2015 baharında Çanakkale

 

15 Mart Pazar günü Bergama’nın Göçbeyli köyünde deve güreşleri, bir gün önce çokça yağan yağmur nedeniyle iptal edilmiş. 250 km yol katederek gitmiştik ama sağ olsunlar, bizi eli boş döndürmediler. Bizim için üç develik bir güreş düzenlediler. Daha doğrusu şöyle oldu: Biz köy kahvesinde oturalım biraz dedik. Hem de muhabbet ederiz. Meğer bir gün önce develer burada toplanmış. Otuz beş tane deve gelmiş güreş etmeye. Davul zurnayla karşılanmışlar. Köydeki develer de heyecanı ta yüreğinde duymuş. Deveci Mehmet Bey bizi ahıra götürüp develerini gösterebileceğini söyledi. Kalktık gittik. Ahırdaki üç deveden en fotojenik olanını dışarı çıkarttı. Biz de birkaç fotoğrafını çektik. Tabii yeniden girmesi gerekiyor. Fakat hayır, girmedi, ahırın kapısında dizlerinin üstüne çöküverdi. Ne oldu, dedik. Normalmiş. Dün gelen develerin seslerini duymuş da ondanmış direnmesi. Doğası gereği damarı kabarmış, dövüşmek istermiş. Köyden iki kişi daha çıktı devesini güreştirmek isteyen ve böylece köylü kardeşlerimiz hem biz misafirlerini hem de sevgili develerini sevindirmiş oldular. Deve sevgisinin başka bir şey olduğunu da burada öğrendik. Deve kokusuna alışan bir daha deveciliği bırakamazmış. Bir nevi tutkuymuş.

Bergama’nın Çamavlu köyünde yaşayan Mustafa Yılmaz’ın heykellerini merak ediyorduk. Kışın en soğuk günlerinden daha çok üşüten bir havaydı ve akşama Çanakkale’ye dönecektik. Ama buraya kadar gelmişken görmeden geçemezdik. Ve gerçekten geldiğimize değdi. Sanatçıyla tanışamadık ama sanatına hayran olduk. İyi bir havada ve haberli olarak yeniden gideriz deyip avunduk. Küçük bir söyleşi yapmak isterdim aslında. Hoş, hikayesi de şu web sayfasında gayet güzel anlatılmış:

http://www.hurriyet.com.tr/yasam/5320367.asp

 

Arabaya bindik gidiyoruz, mini mini kuzular ve koyunlar çıktı önümüze, yavaşladık. Bir de baktık çoban çocuğun heybesinde bir kuzu. Aa hem de iki tane! Nasıl sığmışlar ufacık heybeye? Fotoğraf çekilecek artık.

– Ne zaman doğdu bunlar? DSC_4816 (2)

– Şimdi doğdu! 🙂

 

 

 

 

 

Ve Çanakkale…

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin yüzüncü yılı. Kutlamalar için hazırlıklar yapılıyor. Şehir aman ne hareketli, ne canlı! Rehberli Gelibolu turuna katıldık yine. Geçen sene yağmur göz açtırmamıştı çünkü. Hem de gördüklerimizi, bilgilerimizi pekiştirmiş olduk. 57. Piyade Alayı Şehitliği’ni ziyaretimiz sırasında bir grup çavuş rütbeli asker geldi. Çevreye dağılıverdiler. Nerede dolaştıklarının bilincinde, saygılıydılar. Acıyla doldu içim. İşte bu gencecik yüzler gibi on binlercesi bu topraklarda yitip gitti. Nasıl kıyılır? Bakamadım yüzlerine. Ağlarım orada bir de.

Rehberimiz Selahi Tutmaz baştan bizi uyardı. Rüzgarla şimdiden barışın, çünkü Çanakkale demek rüzgar demek, dedi. Gerçekten esmeye doyamıyor ve esti mi donduruyor.

Şehitler Abidesi o gün ziyarete açıktı. Provalar yapılıyordu. Çelenk koyma, göndere bayrak çekme… Her şey defalarca tekrarlanıyor. Demek askeri törenlerde kusursuz eşzamanlılık böyle sağlanıyor.

Çanakkale’de bayat, kötü çay içmedik. Simit, poğaça, börek alırsın tazecik, gidersin Donanma çay bahçesine. Sabah kahvaltımız da böyle.

Çanakkale Savaşlarının 100. Yılı Konulu Uluslararası Pul Sergisi…

ptt

 

P1060276

“Barış Mümkün” Minyatür Sergisi…

DSC_5097 (2)

Göğsümüzü kabartan etkinliklerdi. Emeği geçenlere teşekkürler.

