MİDİLLİ


Geçen ay Midilli’ye gittik. Bir hafta kaldık. Daha önceki yıllarda Santorini, Mykonos gibi daha turistik olan adalara da gitmiştik. Aynı ülke, aynı deniz, benzer adalar… İzlenimler yine iyi. Olumsuzlar da var tabii. Hadi önce onlardan başlayıp savayım…

Gelişigüzel her yere park etme, tehlikeli araç kullanma, trafik yoğunluğu, hatta kırmızı ışıkta geçme… Bunların hepsi bizdekinden beter. Yerleşim yerlerini birbirine bağlayan yollardaki virajlar, rallicileri bile zorlar. Hız denetimine sadece bir kez rastladık. Onda da karşıdan gelen bir araç selektör yaparak uyardı zaten. Tıpkı bizdeki gibi! Buna karşılık sık sık gördüğümüz şey şu idi: Neredeyse üç dört dönemeçte bir, yol kenarına özenle yerleştirilmiş küçük bir anıt… İçiniz bir tuhaf oluyor. Ölenin anısına ve biraz da trafik kazalarına karşı uyarmak amacıyla konmuş belli ki. Ev ya da türbe maketi gibi… İnanmayacaksınız ama bu ürün, adada bir işkolu bile yaratmış!

Şimdi gelelim iyi şeylere…

Bir şeye gerçekten gıpta ettik; gördüğümüz adaların hepsindeki ortak özellik şuydu: Buralarda yerel yaşamın geleneksel biçimini koruması… Tarihi, kültürel mirasa sahip çıkarken çağımızın beklentilerine de sırt çevirmemiş Yunanlılar. Ama doğrusu ya, bizim kadar da yüz vermemişler… İlle de birilerine benzemek gibi bir dertleri yok. Dükkân adları Yunanca, üstelik yabancılara pek karışık gelen alfabelerindeki harflerle. Biraz çabayla, yavaş yavaş okuyorsunuz. Yol tabelalarında yer adlarını Latin harfleriyle de yazmışlar. İyi olmuş. Çünkü ne yazdığını sökene kadar geçmiş bulunuyorsunuz.

Midilli’de her şey insani ölçülerde. Turizm en önemli gelir kaynağı olsa da bin kişilik oteller, tatil köyleri gelmesin akla. Yapmamışlar bunları. Yetinmeyi bilmekten… Asıl önemlisi tarihini sevmekten, saymaktan… Yeni yapılar var ama eskiyle uyumlu. Geleneksel mimariyi gölgede bırakacak, ezecek yapılaşmadan da kıyı yağmasından da korunmuş Midilli. Her yer zeytinlik, her yer orman…

Dağın başında küçük bir köy, sanatçısına sahip çıkmanın büyük bir örneğini veriyor. Georgios Iakovidis (1853-1932) ünlü bir ressam. Tabloları çok pahalı. Orijinallerini getirip koyamayacaklar… Çözüm olarak bir “Dijital Müze” kuruyorlar. Yunanistan’da tek, Avrupa’da ise birkaç dijital müzeden biri. Ressam ve yapıtları hakkında her şey, en yeni teknolojik olanaklarla ziyaretçilere sunuluyor. Bize genç bir hanım gezdirdi müzeyi. Canla başla tanıttı ressamı ve sanatını. Hatta o kadar kaptırdı ki kendini, bir ara, eşimin fotoğraf çekmesine takıldı. İngilizcesi zaten o kadar iyi değilmiş, dikkati dağılıyormuş!

Lokantaya, restoran yerine kendi dillerinde “taverna” diyorlar. Ahşap sandalye, ahşap masa, ekose örtü; bütün tavernalarda manzara bu… Gösterişten uzak, doğal… Küçük bir köyde bile çeşit çeşit yöresel yemek tadabiliyorsunuz. Zeytinyağlılar, deniz ürünleri… Favalar, yaprak dolmaları, patlıcan salataları, yeşillikler… Servis nazik, hızlı… Fiyatlar aşağı yukarı belli… Memnun ayrılıyorsunuz.

