Değişen Adapazarı




70’lerin sonu, 80’ler, 90’lar… Burası Adapazarı:

Şu memlekette sinemaya hasretiz,  tiyatromuz, konser salonumuz yok.

Sokaklar kışın çamur, yazın toz. Kaldırımlar bozuk, kimi yerde o  bile yok… Merkez bir derece iyi; arka sokaklara belediye küs sanki.

Dükkanların çoğu köhne. Apartmanlar, iş hanları da öyle. Boşluksuz, dip dibe! Deprem unutulmuş; yedi kata kadar izin verilmiş… Yeni yapılan belediye binası bile yedi kat!

Burası Adapazarı’dır…

Ailece gidilecek yer yoktur. Arkadaşlar, aileler evlerde buluşur. Bir de alışveriş merkezlerinin sunduğu olanakların çekimiyle haftasonları çoluk çocuk İzmit’e koşulur.

Çokkültürlü Adapazarı mutfağı çok zengindir ancak dışarıda pek konuşulmaz. Turizm de önemsenmez. Yaylaları, gölleri, akarsuları, vadileri bilinmez. Adapazarı deyince akla yalnız ıslama köfte gelir… Bir de kabak ve patates!

Çağdaş bir kentte spora önem verilir. Yüzme de yararlı bir spordur. Kapalı yüzme havuzumuz yoktu, 90’larda oldu… onu da deprem aldı. Şimdi Kent Park’ta yapılıyor daha esaslısı.

İşte böyle bir yerdir o zaman Adapazarı…

Ne yaşlılar ne gençler düşünülür… Deniz kıyısı değil ki şöyle masaları diz… İster otur sohbet et, ister gez.

Bisiklet yolları, yürüyüş alanları? Boşver!..

Trafik kuralsızdır, felakettir.

Hastaneler yetersizdir, hem de çok bakımsız…

Çöpler çirkin varillere atılır. Yarısı da yere! Geridönüşüm mü? Hak getire!

Kışın hava kirliliğine karşı hiçbir önlem alınmaz. Hele akşamüstleri dışarılarda soluk alınmaz.

Belediye bir yerlere çiçek eker bazen, ama çok acemicedir, eğretidir. Zaten uyanık halkımız hemen seyreltir. Geri kalanı da sulanmamaktan kurur. CHP’li belediye başkanı Ünal Ozan’ın, şehrin çeşitli yerlerine diktirdiği binlerce ağaç, belediyelere çok küçük ödenekler ayırıldığı böyle bir dönemde ne büyük atılımdır…

99 Depremi sonrası, çekilen büyük acılar yanında şehrin üç yıl hiçbir hizmet görmeden umutsuz bir bekleyişe terkedilmesi asla unutulamaz…

Daha sonra, dış yardımlarla ve büyükşehir belediyesi statüsüne geçilmesiyle bazı şeyler çok değişti. Ülke genelinde de belediyelerin önü açıldı.

Bugün Adapazarı’nda sinema, tiyatro, konser salonu… hepsi var artık, fazla fazla… Parklar, bahçeler, yürüyüş yolları; şehir içinde çevre düzenlemeleri… Çeşit çeşit mevsimlik çiçekler, yemyeşil çimenler…

Ara sokaklar parke taşlı. Yaya kaldırımları geniş, düzgün. Bozulduğunda çabuk onarılsa bir de…

Şehrin giriş çıkışları düzenli… Dükkanlar pırıl pırıl, modern… Hastaneler donanımlı, tertemiz.

Motorlu araç sayısındaki artışa göre hava bile daha temiz.

Ama bazı şeyler asla değişmez burada. Örneğin Çeşme Meydanı denen yere, yoğun yaya, yolcu ve araç trafiğine karşın belediye röfüj yapmamaya yeminlidir.

O günlere göre şehrin trafiği daha da kötüdür, gitgide kötüleşmektedir. Şehirdeki bütün kavşaklar tehlikelidir. Hız denetimi yapılmaz. Mahalle aralarına kamyonlar, hatta TIR’lar girer; mal boşaltır, manevra yapar. Çöpler kokar, dağılır. Naylon poşet kullanımında iştah azalmamış, artmıştır.

Kaldırım işgalleri de böyleydi. Yıllardır şikayet edilir, belediyemiz aldırmazdı. Şimdi birden coştu: Sanki bir düğmeye basıldı ve esnafa savaş açtı. İyi oldu, hoş oldu; aslında esnafa da yaradı ama sokak kafelerinden ne istedi? Vur deyince öldürmek mi lâzımdı?

Ben sonradan gelenlerdenim, bilmem; özlemle anlatanlardan dinlediğim, Adapazarlı yazarlardan okuduğum çok şey var. Onlar, bütün bu modern şehir olma çabalarına karşın Adapazarı’nın çok geriye gittiğini düşünüyor ve üzülüyorlar. 70’lerin başlarına kadar modern bir şehirmiş Adapazarı; danslı müzikli, sinemalı tiyatrolu… Geleneklerine bağlı, aynı zamanda hoşgörülü ve eğlenmeyi bilen insanlar yaşarmış. Yaşantıları kadar giyimleri de modernmiş, özenliymiş… Söze gerek yok; eski fotoğraflar neler neler anlatıyor sakin, sessiz ve gizemli.

Hızlı göç; göçle gelenlerin Adapazarlı’ya uzak, değerlerine yabancı kalmaları… Böyle iki arada kalmış, üstelik eğitim düzeyi düşük bir kitleyi yönlendirmenin, bazı şeylerle oyalamanın, kandırmanın kolaylığı…

Teknolojik ilerlemeler, bunların getirdiği kaçınılmaz yenilikler, ama bunun yanında tarihi dokunun bozulması, hızlı şehirleşme, hızlı nüfus artışı…

Tarihi dokusunu yitirmemiş şehirlere gıptayla bakıyorum. Onlar, Türkiye’de devletin hiçbir önlem almadan insanları karşı karşıya bıraktığı bu hızlı değişimin yol açtığı olumsuzluklara daha kolay direnebilmiştir diye düşünüyorum…

15/10/2009

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.