"Bir Başka Türlü Sevmek”

Kırk yıl önceki ‘Akbaba’ları karıştırırım ara sıra. Büyüklerimiz biriktirmiş, iyi oluyor… Tarih: 16 Kasım 1966. Derginin başyazarı Yusuf Ziya Ortaç, gazetelerin ilk sayfalarında yer alan ve gözlerini yaşartan bir fotoğraftan söz ediyor yazısında:

“İnce yüzlü, ince yapılı bir genç adam, bir gözlüklü genç, eğilmiş, bir kadının elini öpüyordu.

Bu yirmi sekiz yaşındaki genç adam, Profesör Oktay Sinanoğlu idi. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu’nun 1966 ödülünü kazanmıştı. Elini öptüğü kadın da annesi idi: Sayın Rüveyde Sinanoğlu.

Alkışların uğultusu içinde, Cumhurbaşkanından en güzel sözlerle ödülünü alan genç profesör, doğru gitmiş, yanaklarından damla damla, ılık ılık mutluluklar süzülen annesinin elini öpmüştü. Bu jest onun büyük kafasıyla eşit nasıl büyük bir kalp taşıdığını da gösteriyor. Keşke insan faziletini değerlendiren bir başka kurum olsa da, o da bir başka ödül, bir şeref ödülü verseydi, hepimizin iftiharı, yirmi sekiz yaşındaki profesörümüz Oktay Sinanoğlu’na.”

Ona “profesör” unvanını veren Yale Üniversitesi, Amerika’nın ve dünyanın en ünlü üniversitelerindendir. Oktay Sinanoğlu, bilim alanında kazandığı büyük başarılar, unvanlar ve ünün ötesinde, bilimle insanlık arasına daima bir gönül köprüsü kurmuş. Evrensel bakışını tıpkı bir ışıldak gibi dünyadaki ve ülkesindeki gelişmelere çevirmiş. Türkiye’nin bugünkü durumuna sistemli bir biçimde nasıl ve neden getirildiğini anlatmaya, çözüm yolları önererek toplumu ve özellikle gençleri bilinçlendirmeye çabalıyor şimdi de. Ülkesinin övünç kaynağı olmuş, ama “Gel, bilimsel çalışmalarını burada sürdür” gibi bir istek gelmemiş hiçbir zaman. Buna karşılık gençler şimdi onu bırakmıyorlar. Tatlı sert uyarılarını dikkatle dinliyor, içselleştirmeye çalışıyor, geliştiriyor ve bunları yayıyorlar. Bunu yaparken teknolojinin olanaklarını da mükemmel kullanıyorlar.

Gençlere haksızlık ediliyor aslında biraz Türkiye’de. “İlgisiz, gevşek…” diye genelleştiriliyor. Sanki yaptığı işi çok iyi yapan, akıllı, zeki, fedakâr, sorumluluk alan, ülkesini çok seven gençler yokmuş gibi… Neden öyleyse, iyi okullarda okuyabilmek, üniversiteye girebilmek için çalışıyorlar ölesiye?

Unutun gençliğinizi, her şeyi… çalışın; birbirinizle yarışın, ey gençler! Varsa yoksa ezberleyin! Yeteneklerinizi de unutun, eğilimlerinizi de…

Bir türlü partilerüstü bir düzeyde kurumsallaştırılamayan, çalkalanıp duran eğitim sistemimizin kurbanı gençler… Çaba göstermiyorlar diyebilir misiniz?

Öğretmenlere de haksızlık ediliyor. Onlar da birbirleriyle yarıştırılıyor. “Öğrencilere acımayın, kıyın; ya da geçiriverin canım, idare edin işte” gelgitleri arasında “başarısız” damgasını yemeleri işten değil. Onlar da genç ve henüz deneyimsizken böyle anlamsız ve haksız bir çıkmaza girmiyorlar mı?

Geçenlerde şehrimize gelip üç okulumuzda öğrenciler ve öğretmenlerle sımsıcak söyleşiler yapan köy enstitülü öğretmen, yazar Huriye Saraç, yetmiş sekiz yaşında, yorulmaz bir savaşçı… Çağrıldığı okul uzak bir şehirde bile olsa seve seve gidiyor.

Ve bir başka saygıdeğer öğretmen: Feyza Hepçilingirler… Yıldız Teknik Üniversitesinde Türkçe öğretmeni. Türkçeyi sevdirerek öğreten kitapları yanında romanları, öykü kitapları var. O da üç yıl önce SAÜ. Akyazı M.Y. Okuluna gelmişti. Türkçeye sahip çıkılması konusunda bir konuşma yapmıştı. Dilimizdeki kirlenmeye verdiği örneklere hem gülmüş hem de “güleriz ağlanacak halimize” demiştik.

Türkçenin yılmaz savaşçısı Feyza Hanım, anadilimizin egemenliğimiz için ne kadar önemli olduğu bilincini yaymaya çalışıyor. Türkiye’nin her yerindeki okullara, üniversitelere giderek, anlatarak, yazarak… Sosyal sorumluluk ilkesini benimsemiş bazı televizyon kanallarında konuşurken rastlıyoruz ara sıra, seviniyoruz. Onun Cumhuriyet Gazetesi Kitap ekindeki “Türkçe Günlükleri” köşesi de bir serbest kürsü görevi görüyor.

Oktay Sinanoğlu’na dönelim yine… Onun da işi daha çok gençler, eğitimciler ve tüm yurtseverlerle. Konuşmalarında, Türkiye’yi hedef alanların Türkçeyi bozma ve ikinci plana atma çabalarını ve daha pek çok entrikayı kanıtlıyor, gerektiğinde sözünü sakınmıyor. Ayrıca, kavranabilir çözümler de sunuyor.

Yusuf Ziya Ortaç, yüreğinin büyüklüğünü daha o zaman sezmiş, değil mi?

Ülkemizde aydınlığa adanmış hayatlardan biri de Aziz Nesin’inkiydi. Onun “Bir Başka Türlü Sevmek” adlı şiirinden bir bölümle bitirelim en iyisi:

Ben halkımı iyi diye doğru diye / Ben halkımı bilge diye beni sevsin / Ya da övsün diye değil / Ben halkımı benim diye severim
Ben yurdumu güzel diye değil / Zengin diye cömert diye değil / Ben yurdumu yurdum diye / Benim diye severim
Kahrını çilesini acısını çok çektim / Yaşadıkça daha da çok çekerim / Çirkin olsun yoksul olsun ben yurdumu / Benim diye yurdum diye severim

08/01/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın