TİRİLYE

 DSC_0124

 

 

 

 “Bursa’nın Mudanya ilçesine bağlı 2 bin 400 nüfuslu Zeytinbağı Beldesi’nin kaderi, ATV’nin izlenme rekorları kıran dizisi “Melekler Adası” sayesinde değişti. Helenistik döneme kadar uzanan geçmişi, muhteşem yapıları ile belde şimdi Melekler Adası’nın getirdiği haklı ünün keyfini sürüyor. Tirilye’yi merak edenler, hafta sonları düzenlenen turlarla, beldeye akın ediyorlar.” (Zeytinbağı Belediyesinin internet sitesinden)

 

Bu ay SAGÜSAD’ın gezisi, Bursa’nın şirin kasabası Tirilye’ye. Marmara Denizi kıyısında, Mudanya’ya 10 km uzaklıkta burası. Yeni adı Zeytinbağı. Bütün Tirilyeliler Tirilye diyorsa ben de öyle derim, Zeytinbağı da nesi?

Daha ilk adımda rahatlıyor insan böyle yerlerde. Geçmişini silmemiş. Apartman merakı yok. İhtişam merakı yok. Sadelikle süslüyor parası olan da. Yoksa tüm özelliğini yitirir, sıradanlaşırdı. Restorasyonlar eskiye can verdikçe daha da güzelleşecek, yüzü gülecek.

Tirilye ya da Zeytinbağı… Mevsimlerden kış, günlerden Pazar. Hava soğuk.

Kahvaltıdan sonra fotoğraf çekmeye geliyor sıra. Bir anda sokaklara dağılıyoruz. Hazırlıklıyız güya. Akşamdan gelmişiz, hava kararmadan biraz çevreyi keşfetmişiz ya. Ama vakit öğleye yaklaşırken, henüz doğru dürüst bir konuya yönelmemişiz, hiçbir yapının değil içini, dışını bile gezmiş değiliz.

 

 

Dükkanının, evinin önünde zeytinini, zeytinyağını, tüm ürününü sergileyen, konuşkan kadınlarla muhabbet ediyorum. Pek hoş! Falıma bakmaya kadar gidiyor iş. Yeni içtim diyorum. Bir dahakine inşallah, söz.

Gözgöze geldinizse eğer, hemen laf atıyorlar: Hoşgeldiniz! Dükkân önü sergi; çeşit çeşit kavanoz. Dükkânın üstündeki ev viran; “satılık” levhası var zaten. Ama o sıcaklık var ya işte, insanı çeken… Sonra soru yağmuruna tutuyorum kadıncağızı. Düğünlere kadar geliyoruz.

-Nasıldır sizin düğünler?

-Mesela bizim ‘heyamola’mız var. Gece oldu muydu, kınadan sonra kızın bütün genç arkadaşları dışarda toplanır. Anneleri de çıkabilir. Gelin gelinliğini çıkarır, pijamasını giyer. Damat da pijamayla… Kapı kapı dolaşırlar. Her kapının önünde çalar oynarlar. Bahşiş toplarlar… Ona ne jandarma karışır ne çavuş karışır… Ama gecenin 12’sine 1’ine kadar en fazla; daha fazla sürmez. Ondan sonra yasak… Eskiden kaç kişiyle gitmişsen bahşiş hepsine üleştiriliyordu, şimdi geline bırakıyorlar hepsini. Ben kızımı İstanbul’a verdim, ama o gece burada kaldılar, heyamolaya çıktılar. Damat buranın düğünlerini çok beğeniyor, düğünleriniz çok güzel oluyor, diyor.

 DSC_2110

Bugün böyle geçecek galiba derken bir haber geliyor. Rehber eşliğinde gezecekmişiz. Hemen koşuyoruz. Hasan Bey’le tanışıyoruz. Hasan Özata gönüllü rehberimiz. Bizim gruptan arkadaşları görünce nereden geldiğimizi sormuş ve bu güzel öneriyi sunmuş.

“Benim 97 yaşındaki babaannem doğma büyüme Tirilyeli, ama dedem mübadeleyle gelmiş; Yunanistan-Dedeağaçlı. Babannemle evlenmiş, o da Tirilyeli olmuş.” diyor Hasan Bey.

