“UMUT KALACAĞINA EMEK KALSIN” DİYEBİLMEK…


Televizyon görsellik avantajını kullanarak doğru bilginin yayılmasını sağlabilseydi, bugün belki de azgelişmiş ülke diye bir olgu kalmazdı yeryüzünde. Ama ne yaptılar? İnsanları kobay yerine koydular. Nasıl kolayca yönlendirildiğini, uyutulduğunu görüp sevindiler. Bu ‘kitle ikna silahı’nı, gittikçe dozunu artırarak uyuşturucu gibi kullandılar. Önce sersemletip sonra istediklerini yaptırdılar. Bir bakıma, altın yumurtlayan tavuğu kendi elleriyle yarattılar.

Amerikan dizileriyle başladı, büyük uyuşturma operasyonu. Ekran karşısında, birbirimizin yüzüne bakmadan oturmaya çok çabuk alıştık. Bu sihirli kutuyu benimseyiverdik. Gel demesi kolay, git demesi zor olur diye düşünmedik bile… Evlerimize sokmakta birbirimizle yarıştık. Kullanımı konusunda bilinçlendirilmeliydik oysa… Uyuşturucudan ne farkı vardı? Beyinleri uyuşturmuyor muydu? Daha tehlikeli değil miydi?

Günümüz medyası insanları, sadece ‘flaş’ haberlere ilgi duyan beyinsiz robotlar gibi görüyor, ‘doğru bilgi’ye ulaştırma kaygısı taşımıyor… Gerçek dünyayı olduğu gibi vermek yerine, kapitalizmin çıkarları doğrultusunda yeniden kurguluyor.

İnsanların zaman zaman bazı şeylerin farkına varıp seslerini yükseltmeleri yetmiyor. İletişim kaynakları çoğaldıkça iletişimin kalitesi düşüyor, buna karşı bilinçli, sağlam bir karşı duruş oluşturmak gerekiyor.

Tabii en güzeli, bize yakışanı medyamızın bu sorumluluğu duyması ya da duymak istemesi olurdu. Ama büyük kitleleri yönetmeyi eğlenceli bir oyun, bir iktidar oyunu gibi görmek yerine ilahi bir sorumluluk olarak algılamak, üstün insani donanımlar gerektiriyor. Günümüzün bazı politikacılarını Atatürk’le karşılaştırırsak aradaki fark böyle bir şey.

Alıştıra alıştıra gerçekmiş gibi gösterilen gerçekdışı bir dünyaya ait bu görüntü bombardımanı karşısında nasıl korunacaktık? Üstelik sistem, doğası gereği, otomatiğe bağlanmış bir tüketici kitlesi yaratmak zorundaydı. Günü kurtarmanın rahatlığıyla ekran karşısına oturduğunda, çarpıtılmış haberlerle kendini “yeterince bilgilendirilmiş” sayan; eğlence, mutluluk, prestijli bir yaşam idealine kilitlenmiş çok geniş bir kitle… Başka sektörlerde de büyük yatırımlar yapan medya tekellerinin yumuşak karnı da iktidara şirin görünme zorunluluğuydu.

Kritik dönemlerden yara almadan ya da en az kayıpla çıkmak, olağandışı insanların önderliğinde ve toplumsal özveriyle gerçekleştirilebilirdi ancak… Ne yazık ki günümüz koşullarında bu daha da zorlaştı. Zor günlerde birbirimizin iyiliğini gözetmeliydik. Ama bunun için önce uyanık kalıp zor günlerden geçtiğimizi anlamalıydık. Pembe dizilerle oyalanmayı seçmemeliydik. Birbirimizi daha yüksek sesle uyarmalı, ideallerimizi gerçekleştirmek için gücümüzü birleştirmeliydik. Çocukları, gençleri kurda kuşa yem etmemeliydik! Aile mahremiyetine önem veren bir toplumduk. Bunu bile çiğnedik! Hiç yapılmayacak şeyi yaptık; aile sorunlarının ortalıkta konuşulduğu, bol kavgalı, çirkin programlarda boy gösterdik ya da böyle programların yapılmasına seyirci kaldık. Biz böyle bir ulus değildik. Özümüze güvenmeliydik. Birbirimize sırt çevirmemeli, kendi sorunlarımızı soğukkanlılıkla çözebilmeliydik.

Oyuna geldik… aldandık. Kolayı seçtik, göz yumduk… ama rahat değiliz bugün.

Zaman, iyi bir lider ve özverili politikacılar çıksın diye oturup bekleme zamanı değil… Şimdi artık, “Umut kalacağına emek kalsın” diyebilen gönüllü orduları gerek bize…

31/01/2008

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.