18 Mart 2015

Çanakkale’den portreler…

Ve gece…

Hoşçakal Çanakkale. Yeniden gelebilmek dileğiyle…

 

Bu sayfadaki fotoğraflar, eşim İsmail Arzu Açıkel tarafından çekildi.

İstanbul’da Yeraltı Kazıları

P1060039

Katıldığımız turun adı: İstanbul’un Yeraltı Arkeolojisi… Rehberimiz Doç. Dr. Ferudun Özgümüş (http://www.antoninaturizm.com/tur_lideri_/docdrferudun_ozgumus)

Kadir Has Üniversitesi Sarnıcı… Bulunduğu bölgenin su gereksinimini karşılamak amacıyla yapılmış… Tarihi 11. yüzyıla kadar gidiyor…24 kubbe ve 48 sütundan oluşuyor… 1944 yılında Arkeoloji Müzesi tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkıyor…

Osmanlı İmparatorluğu döneminde hamam olarak kullanılmış… Rezan Has Haliç Kültürleri Müzesi’nin içinde yer alıyor… (http://www.rhm.org.tr/tarihce/)

Sultan Sarnıcı...Yer: Fatih/Çarşamba… Birinci derece tarihi eser statüsünde olan yapı tahminen Bizans İmparatorluğunun I. Theodosius dönemine (378-395) ait… Üç boğumlu kaide üzerinde yükselen korint üslubu 28 adet sütun var… Osmanlı döneminde depo olarak kullanıldığı tahmin ediliyor… Uzunca bir dönem boş kaldıktan sonra bir süre iplik bükücüler tarafından kullanılmış, daha sonra da marangozhane işlevi görmüş… Bir virane halindeyken Sarper Kumbaracı tarafından bulunmuş… Restorasyon çalışmaları yedi yıl sürmüş… Bugün ise toplantı, kongre, düğün gibi etkinliklerin yapıldığı çok değişik, çok güzel bir mekan… (http://www.sultansarnic.com/indexhome.html#/hakkimizda_sultansarnictarihce)

Antik Otel Sarnıcı… Yer: BeyazıtGeç Roma, erken Bizans dönemine (450-500) ait… 1984 yılında Antik Otel inşaatı için yapılan temel kazısı sırasında tarihi eser kalıntılarına rastlanıyor… Yerin 12 metre altında… Sarnıcın orijinal yapısı korunarak otel inşaatı yapılıyor… Artık, Antik Cisterna adıyla çeşitli sergiler, özel toplantılar gibi etkinlikler yapılan bir mekan..(http://www.antikhotel.com/tr/)

Şerefiye Sarnıcı… Yer: Piyer Loti Caddesi, Çemberlitaş…1560-65 yıllık bir yapı… Ziyaretimiz sırasında restorasyon sürmekteydi… Herhalde muhteşem olacak bitince… (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eerefiye_Sarn%C4%B1c%C4%B1)

Sultanahmet’teki bir otoparkın altına iniyoruz… Bizans Sarayı kalıntıları var burada… Tamamı kazılmamış…

Aydın Saray Apartmanı altındaki Roma kalıntıları, Kafar Han’ın altındaki Bizans sarnıcı…

Sultanahmet’te Terzioğlu Halıcılık, Başdoğan Halıcılık, Sedir Halıcılık… Bu işyerlerinin altındaki kalıntılar da İstanbul’un yeraltı zenginliğinin bir parçası…

Şu adrese de bakabilirsiniz: http://tumzamanlar.wordpress.com/2014/03/26/yeraltindaki-istanbul/

 

 

 

 

 

 

 

Yarımada Takas Şenliği

 

 

Sığacık

Sığacık

Seferihisar, Urla, Mordoğan, Karaburun belediyeleri işbirliğiyle düzenlenen “Yarımada Tohum Takas Şenliği” için İzmir’deyiz. Şenlik cumartesi, biz Berin Ertürk’le birlikte perşembeden geldik.

Hava yağmurlu ve soğuk. Kendimizi öğretmenevine atıyoruz. Akşam karanlığında çevreyi pek göremiyoruz ama şehir merkezine biraz uzak olduğunu öğreniyoruz. Başka seçeneğimiz yok; akşam yemeğini burada yiyip sonra da erkenden yatıyoruz. Sabah ilk iş pencereden dışarı bakmak: Nasıl bir yerdeyiz, hava yağmurlu mu yine?..

Urla

Urla

Bizim için yer ayırtıldığını öğrendiğimiz Sığacık’taki otele gitmeden önce Seferihisar’a iniyoruz… Burası ilk ‘cittaslow’u Türkiye’nin… Gözümüze çarpan bir yerel mimari örneği yok… Terminal şehrin orta yerinde… Büyük market, büyük mağaza olmayacaktı hani? Ama hepsi var, bu çiçeği burnunda ‘yavaş şehir’de!