Bir yandan yürüyoruz. Zeytin ve zeytinyağı üreticisiymiş. Zeytin bahçeleri varmış. Çiftçiymiş.

Organik tarım mı yapıyorsunuz bahçenizde?

-Yaklaşık 5 yıldanberi ağaçlarıma kimyasal gübre atmıyorum. Hayvan gübresini iki yılda bir veririm. İlaçlamayı da çok bilinçli yaparım. Çok yanlış yapanlarımız var. Zeytin yağlanmaya başlayınca zehirli ilaç kullanmayacaksın. Yağlı bitki olduğu için  ben buna çok özen gösteririm. Benim abim kimya mühendisidir Yalova’da. Ondan da yararlanıyorum. Biz yıllardır bu işin içindeyiz, ama çoğumuz beceremiyoruz. Buna üzülüyorum ben. Tarım Kredi’ye bir İsrailli geldi, sordu:

“Ağaçlardan kaç kilo alıyorsunuz?”

“Ortalama 15 kilo aldık mı seviniyoruz.” dedik. Güldü.

“Neden gülüyorsun?

“15 kilo zeytinle siz bu işin altından nasıl kalkıyorsunuz?”

“Siz ne kadar alırsınız?”

“Biz en az 150 kilo alırız. Daha da üzerine çıkarabiliriz.” Biz de güldük.

Golan Tepelerine toprak taşımışlar adamlar. Taşıma toprakta zeytin ağacı yetiştirmişler. Uydudan kontrollü sulama yapıyorlar. Devletimiz, bünyesinde abuk subuk adamlar besleyeceğine akıllı mühendisler yetiştirsin yollasın bizlere. Diyelim, 10 ziraaat mühendisi yetiştir, gel bu köylüye bilinçli şekilde üretim yaptır. Zeytin ağacı hassastır. Kırk yıl önce, daha dedemin zamanında, ehliyeti olmayan zeytin ağacı budayamazdı. Belgesi olacak elinde. Şimdi eline bıçkıyı alan zeytin ağacı buduyor. İyiye gideceğimize kötüye gidiyoruz.

Resimli Kiliseye gidiyoruz. Duvar resimleri var. Kilise harap. Hasan Bey diyor ki:

-Avrupa’da bir caminin içinde hayvan besleseler ne kadar ayıplarız, değil mi? Ben yabancılardan utanıyorum. Gözlerinden hissediyorum bizi  ayıpladıklarını. Küçücük kasabada 10 tane kilise var. Düşünün kasabanın bir zamanlar ne kadar canlı, hareketli bir kasaba olduğunu. Buradan Marsilya’ya kadar ticaret yaparlarmış onlar. Zeytin, zeytinyağı, bir de Trilye bağlarından üretilen şaraplar. Kaptan Philip bunları gemisine koyar, Marsilya’ya satmaya gidermiş. Dönüşte de… O zaman Marsilya kiremiti ünlü bir kiremitmiş. Gemilerine yükler, onları da getirir bu civarda satarmış. Yani ticareti çok canlıymış kasabanın. Tarihimiz çok derindir. Biz Mudanya’dan 40 yıl önce belediye olmuşuz. Burası İstanbul’un Bizans’a açılan kapısıymış zamanında.  Bazen düşünüyorum da içlerinden birkaç aile kalsaydı keşke diyorum, onlardan bir şeyler öğrenirdik.

Buradan Yunanistan’a giden Rumlar orada da Tirilye diye yer kurmuşlar. 15-20 yıl öncesine kadar yaşlıları dahi gelirlerdi. Evlerini bulurlar, bizlere sitem ederlerdi. İyi kullanmamışsınız, iyi bakmamışsınız diye… Şimdi onların torunları geliyor. Sık sık geliyorlar…

***

Hasan Bey’in bahçesinde Rumlar zamanında kutsal sayılan bir su varmış. Tarif üzerine Yunanistan’dan gelip bulmuşlar. Anlatıyor:

– Ama onların o kutsal dedikleri suyu biz hunharca kullanmışız. Dikkat etmemişiz. Etrafını orman sarmış, üzerine bir ağaç yıkılmış; dört bir yerinden sarılmış. Adam geldi oraya, elleriyle, sopalarla açtı o böğürtlenleri… Suyun hafif bir akıntısı vardı. Yıkandılar desem yeri… Ellerini, yüzlerini yıkadılar, içtiler. Hatta şişe vardı yanlarında, şişelerine doldurdular. “Dostlarımıza götüreceğiz” dediler. “Biz yine geleceğiz Hasan” dediler. “Ama burasını temiz görmek istiyoruz.”

