre Day” yani “Toprak Ana Günü”nde tüm dünyada yöresel yiyecekler, yemekler yendi güzel sofralarda. Üreticiler, aşçılar, öğrenciler, tüketiciler dünyanın ve gıdanın geleceği için güçlü bir iletişim ağıyla birleştiler. Adapazarı da yepyeni “yavaş pişir, yavaş ye” oluşumuyla katıldı bu kutlamaya…

Önce beş kişilik bir ekiple başlanacaktı ve bir yıl içinde en az yirmi üye katılacaktı. Kafamızda pek çok soru vardı… Hepsini bir kenara koyduk ve ilk etkinliği paldır küldür yapmaya karar verdik. Nasıl duyurulacağından nerede toplanılacağına kadar başka sorular belirdi bu kez… Birkaç sözle çok şey anlatmak gerekiyordu. Şunları yazdım ve e-postayla gönderdim tanıdıklara:

Merhaba arkadaşlar!

10 Aralık Perşembe günü bir şeyi kutlayacağız Adapazarı’nda…

Bütün dünyayla birlikte…

Dünyada “slow food” diye bilinen kavramı, “yavaş pişir, yavaş  ye” diyerek buyur ediyoruz Adapazarı’na!

“Toprak Ana Günü”nde, aynı sofrada yemek yiyoruz… 10 Aralık Perşembe…

Sakın unutmayın!

“Ne pişireyim?” diye düşünün önce… Sorun isterseniz… “Aaa, şunu pişir!” derlerse onu pişirin.

Mevsime uygun, yöreye uygun, doğal, geleneksel, … olsun…

Bir adı ve özgün bir tadı olsun…

Sizin olsun; Boşnak, Çerkez, Manav, Abaza, … Yani bizim olsun…

10 Aralık’ta… Perşembe akşamı…

Aynı sofradayız…

Sevgiyle ve büyük bir özenle pişireceksiniz, biliyoruz…

(Ah, kim bilir neler tadacağız!..)

Kutsayacağız o akşam “Toprak Ana”yı…

Kaçırmayın arkadaşlar, bu şöleni!

Yemeğinizi kapın gelin!

Başka bir şey düşünmeyin!..

Böyleydi çağrı… Çağrılanların çoğunluğu geldi; 70-80 kişi oluverdik! Peynir üreticisi Karslı bir aile, lise, üniversite öğrencileri, hatta onların Alman, İspanyol, Yunanlı, Portekizli misafirleri… Kimler yoktu ki! “Ahulçapa” da hamsili pilav da; elbasan tava da Arnavut böreği de kazandibi de Adapazarlıydı işte! Osmanlı sarayından Kafkaslara, Balkanlara, Güneydoğu’ya… mutfağımızın özünde saygı, sevgi, değerbilirlik vardı. Ne kadar zengindik biz!

Slow Food’un dünya etkinliklerinden biri de Safranbolu’da “safran hasadı” ve “zerde kazanı” kaynatılmasıydı. Geçtiğimiz salı günü (13 Aralık) yapıldı. ‘Slow Food’un internet sitesinde gördüm; başköşedeydi… Önemliydi, çünkü yörenin yemek kültürünü simgeliyordu safran hasadı kutlaması. Korunması gereken bir değerdi…

Zerdede kullanılan ve bu güzel kasabaya adını veren safranın üretimi ve hasadı zor. Çok az üretiliyor, hatta bir ara tamamen bırakılmış… Bu yöreye özgü gerçek safran altınla eşdeğer, grama vurulduğunda…

Hint safranı çok ucuz. Renk de yerinde… Türk safranına göre dünya pazarlarında daha kolay alıcı buluyor o nedenle. Modern çağın hızlı tüketen insanı yapay tatlandırıcılara alışık. Rengiyle yetinebiliyor… Gerçek safranı ne yapsın, öyle ya!

Hızlı sanayileşmenin yarattığı çevre kirliliği ve tüketim hırsı, doğadaki birçok bitki ve hayvan türünü yok etti. Üstelik gün geçtikçe hızını artırıyor. Daha fazla savurganlık yapamayacağımızı neyse ki çoğunluk biliyor artık. Peki, ona göre davranıyor muyuz? Hayır!

Bu soğuk, uzak ve yapay kültür, bizi doğadan koparmaya çalışarak tüm varlığımızı tehdit ediyor; benliğimizden uzaklaştırıyor, kimliksizleştiriyor bizi. Yerel kültür varlıklarını, geleneksel üretim yöntemlerini belgelemek, yitip gitmesini önlemek; bu tür kutlamalarla güncellemek, sevdirmek bunun için önemli.

Türkiye’de de gıdanın geleceği ve tarımda sürdürülebilirlik ve daha pek çok çevresel konuda ciddi çalışmalar yapılıyor. Aslında tam yerelin ilgileneceği konular… Ama nedense biraz üst düzey kalıyor. Köylü, çiftçi, üretici anlamıyor ya da anlamazlığa vuruyor.

Sadece tarım mı? Doğal kaynak sularımızı yerinde şişeleyip bize satıyor eller… Gelin, biz yapamayız, siz yapın diye buyur ediyoruz. Bilinmeyen bir nedenden ötürü kendimizi daima yetersiz görüyor, biraz daha çalışmamak yüzünden çalışarak elde ettiklerimizi de yitiriyoruz. Keşke zamanında fark etseydik, hemen teslim olmasaydık diyeceğimizi bile bile kim bilir ne sorunlar biriktiriyoruz geleceğe…

Kenara çekilip söylenmek neyi çözdü bugüne kadar? Doğal ve kültürel zenginliklerimizin farkına varmalı, birbirimize bıkmadan hatırlatmalı; yitirdiğimiz güveni yeniden kazanmak için her birimiz kendi etki alanımızda çaba göstermeliyiz. Çok iyi biliyoruz ki ülkeyi savunmak topla tüfekle olmuyor artık.

Bizimki de işte böyle küçük bir çaba… Şimdiden duyurduk yöremizin adını bütün dünyaya! Katkınızı küçümsemeyin, mutfağa merakınız varsa siz de katılın… Önerileriniz ve bildiklerinizle; öğrendiğiniz ve öğreneceklerinizle…

17/12/2009

Bizim Sakarya Gazetesi

 

 

İletişim için:

tamayacikel@yahoo.com

berinerturk@gmail.com

Tel: 542 894 91 99

532 213 87 64

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.