“Ömürsün Nasrettin Hoca’m”

“Gel hele, gel hele Nasrettin Hoca’m,

Gül hele, gül hele Nasrettin Hoca’m

Kuruluversin hemen bir şölen

Öz öz söylemeye başla Türkçemde

İncelik sen, iğne sen, gülüş ve tad sen.”/İbrahim Zeki Burdurlu–1965

2008, Nasrettin Hoca’nın doğumunun 800. yılıydı. Geldik 2009’a. Ama o, tüm zamanlara ait nasıl olsa.

Roma Üniversitesi Türkoloji Kürsüsü Başkanı Ord. Prof. Dr. Anna Masala, bakın ne diyor: “…Nasrettin’in vücudu türbesinde istirahat etmekteyse de ruhu hiçbir zaman ölmemiştir. Hatta gerçek mucize şudur: Bütün dünya ondan bahsetmekte, edebiyatçılar ondan bahsetmekte, toplumlar ondan bahsetmekte, halk onu kendi gizli koruyucusu olarak tanımakta ve hikâyeleri rüzgâr gibi yayılıp, ekmek gibi kabarmaktadır. Gelecek nesillerin bu ekmekle uzun zaman beslenecekleri şüphesizdir…”

Kültür Bakanlığı Yayınlarından (2002) ‘Türkiye’ye Aşk Mektupları’ adlı kitabında ise bizi nasıl ve neden sevdiğini anlatıyor, Türk kültürü uzmanı, İtalyan bilim kadını. Bizi ‘biz’ yapan ve bugün unuttuğumuz değerleri hatırlamamız için yazıyor bu kitabı.

Türkiye’de, halk kültürümüz üzerine ilk çalışmaları bir Macar halkbilimcisi başlatıyor: İgnaz Kunoş. Başkaları da var; kimi Alman, kimi Fransız, kimi yine Macar…

Edmond Saussey, Türk halk edebiyatı üzerinde çalışmış bir Fransız folklor araştırmacısı. Nasrettin Hoca’nın fıkralarını çok incelemiş. Birçoğunun Batı milletlerinin halk hikâyelerinde de görülen temalara dayandığı sonucuna varmış. O da diyor ki: “Öyleyse bütün bunlar, Avrupa ve Asya toplumlarının müşterek malıdır.”

Nasrettin Hoca ve onun felsefesi bu topraklarda belki de hep vardı; ama ne mutlu bize ki bir isme ve bedene kavuştuğu yer de burası!

“Yalın söz; yalın kılıç gibi kınsız, kılıfsız söz. Yani, halkın her türlü süsten, ziynetten uzak konuşma ağzı…

Dillere destan olan bu hikâyelerin asıl sivri ucu, Hoca’nın ağzından çıkan son bir çift sözdür. Düşünce, mizah ve sanat unsurlarının üçünü de içinde saklayan bu bir çift sözdür. En orijinal sanat, sanatsız görünmekse, en büyük sanat da sözü öz yapmak, bir cildi bir satıra sığdırmaktır”diyor,Eflatun Cem Güney.

Evet, Hoca eğer 800 yıl sonra hâlâ güncel ve etkili bir fıkra kişisi olarak yaşıyorsa tüm dünyada; onu bir folklorcunun yaklaşımıyla değerlendirmeli. Zaten halk da böyle yapıyor. Onu her zamana, her zemine taşıyor. Yoksa sadece on üçüncü yüzyılda ve yaşamını geçirdiği yörede donup kalırdı. Kalmadı.

Timur Anadolu’ya geldiğinde, yüz yıldan fazla geçmişti Nasrettin Hoca bu dünyadan göçeli. Savaşlar, yoksulluk, çaresizliğin baskısı altında bunalan halk ne yapsın? Anadolu’yu kasıp kavuran zalim imparatoru Nasrettin Hoca’yla karşı karşıya getirmekte buluyor çözümü.

Adalet, hak, hukuk mu var o devirde? İnsan Hakları Mahkemesi mi var ki başvursun? Peki, o zaman yaptığı haksızlıkların, eziyetin öcünü nasıl alacak şu Aksak Timur’dan?..

Mizahla tabii!

Öyle de yapıyor. Hatta Timur’u Hoca’nın diline öyle bir doluyor ki; tüm zalimlerden, yaptıklarının öcünü ona aldırıyor. O zalimler ki tüm zamanlarda yaşamış (ve böyle giderse belki de yaşayacak).

“Hoca merhum, dünyada üç şeyden hoşlanmazmış; kara kadı bir, kara gülmez iki, kara eşek üç…”

Timur’un Rüyası

Timur rüyada birine kızınca,

Ertesi gün başını vurdururmuş;

Bu pek fena huyu işiten Hoca;

— “Ben burada durmam,” demiş, tutturmuş.

Biri gelmiş demiş ki: —  “Aman etme!

Herif bir senin sözünü dinliyor.

Sen gidersen bizim işimiz pek zor.

Sakın, Hoca, bizi bırakıp gitme.”

O sırada Timur’u da, gerçekten,

Yalnız Hoca varmış idare eden.

Ama can bu, benzer mi başka şeye?

Hoca dinlememiş, binmiş eşeğe;

Sonra dönüp demiş ki o adama:

-“Başkası görsün artık vazifemi.

Gündüzün idare edeyim ama

Rüyasına girmemek elimde mi?”/Orhan Veli Kanık

15/01/2009

Bizim Sakarya Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.