Ben daha ertesi gün iki adamla orasını tertemiz yaptım. Yine geldiler…

***

Ta tepedeyiz. Manzara harika. Çamlı Kahve’de çaylarımızı içiyoruz.

Burası ta Rumlar zamanından Çamlı Kahve’ymiş. Hasan Özata’nın babaannesinden dinlediğine göre, Rumların burayla ilgili güzel bir alışkanlığı varmış: Rum erkekleri üzüm bağlarında, zeytin bahçelerinde çalışmaya giderlermiş. Akşamüstü dönüşte hanımlarıyla bu kahvede buluşup bir yorgunluk çayı kahvesi içmeden evlerine gitmezlermiş. Böylece bütün stresi burada bırakırlarmış. Onlardan sonra buralar ıssız kalmış. Birkaç yıl önce belediye çevre düzenlemesi yapıp işletmeye vermiş.

***

“Burası benim okulum, okumayı burada öğrendim. Şu tahtada…”

Böyle söylüyor Hasan Bey. Bu sefer de Taş Mektep’in önü, toplandığımız yer. Saygı uyandıran, görkemli bir yapı. Ama ne yazık ki harap.

-Babaannem anlatır; bu okulu Rumlar yaptı, bütün malzemesini denizden gemiyle getirdiler, der. Tuğlası kiremidi taşınacak ya, elden ele imece usulüyle… “Bir tuğlaya elim değdi… bir kiremidi taşıdım” olsun gibilerinden. İlk yapıldığında bir papaz okulu olarak yapılmış. Hatta Kıbrıs’ın eski cumhurbaşkanlarından Makarios da bu okulda okumuş. Kazım Karabekir Paşa döneminde öksüz ve yetimler yurdu olmuş. Sonra da bizim okulumuz. Ben de burada okudum, babam da… bütün Tirilye halkı burada okudu. Ne zamana kadar? Biz bu binayı 1988 yılına kadar okul olarak kullandık.

-Yirmi yılda mı bu hale geldi?

-Evet!

Her şeyi devletten mi bekleyeceksiniz, diyeceksiniz… ama bizim bunu restore ettirmeye gücümüz yok. Bu kasaba halkı bir zeytin mahsulüne bakar; o da bir yıl yapar, bir yıl az yapar. Altı yedi yıl evvel Uludağ Üniversitesi’nden geldiler, canı gönülden üniversiteye verildi. Çatısını restore etti. Çatıda bir problem yok, ama ondan sonra bir çivi dahi çakmadı. Ödenek yokmuş! Peki ödenek yoktu da o zaman 6-7 yıl bu kasabayı niye oyaladınız? O arada isteyenler oldu burayı… Hatta son zamanlarda dünya sinemalarıyla ilgili kültür merkezi olarak düşünülüyor. Birileri gelmiş moda merkezi yapalım, demiş.

Bu okulda o kadar güzel insanlar okudu ki… Doktorlarımız, mühendislerimiz, öğretmenlerimiz, iş adamlarımız… Benim bir ağabeyim diş doktoru, bir ağabeyim mühendis. Ama bir kişi var ki o çok değerli bir insandı. O Tirilyeliydi. Adı İsmail Akbay. Bilim adamı. Amerika’da NASA’da çalışırdı.

***

Eski bir çeşme, eski evler, Osmanlı eseri bir hamam göreceğiz daha…

Tirilye’nin güleryüzlü, sevecen insanları… Çatı ustası Murtaza Amca… Biraz ötede, evinin önünde, başına sardığı siyah şalıyla Mahmure Hanım… Biz bir yandan fotoğraf çekiyoruz.

Öyle çok şey anlatıyor ki Hasan Bey… Gezdirecekleri, anlatacakları bitmiyor ama.

Ağustos’ta incir yemeye davetliyiz…

19/02/2009

Bizim Sakarya Gazetesi

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.