Yüzyıllar boyu bir arada yaşamanın sonucu, mutfağımız birbirinden çok etkilenmiş. Yalnız bir şeye çok şaştık; pilav pişirmeyi bilmiyorlar! Haşlanmış pirinç gibi bir şey oluyor onlarınki. Kaldığımız otelin mutfağında çalışan sempatik genç hanım, bizim gibi tane tane pilav pişirmeye çok özendiğini söyledi, ciddi ciddi. Tarif aldı. İstanbul’da, sokakta nohutlu pilav yemiş, tadını unutamamış!

Peki neye yaradı o kadar komşuluk? Bir çay demlemeyi bile öğrenememişler bizden! Bir haftada, şöyle demli bir bardak çayın bayağı eksikliğini duyduk.

Mitilini (Midilli), çok güzel bir liman şehri… O kadar gürültülü olmasa bir de! Trafikte motosiklet çok. Çarşısında hem turistik hem de geleneksel ürünler bulabiliyorsunuz. Bizdeki gibi çeyiz mağazaları, gelinlikçiler var mesela. Sabun, zeytin, zeytinyağı… Seramikleri de ünlü. Büyük mağaza değil; geleneksel görünümü korunarak restore edilmiş, sevimli, küçük dükkânlar… Öğleden sonraları hepsi birden kapanıyor. 5’e 6’ya kadar ıssız buralar. Akşamüstü ticari canlılık yeniden başlıyor… Çalışmayı da biliyorlar dinlenmeyi, eğlenmeyi de… Geceleri tavernalarda yemek yiyip keyfedenlerin çoğu Midilli’nin yerlileri.

Şehrin biraz dışında, yol kenarındaki plajdan denize girebiliyorsunuz. Deniz tertemiz… Belki de öğleyin dükkânını kapatan kendini buralara atıyor. Adanın başka köşelerinde kalabalıktan, gürültüden uzak plajlar da var.

Ada halkı perşembe günleri pazara gidiyor. Ama Ayvalık’ın pazarına! Turistler bile günübirlik gidip dönüyor, öve öve bitiremiyorlar pazarı. Ayvalık esnafı bu işten memnun. Midilli esnafıysa dertli, çünkü fiyatta rekabet edemiyor. Gerçekten giyim eşyası bize göre çok pahalı. Bizdeki çeşit ve bolluk da yok orada. Gelinliğine, çeyizliğine kadar Ayvalık’tan alıyorlarmış.

Giderken Ayvalık’tan feribota bindik. Bir kamyon yanaştı ve yükünü gemiye boşaltmaya başladı. Midilli’ye gidecek. Merak ettik, sorduk: “ Bu kolilerde ne var?” Neymiş biliyor musunuz; balık!

Merhaba!

Merhaba!

Ayvalık ve özellikle Cunda Adası ile Midilli arasında öyle benzerlikler var ki… Mimarisiyle, gelenekleriyle… İki yakanın insanlarını bile birbirinden ayırt etmek güç. Dostluk, komşuluk, insanlık üzerine duygularımız, düşüncelerimiz hep aynı… Öyleyse durup soralım: Neler oluyor bize?

İki hafta önceki Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi’nde, değerli bilim adamı, yazar Doğan Kuban’ın Midilli Adasıyla ilgili gözlemlerini okuyorum. Anneannesinin köyünü görmeye gitmiş. O da bunları soruyor belli ki kendine:

“Anneannemin oradan geldiğini, kim bilir kaç yüzyıl geriye uzanan bir Midillililiğin ve Rumlarla simbiyotik bir yaşamın bizim aileye yansımış mutfak âdetlerini, gündelik Rumca sözcükleri anımsadığım zaman Midilli’yi başka bir ülke olarak görmekte zorlanıyorum. Hele oradakilerin buraya geldiklerini, buradakilerin oraya gittiklerini, Rum dostlarımızı ve üniversitedeki Rum öğrencilerimi düşündükçe, dinsel ve politik ideolojilerin insanları birbirinden ayıran baskılarını giderek daha çok yadsıyorum…”

22/10/2009

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.