Dostluk Duygusu


Ülkemize gelen bütün yabancıların, “Türkler çok konuksever” demesi boşuna mı? Bu toprakların insanları birbirini çok sevdi, birbirinden çok etkilendi. Yüzyılların, binyılların kaynaşmışlığı değil mi bizi yabancının diline, dinine, rengine, adetlerine doğallıkla, kendiliğinden yakınlaştıran? Bizim için zorlama olan, düşmanlık!..

Azınlıklarla aramızdaki ayrılıkları, onların lehine, üstünlük olarak dile getiririz biz. Hem de ne çok yaparız bunu! Sözü çoğunlukla, “Neden böyle olduk?” konusuna getireceğimizden, ilişkilerimizin iyiliğini de özellikle vurgularız.

Robert Kolej’de kırk yıl güzel yazı hocalığı yapmış Vahram Çerçiyan… Hayat Mecmuası’nın 25 Kasım 1971 tarihli sayısında Ertuğrul Zorlutuna‘nın “Atatürk İmzasını Nasıl Seçti” adlı yazısında şöyle deniyor: “Atatürk, yeni harflerin kabulünden sonra Çerçiyan adındaki bir Ermeni yurttaşımızın 5 imza örneği arasından kendi denemelerine en uygun olanını beğendi.”  Bu haberi tarihçi-yazar Cemal Kutay; “O dönemde Ermeniler, Museviler, Rumlar Türk varlığı arasında ayrılmaz bir bütündü. Sanatla, el işçiliğiyle de daha çok meşgullerdi, dolayısıyla imzanın yaratıcısının Çerçiyan olması mümkün…” şeklinde yorumluyor.

Bir Fransız’ın tepeden bakışı var mı bizde? On altıncı yüzyıl düşünürü Montaigne bile, kendi vatandaşları hakkında neler demiş: “Bizim Fransızların bir huyu var: kendi bildiklerine benzemeyen bir yaşayış, bir hal gördüler mi şaşırır, ürkerler. Bunda o kadar ileri giderler ki Fransız olmaktan utanacağım gelir. (…) Macaristan’da bir Fransız gördüler mi bayram eder, can ciğer olur ve kafa kafaya verip gördükleri barbarca şeyleri çekiştirmeye başlarlar. Bir şey Fransız olmadı mı barbardır onlara göre. Üstelik bunlar yabancıları tanıyabilen zeki Fransızlardır. Çoğu bir yere, dönmek için gider. Seyahatlerinde içine kapanır, her şeyden gocunur, konuşmaz, kimseye açılmazlar; dünyalarına yabancı bir hava bulaşacak diye ödleri kopar.”

Bizse onların bu yabaniliğini bile hoş görür; hâttâ onlara bakıp kendimizi beğenmeyiz. Onlara benzemeyi de kendimize çekidüzen vermek sanırız.

Düşünüyorum da tarihle haşir neşir bir millet olsaydık, o karanlık güçlerin oyununa gelir miydik? Parçalayabilirler miydi bizi? Aramızı açabilirler miydi? Toprağımıza özgü o birleştirici gücü, işte biz böyle bir milletiz, diyerek diplomatik çevrelerde açıkça dile getirseydik… Hâttâ o kalın kafalarına iyice girsin diye bıkıp usanmadan haykırsaydık… O zaman da 1915 yılında verdiğimiz kayıpları tek taraflı göstermeye, Türkler soykırım yaptı, demeye cesaret edebilirler miydi?

***

İstanbul’da Ermenice yayımlanan Marmara Gazetesi’nin yazı işleri müdürü Rober Haddeler, bir Anadolu çocuğu. Ailesi Akşehirliymiş. Yirmi yıl önce bir söyleşide, “İnsanlar arasındaki bazı tepkiler çok çabuk dostluk duygusuna çevrilebilir. En ufak bir jestle tersine dönüşebilir. İki kişi karşı karşıya gelince her şey unutulur.” demiş. Tabii Türklerle Ermeniler arasındaki sıcak komşuluk ilişkilerini de vurguladıktan sonra söylemiş bunları.

Haddeler haklı, ama son yirmi yılda uyum bozucuların entrikaları iyice karmaşıklaştı. Türk halkı jestlere duyarlılığını yitiriyor. Sebebi de toplumu besleyen kaynakların, tıpkı yaklaşık yirmi yılda yemek zorunda bırakıldığımız genetiği değiştirilmiş ürünler (GDO) misali, gitgide doğallıktan uzaklaşması olabilir.

01/02/2007

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.