Dupduru Bir Su Gibi…


Gençler Atatürk’ü yanlış anlayacaklar diye kaygılanmamıza gerek var mı? Can Dündar’ın “Mustafa”sına mı kaldılar sanki? Kapansınlar, okusunlar; karıştırsınlar tarihimizin yapraklarını, didik didik etsinler de öyle anlasınlar. Görmüyorlar mı ülkenin durumunu?

Lisedeyken, her zaman saygıyla andığım felsefe hocamız İsmet Hanım’ın (Demirel), bir 10 Kasım töreninden sonra bizi sınıfa çekip; “Haydi bakalım, açın Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini! Ne anlamışsınız görelim!” deyişini hiç unutmam. Onun kıpkırmızı olmuş yüzünü sevgiyle anımsarım. Atatürk’ün, ağlamaklı şiirler ve sıradanlaşmış övgülerle geçiştirilmesine dayanamayarak kızgınlığını bizden çıkarması ne kadar etkileyiciydi. Dersin sonuna kadar canımıza okumuştu… Ama helal olsun, hak etmiştik!

Atatürk’ü okumak ve anlamak aslında bir zevk olmalı gençler için. Çünkü onda gençlerin hiç sevmedikleri ‘ezber’ yoktur.

“Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır…

Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur… Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.

Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.” (Dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in sorusuna yanıtı)

Ulusuna duyduğu sevgi ve güven, ona sonsuz bir direnç verir…

“Yaşamımın bütün evrelerinde olduğu gibi, son zamanların bunalımları ve yıkımları arasında da bir dakika geçmemiştir ki her türlü erinç ve dinlencemi, her türlü kişisel duygularımı ulusun esenliği ve mutluluğu adına gözden çıkarmaktan tat almış olmayayım…” (24.4.1920 günü, T.B.M.M. başkanı seçildikten sonra yaptığı konuşmadan)

Ulusunu iyi tanımış olmak, onun en büyük övüncü ve mutluluğudur…

“… Ben ulusumun düşünce ve duygularını yakından bilmekten, aziz ulusumda gördüğüm yetenek ve gereksinmeyi anlatmaktan başka bir şey yapmadım. Onun bu yetenek ve duygularına olan bilgimle övünüyorum. Ulusumda, bugünkü zaferleri doğurabilecek niteliği görebilmiş olmak; bütün mutluluğum işte budur.” (23.3.1923 günü, Afyon’da belediye meclisi üyeleriyle konuşmasından)

O da hayatı anlamaya çalışmış, kafa yormuştur dünya üzerine…

“Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Yaşam üzerine filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir kesimi her şeyi kara görüyordu. ‘Değil mi ki hiçiz ve sıfıra varacağız, dünyadaki geçici yaşam sırasında sevinç ve mutluluğa yer bulunmaz.’ diyorlardı.

Başka kitaplar okudum; bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: ‘Değil mi ki sonu nasıl olsa sıfırdır; bari yaşadığımız sürece şen ve şakrak olalım.’

Ben kendi yaradılışım bakımından ikinci yaşam anlayışını yeğliyorum; ama şu koşularla:

Herhangi bir kimsenin, yaşadıkça kıvançlı ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır.

…Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek kuşakların onuru, varlığı ve mutluluğu için çalışmakta bulunabilir.

Bir insan böyle davranırken ‘Benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı fark edecekler mi?’ diye bile düşünmemelidir. Üstelik en mutlu olanlar, hizmetlerinin bütün kuşaklarca bilinmez kalmasını yeğleyecek karakterde bulunanlardır.” (17.3.1937 günü, Ankara Palas’ta, Romanya Dışişleri Bakanı Antonescu’ya söylediklerinden)

İnsan bunları okuduktan sonra, düşünceleri dupduru bir su gibi akmaya başlıyor. Gençler Atatürk’ü yanlış anlayacaklar diye kaygılanmamıza gerek var mı sizce?

13/11/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın