Terra Madre (Toprak Ana)’de Adapazarlı bir çiftçi…


İki ay kadar önce, “Hızlı-Yavaş” başlıklı bir yazı yazmıştım. ‘Yavaş Şehirler Hareketi’nden söz etmiştim. “Slow Cities” 2000 yılında İtalya’da başlayıp yavaş yavaş Avrupa’ya ve dünyaya yayılan, logosu da salyangoz olan bir akım. Onunla birlikte Slow Food (yavaş yemek) akımı da yaygınlaşıyor. Ve benzer akımlar: Yavaş Yaşam, Yavaş Para, Yavaş Okullar, Yavaş Tatiller…

Yani bize dayatıldığı gibi yapmak zorunda olunan değil de zevkle yapılan işler haline getirmek yaşamımızdaki şeyleri.

Neyse, biz yine dönelim Slow Food’a… Onun logosu da salyangoz.

1986’da İtalyan gazeteci, yazar Carlo Petrini, Roma’da açılan ilk McDonald’s‘ı protesto ediyor. Sonra da bu hareketi başlatıyor. Fast Food ‘un yemek kültürünü ve sosyalleşmeyi yok ettiğine inanıyor. Yalnız şunu da belirtmek gerek; Petrini, sokakta satılan yiyeceklere karşı değil. “Yemeklerin tadı standartlaşmadığı sürece problem yok. Eminönü’nde yenilen balık-ekmeğin benzerini dünyanın hiçbir yerinde yiyemezsiniz.” diyor bir söyleşide.

Yeni bir yeme-içme felsefesi bu. Amacı, geleneksel üretim yöntemlerine ve yemek kültürüne sahip çıkmak.

Carlo Petrini önderliğindeki Slow Food hareketi, iki yılda bir “Terra Madre (Toprak Ana)” ve “Salone Del Gusto” adlı fuarları düzenliyor. Vandana Shiva da bu çevrelerde çok ünlü. O bir Hintli bilim kadını. Bir ekoloji eylemcisi. Bu organizasyonların başında yer alan en önemli isimlerden biri.

Terra Madre’lerin üçüncüsü, geçtiğimiz ekim ayında İtalya’nın Torino şehrinde yapıldı. Açılış konuşmasını Petrini yaptı. Slow Food, ‘iyi, temiz, adil’di ona göre.

Bu büyük, küresel buluşmayla ilgili rakamlara göz atalım ister misiniz?

154 ülkeden yaklaşık 6500 kişi. 1.600 gıda topluluğu; 5.000 çiftçi, üretici, balıkçı, 1.000 aşçı, 400 öğretmen ve üniversite temsilcisi…

2000 yılında Slow Food Ödülünü Hemşinli bal üreticisi Veli Gülas kazanmış. Jüri özel ödülüne de layık görülmüş aynı yıl. Ülkemizi temsil eden ekipte bu yıl, Veli Gülas’ın oğlu Behçet Gülas’la birlikte Adapazarlı bir çiftçi de vardı: Berin Ertürk.

Belki anımsayacaksınız; Berin Ertürk’le üç yıl kadar önce, Adapazarı’nın Maksudiye köyündeki çiftliğinde (Jade Çiftliği), ekolojik tarım üzerine bir söyleşi yapmıştık. Türkiye’de bu konularda gerçekten etkili bir isim. Zaman zaman başka yazılarımda da söz ediyorum ondan.

Berin Hanım Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Y.O. Gazetecilik Bölümü mezunu. Mesleğinden emekli olduktan sonra başlamıştı çiftçiliğe. Toprak, dede toprağıydı. Sebze ve meyve yetiştiriyor o günden beri… Karışık sebze üretiyor; mevsim sebzeleri… Kendi tavuk gübresini, kendi üretimi olan kompostu ve dışardan aldığı, doğal beslendiğini bildiği hayvan gübrelerini kullanıyor. “Gelecekte dünya tamamen ekolojik tarıma dönecek. Dönmek zorunda.” diyor. “Ve olacak bu bir gün, mutlaka olacak!”

