“Peliti” Tohum Takası Şenliği

 

DSC_0668

Kim hayır diyebilir bir tutam tohumla yeşeren umuda? Bir tutam, bir tutam daha…

İstanbul’dan kalkıp Yunanistan’ın bir köyündeki bir çiftliğe gideceğiz. Atalarımızın silinmez izler bıraktığı topraklarda bir şenliğe davetliyiz. Çevreci gruplardan arkadaşlar; Füsun Ertuğ, Alev Çağlar, Tracy Lord Şen… bir de Söğütlü-Maksudiye’den Berin Ertürk ve ben… Başarılı çalışma yaşamlarının ardından çiftçiliği seçmiş, doğaya duyarlı, iyi insanlar… Çiftliklerinde organik tarım yapıyorlar.

Otobüsle İskeçe’ye, oradan trenle Drama bölgesindeki Paranesti’ye geliyoruz… Araç gönderip aldırıyorlar bizi. Akşam vakti çiftliğe varıyoruz. Orada Türkiye’deki ‘tohum ağı’ndanbir arkadaş daha katılıyor aramıza: Leyla Kabasakal. Onlar ailece gelmişler, arabalarıyla…

Tohum ağının bir araya getirdiği insanlar doldurmuş binayı. Kimi tohum paketliyor uzun masaların başında, kimi yemek kuyruğuna girmiş… Bizden önce gelenler yemek çeşidini azaltmış, kalanlardan tabağımıza koyup karnımızı doyuruyoruz. ‘Tatlı patates’i ilk kez burada tadıyorum.

Yunancada “peliti”, bizdeki pelit, yani meşe palamudu. “Peliti”, bir tohum paylaşım ağı… Panagiotis Sainatoudis de lideri. Mesajı basit: Politikaları değiştiremiyorsan, kendini değiştir! GDO, hibrit tohum, endüstriyel tarım kimyasalları ile mücadele edemediğin noktada, yaşam tarzını değiştir ve yerel tohumları bulmayı, ekmeyi, büyütmeyi, saklamayı, paylaşmayı öğren. Hem sen mutlu bir yaşam sür, hem doğa kazansın!”.

DSC_0706

Para yok burada… her şey değiş tokuşla. İki büyük salona yayılmışız. Ortam bayağı kalabalık ve biraz da havasız… eşyaların üstünden atlıyoruz. Ama olsun, yüzler gülüyor, neşeli herkes.  Panagiotis, eşi ve gönüllüler dostça karşılıyor bizi. Gönüllüler arasında Türkçe konuşanlar var. Ataları Anadolu’dan, Rumeli’den göç etmiş mübadelede… Bazıları gayet iyi konuşuyor. Karşılıklı seviniyoruz.

Takas edilecek tohumların çoğu hazırlanmış, kasalara dizilmiş bile. Biz de Türkiye’den getirdiklerimizi kâğıt keseciklere bölüştürüp üzerlerine etiket yapıştırıyoruz.

DSC_0978

Yandaki arsada 20 kadar ev var. Bizimki 9 numara… Konuk evleri imiş. Devletçe yürütülen çevresel eğitim programları için kullanılıyormuş aslında.

Rahat bir uyku… Gece bitiyor, sabah oluyor. Akşamın karanlığında göremediğimiz doğa sislerle kaplı şimdi de. Karşıdaki sıradağlar yavaş yavaş belirmekte…

Şenliğin yapılacağı çimenliğe iniyoruz. Çok geniş bir düzlük… Hazırlıklar başlamış çoktan… Peliti’nin 10. yılı da kutlanacak bu şenlikle. Gönüllüler bölüm bölüm gezdiriyor bizi, bilgi veriyorlar.

Bizim grup da, burada bulunan diğer üreticiler gibi yerli tohumları korumayı ve onları çoğaltmayı amaçlayan kişilerden oluşuyor. Panagiotis ve Zoe ile geçen yıl Yalova’daki tohum ağı buluşmasında tanışmışlar. Ben henüz dışındayım ama bu fikre gönülden katılıyorum.

Tracy iki yıl önce de gelmiş, biliyor. O zaman henüz bu araziye sahip değilmiş Peliti. Şenlikler bir manastırın bahçesinde yapılıyormuş. “Rahibeler çok bilgili; aralarında çeşitli branşta doktorası olanların sayısı şaşırtıcı derecede yüksek”diyor. Çok sahip çıkmışlar; başta permakültür olmak üzere, doğaya dost tarım yöntemlerini uyguluyorlarmış.