Üstü kapalı pazaryeri, her yerde gördüklerimizden. Değişik olan, Ege’nin otları… Bizde de var ama burada çeşit çok daha bol.

Yarınki etkinlik pazaryerinde yapılacak nasıl olsa, zamanımızı iyi kullanalım, Urla’yı da görelim gelmişken, diyoruz. Bir yandan da yağmurdan ıslanıyoruz, böyle giderse üşütüp hasta olmak var… Çabucak karar verip araba kiralıyoruz.

Sığacık sahiden de beş dakika sürüyormuş! Kıyıdaki kalesi, limanı, evleri, sokaklarıyla küçücük, tipik bir Ege kıyı yerleşimi… Yavaş şehirden kastedilen de burası olsa gerek. Ancak, yeni yapılan marina sayesinde mi desem yoksa yüzünden mi desem, kısa zamanda büyüyecek gibi görünüyor. Neyse, gözlem yapacak iki günümüz daha var nasıl olsa… Eşyalarımızı otele bırakıp Urla’ya doğru yola koyuluyoruz.

Slowfood üyesi Urlalı, Urla aşığı bir hanımın işlettiği, eski pazaryerindeki “Beğendik Abi” lokantasını buluyoruz.

Acıkmışız… İçerisi sıcacık, aydınlık ve vitrinde inanılmaz bir çeşitlilik! Urla yemekleri ayrı bir bölümde, bize göz kırpıyor! Handan Hanım, “En iyisi size birkaç çeşitten azar azar koyayım…” diyerek yardımcı olduktan sonra bizi bu görkemli tabaklarla baş başa bırakıyor. Yalnız bir ara, “Bakın işte buna karışırım!” diyerek yanımıza geliyor… Enginar dolmasını çatalla yememizeymiş tepkisi; elle yenecekmiş mutlaka, yaprak yaprak… Söz dinliyoruz, elle yiyoruz biz de. O çok merak ettiğimiz tatlının tadına dahi bakamayacak kadar çok yemişiz, azar azar derken…

DSC_0005

DSC_0007

Urla’nın deniz kıyısı var bir de, görmezsek olmaz! Terk edilmiş gibi duruyor, ama soğuktan herkes içerilere sığınmış da ondan… Birer ıhlamur bir de sahilde tur, işte Urla sefamız!

 

Bademler Köyü… Bu köyün adını şöyle duymuştum: Tiyatrosu olan ilk köy. Türkiye’de tabii. Buraya turizm mevsiminde gelmeli…

Şenlik için İznik’ten gelecek arkadaşlarımızı karşılamak üzere Seferihisar’ın yolunu tutuyoruz. Zaten çok yakın buradan…

Akşam yemeğimiz bu sefer Sığacık sahilinde güzel bir lokantada… Ben bazı arkadaşlarla yeni tanışıyorum. Sohbet konumuz çoğunlukla tarım… Balık, otlar harika!

Kış günü klimayla ısıtmaya çalıştığımız odalarımızda üşüyerek geçiyor gece. Ama sabah, olağanüstü bir güne uyanıyoruz. Kahvaltı, kıyıda ufak bir keşif, birkaç fotoğraf, birkaç “Rastgele!”…

DSC_0164

DSC_0165

Saat 10’da Seferihisar’dayız. Pazaryerinde tezgâhlar donanmış bile. Ege’nin çalışkan kadınları… Dolmalar, baklavalar, börekler ve çeşit çeşit yöresel ürün, sergilerde…

DSC_0127

Huriye Saraç

DSC_0098

Slowfood üyeleri ve “Meyve Mirası”, “Tohum Ağı” gibi derneklerin üyeleriyle buluşacağız. Belediye Kültür Salonu’nda toplantı başlayacak. Sevgili Huriye teyzemiz de (Köy Enstitülü yazar, Huriye Saraç… Kitaptaki adıyla; Öğretmen Benisa) Salihli’den gelecek… Bembeyaz dalgalı saçları, hiç boya değmemiş güzel, aydınlık yüzüyle işte orada! Özlemle kucaklaşacağız…

DSC_0090

DSC_0096

DSC_0128

***

Salon tamamen dolu…

DSC_0107

“Buğdayın atası Türkiye’de… Buradan yayıldı dünyaya buğday…” diyor değerli bilim adamı Tayfun Özkaya

“… Ama işte on bin yıldır bu topraklarda insanların karşılıksız olarak özgürce paylaştığı tohumlara artık çokuluslu şirketler sahip çıkmaya çalışıyor. Bu şirketler yerli tohumlarımızı ele geçirirlerse diyecekler ki; siz bu malı ihraç edemezsiniz, pazarda da satamazsınız çünkü bu mal bizim!..”