Terra Madre’yle ilgili izlenimleriyse çok ilginç:

— Çok akıllı adam Carlo PetriniVandana zaten müthiş. Çok iyi bir ekip aslında. Gençlere yönelmeliyiz demişler ve gençlik hareketi başlatmışlar. Bu seneki toplantıda çok fazla genç insan vardı. Genç çiftçiler, genç aşçılar, öğrenciler, o kadar güzel insan doluydu ki… Çok yaşlılar da vardı. Yani diyorum ya işte, her yaştan her çeşit insan bir aradaydı. Böyle bir çeşitliliği hayatında göremezsin.

Slow Food’un organizasyonu “Terra Madre” iki yılda bir Torino’da yapılıyor. Dünyanın her tarafından gelen üyeler yanında özellikle Terra Madre’ye gelenler de çok. Üreticiler, aşçılar, akademisyenler… Gariban köylüsü de var, profesörü de var. Her türlü insan var; Afrikalılar, Uzakdoğulular…

Torino aslında tatsız bir şehir. Yani sanayi şehri olduğu için öyle pek turistik özelliği olan bir yer değil. Terra Madre onlar için çok büyük bir kültür olayı. Bütün şehir destek oluyor. Terra Madre amblemini gördüğü zaman herkes yardım ediyor, selam veriyor, ikram ediyor… 700 kişi gönüllü çalışmış bu organizasyonda. Kaç aile bizi misafir ettiler evlerinde. Biz bir tarım işletmesinde kaldık, ama birçok kişi de evlerde kaldı. Zaten yarı İngilizce yarı İtalyanca, her dilden konuşuluyor.

***

Terra Madre’den sonra 40 kişilik bir grup, Toscana bölgesinin davetlisi olarak Toscana’ya dağılmışlar. Üç Türk, iki Kenyalı oradaki Slow Food grubunun misafiri olmuşlar. Bir peynir ve tarım bölgesiymiş kaldıkları yer. Peynir ve bal üreticilerini, aşçılık okulunu gezmişler.

— Bütün köyler turistik İtalya’da. Agriturismo diyorlar; yani tarım ve turizm bir arada. Oralarda kaldık.

Bir iki Slow City de gezmek istedik. Orvieto diye bir yer bulduk. Şu anda Slow City hareketinin başkanı olan adam da oranın belediye başkanı. Ama görüşemedik kendisiyle. Orası gerçekten bir Slow City idi. Küçük bir şehirdi. Hiç alışveriş merkezi yok. Dükkânlar küçük küçük. Hiçbir işletmenin diğerini bastırmasına izin vermemişler. Ama her şey var; peynircisi, zeytincisi, zeytinyağcısı, elişi yapanı seramikçisi, butiği… Tanınmış marka olarak bir tek Benetton’u gördük. Ama o da diğerleri gibi. Küçük bir yer vermişler ona da. Yani illa rekabet edeceksen böyle et demişler.

Şirin bir yerdi… Taşımacılığı çok güzel ayarlamışlar. Küçük otobüsler koymuşlar, her yere gidebiliyorsun. Yalnız biz orada daha az araba göreceğimizi umuyorduk; biraz hayal kırıklığına uğradık, çünkü arabalar vızır vızırdı. Herhalde turizm mevsiminde pek sokmuyorlardır, şehrin orta kesimine. Bisiklet, motosiklet İtalya’da çok yaygın.

Yine orada, çevre köylerden üreticilerin gelip yaz boyunca ürünlerini getirip sattıkları bir yer vardı. Bir binanın içinde şöyle avlu gibi bir yer… Yemekler pişiriliyor, yeniyor. Panayır gibi. Biz gittiğimizde kış olduğu için kapamışlardı. Çok hoş bir şeydir herhalde. İzlerini görebildik sadece.