DSC_0733

Tohum paylaşımını ve tohumun önemini anlatan pek şirin resimler var panolarda. Çeşit çeşit tohum, kurutulmuş bitkiler kullanmışlar… Önceki etkinliklerden fotoğraflar yapıştırmışlar. Broşürler, kitaplar dizmişler masalara. İyi hoş da hepsi Yunanca! Alfabeleri aman ne zor! Yunanca bilmeyen hiçbir şey anlamıyor. O yüzden bu konuda da gönüllülere çok iş düşüyor. Seneye İngilizce seçeneği de koymayı planlıyorlarmış yabancılar için.

DSC_0870

Dev kazanlar odun ateşinin üzerinde başlıyor kaynamaya. Öyle ya, o kadar insan nasıl doyacak! Sebzeler ve salata malzemeleri yıkanıp doğranıyor bir yandan da…

At yetiştiricisi bir kadın, önündeki aletle kesip biçerek minik oyuncaklar yapan bir çocuk… Biraz ötede, sepet örmeyi öğreten bir kadın… Bir masanın başında oturmuş resim yapan minikler…

Tohum keseciklerinin bulunduğu tahta kasalar, tahta masaların üzerine diziliyor sıra sıra. Sade tohum mu; fideler, yeşermeye hazır çubuklar da var. Onlar yerde… Takas saat 2’de başlayacak. Bu bölgenin etrafı kordonla çevrilmiş, görevliler dışında kimse giremiyor.

DSC_0839

DSC_0848

Önce konuşmalar yapılıyor. Bizim gruptan arkadaşlara da beşer dakika süreyle söz veriliyor. Tabii burada da gönüllü çevirmenler işbaşında. Tarımda geleneksel yöntemlerden uzaklaşıldığı, bilgilerin hızla kaybolduğu, büyüklerimizden bu bilgileri alıp geleceğimiz için belgeleyip saklamamız gerektiği üzerinde duruyor Berin Ertürk…

“Türkler ve Yunanlılar için henüz yitirilmiş fazla bir şey yok, bu bakımdan şanslıyız. Önümüzde yapılacak çok şey var ama bunlar güzel şeyler…” diye bitiriyor sözlerini. İngilizceden Yunancaya çevriliyor; Yunanlı dostlarımız coşkuyla alkışlıyor.

Şenliğe tohum getirenlere yaka kartı veriliyor. Bizim de üzerinde isimlerimiz yazılı birer yaka kartımız var. Değiş tokuş yapılacak alana girişte öncelikliyiz yani. Giriyoruz… Acaba keseciklerin içinde ne tohumu var? Yazılar Yunanca. Biz sorup anlayana kadar kapı açılıyor, kalabalık kapışıyor hepsini.

DSC_0841

Kazanların kapakları açılmış… Yemek zamanı… Güzel kokulara doğru yöneliyoruz. Acıkmışız. Nohut, mercimek, fasulye… Et suyu falan değil, nohudun, mercimeğin kendi kokusu, tadı. Salata, patlıcan ezme, börek, yaprak sarma… Bunlar için yeniden sıraya giriyoruz… Benzer toplantılarda ortalığı saran et kokularına alışmışız biz… Etsiz de oluyormuş işte pekâlâ!

DSC_0761

DSC_0964

Bütün işleri gönüllüler yapıyor sessiz sedasız. Onca yemek, onca bulaşık…

Hava güzel, güneşli… Yemek sonrası halk dansları, şarkılar, halaylar… Sanki bizim oralardayız. Ne kadar da birbirimize benziyoruz! Bu kadar Türkçe konuşan insan görmekten mutluyuz ama biraz da buruk içimiz. Biz niye birkaç kelime olsun komşumuzun dilinde bir şeyler söyleyemiyoruz?

DSC_0942

DSC_0895

Kavalalı çiftçi Abraham (İbrahim diyor), “insanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa…” diye atasözü kullanacak kadar iyi biliyor Türkçeyi… DSC_0962

Peki nasıl öğrenmişler; öyle kendiliğinden mi? Yok! İbrahim anlatıyor: Çocuk ağacın tepesinden babasına Rumca sesleniyor; “baba düşüyorum!” diye. “İyi, düş!” diyor baba… Çocuk bağırıyor bir daha, bir daha… Babada hareket yok… Bu sefer Türkçe sesleniyor çocuk, yardım istiyor. Ancak o zaman, “köpeğin oğlu, işte şimdi öğrendin konuşmayı!” deyip indiriyor ağaçtan çocuğu…

Akşam yemeğinde yine idari binada toplanıyoruz. Dostça konuşmalar, şakalar, günün değerlendirmesi, yeniden buluşma dilekleri… Ertesi gün herkes evine dönecek, yeni tohumlar ekecek toprağına ve sonra topraktan çıkmasını, yeşermesini bekleyecek merakla…

Berin’le ben, birlikte geldiğimiz arkadaşlarımızdan ayrılıp geziye devam edeceğiz. Drama, Kavala, Selanik, Edessa… Bakalım bu diyarda daha neler göreceğiz…

22/4/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.