— Yine fuara dönebilir miyiz? Başka neler konuşuldu?

Fuarda öğrendiğim şeylerden biri de dünyada en büyük endüstrilerden birinin bu kimyasal baharat taklitleri olduğu. Paketlenmiş gıdaların üstünde “doğala özdeş aroma” diyor ya; tamamiyle kimyasal bir madde! Baharat karışımları ve bu gibi şeylerin tadına alıştırılıyor insanlar. Özellikle gençler, çocuklar bu paketlenmiş ve içinde her türlü zararlı şey olan gıdalara alıştırılıyor. İçlerinde alışkanlık yapıcı maddeler var.

— Çocukların bilinçlendirilmesine yönelik neler konuşuldu?

Çocuklara yönelik bir eğitim programı tanıtıldı. Amerikalı bir kadın başlatmış bu programı. Okul bahçesinde bir bahçe yaratılıyor ve çocuklar kendileri ekiyorlarmış. Amerika’da bayağı yaygınlaşmış. Ekip biçiyor, sonra da topluyorlarmış. Daha büyük yaştakiler pişiriyormuş da.

— Bizde durum nasıl? Bu konularda bir bilinçlenme gözleniyor mu?

— Çok az… Bilinçli olan da çaresiz. Çocuğunu nereye götürecek, ne yedirecek? Gerçekten zor hale geldi.

— Okullarda eğitim için bir şeyler düşünülüyor mu?

— Birkaç arkadaşımız birlikte bir proje hazırlıyorlar. Bursa’da birkaç okulda uygulanacak. Amaç, çocuklara gıdanın ne olduğunu anlatmak, toprakla ilişkisini, doğayla ilişkisini sağlamak. Çocuklar için tavuk demek paketlenmiş bir şey demek. Şeklini bile bilmiyorlar.

— İstense Adapazarı çevresinde organik tarıma dönülebilir mi?

— Şu ovada artık biraz zor… Tarım tamamen endüstrileşmiş. Ondan geri dönüş imkânsız değil, ama zor. Eski alet edevat kalmamış. Nasıl kullanılıyordu, kimse bilmiyor. Gidiyor Cargill’in, Monsanto’nun tohumunu ekiyor. Onun verdiği ot ilacını atıyor. Topraklar mahvolmuş durumda. Burada Taraklı tarafları organik tarım için uygun.

Mesela Kars’ta ekolojik tarım yapan arkadaşlar var. Kıskanıyorum onları. Oralarda, “Bak işte şunu organik yapalım” falan deyince herkes hemen ikna oluyor. Çünkü zaten doğal yollarla yapıyorlar. Çok kolay geçiyorlar organik tarıma ve memnunlar da hayatlarından, çünkü daha fazla kazanıyorlar. Çünkü daha az masraf ediyorlar ve daha iyi paraya satıyorlar. Suni gübre kullanılmadığı için hayvan gübresi temininde de bir zorluk yok. Orada daha kârlı, bizdeyse çok ciddi artı bir masraf getiriyor.

— Jade Çiftliğinde ne yenilikler var bu sene?

— Buğday ektim bu sene. Anadolu buğdayı, kızıl buğday… Çok lezzetli. Su değirmeninde öğüttüreceğim.

Aslında bir yerde bir su değirmeni varsa ve orada doğru dürüst un üretiliyorsa onun yaşamasını sağlamak lazım. Zeytinyağı çıkarmak için taş değirmenler de yok artık. Hepsi kapanmış.

— Buğdaya el atamadılar galiba henüz?

—Oynuyorlar. Onun da genetiği değiştirilmişi var maalesef. İnsanlar tepki gösterecek diye çekiniyorlardı, ama başladı. Pirinç berbat olmuş durumda, mısır zaten gitti…

***

İyi ki şu dişli ekolojistler var! İnsanları sarsmayı iyi biliyorlar. Fast Food mu? Al sana Slow Food!

11/02/2009

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.