 

“… Ve onlar bu tür toplantılardan korkuyorlar şimdi. Takas toplantılarından… İşte bizi burada engellemeye çalıştılar. Aslında bekliyorduk bunu… Çünkü dört yıl önce çıkarılan ‘Tohum Yasası’, yerel tohumların satışını yasaklıyor… Bazı tarım il müdürlükleri çiftçilerin tohumlarını, fidelerini satmalarını engelliyor. Ama bunu yavaş yavaş yapıyorlar… Neden? Birdenbire yaparlarsa halk uyanır da ondan!..”

 

“… Bir çeşit çıkartırlar ve bunu koskoca bir bölgede satmak isterler. Türkiye çapında, olsun olsun dört beş çeşit tohum… Hâlbuki ülkemizde ve dünyada, her köyün bir çeşidi vardır ve o tohumla, aslında, en iyi neticeyi ancak o köyde alırsınız. Bazen Kars’taki tohumu buraya getirerek netice aldığınız da olur ama bu genellikle böyledir…”

 

“… Bizim üreticimiz şirket tohumlarını neredeyse tohumdan saymıyor. Ben onlarla konuşuyorum; kendi tohumlarını ilaçsız, gübresiz hatta susuz yetiştirebiliyorlar…”

 

“…Şirketler maksimum kâr elde edebilmek için yerel tohuma aslında düşmandırlar. Yaptıkları kanunla da bunu yasakladılar. Bundan daha büyük bir zulüm olamaz…”

 

“En büyük on tohum şirketinin, ne kadar ilginçtir ki dört tanesi aynı zamanda da tarım ilacı firması! Beşeri ilaçları satanlar da var bunların arasında… Yani; üreticiler tohumu parayla alsınlar, sonra da ilacını… Çünkü bu tohumlar ilaçsız yetiştirilemiyor… İlaçların bazıları kanser yapıyormuş, yapsın!.. Bir de kanser ilacı satarız onlara… Yani tam bir hegemonya! Hele bir de ‘GDO’lar gelirse o zaman iyice bir rezalet olacak… Ama işte Türkiye’de ‘GDO’ya Hayır Platformu ve onun bilinçlendirme mücadelesi sürecinde, hiç olmazsa GDO üretimi yasaklandı. İthalatı serbest olsa da üretimi yasak…”

 

“… İzmir’de Tansaş’ı belediye yönetiyordu, şimdi çokuluslu firmalar yönetiyor… O zaman ne oluyor, mesela elmayı nereden alacağına karar verecek, yakınımızdakini alayım demiyor… Nerede daha ucuz? Şili’de… Oradan getireyim diyor. Sonra bilim insanlarını devreye sokuyorlar… Ürün o kadar uzaktan geliyor; yola dayansın diye ıslah çalışması yapılıyor. Bütün bunlar niye? O şirketler daha büyük kârlar elde etsinler, her şeye sahip olsunlar diye… Ama insanlar daha iyi beslensin, daha mutlu olsun diye değil… İşte ‘küreselleşme’ dediğimiz şey bu: Üreticiyi üreticiye kırdırmak!..”

 

“… Yaptığımız tohum takası geleceğe yönelik büyük bir mücadelenin başlangıcı… Biz hiçbir zaman bilim ve teknoloji karşıtı değiliz. Ama dünyanın değişik ülkelerinde örnekleri var; bilim insanlarıyla köylüler el ele vererek ıslah çalışması yapıyorlar mesela. ‘Katılımcı ıslah’ deniyor buna…

İzninizle şunu da söylemek istiyorum; yılgınlığa gerek yok! Her şeyi kaybettik, yok olduk duygusuna kapılmamız onlara hizmet eder. Oysa halkın önünde hiçbir güç duramaz!

Biz diyoruz ki; Yaşam patentlenemez!.. Ancak yerel tohumun özgürlüğüne kavuşması ve bu zulmün sona ermesi için mücadele ederken herkese görev düşüyor. Yarımada’da olduğu gibi diğer yerlerde de belediyeler buna destek olmalı…”

***

Yine pazaryerindeyiz. Elimizde birer dilim ıspanaklı börek; geziyoruz Huriye Teyze’yle birlikte. O bile bayılıyor tadına. “Bile” diyorum çünkü, açma böreklerin en hasını yapıyordur herhalde.

Tohumları belediyenin hazırlattığı küçük, şirin zarflara koyuyor üreticiler. Takas için hazırlık yapıyorlar… Bir tarlam olmasa da bir bahçem var benim de; niye takasa katılmayıp gözlemcilikle yetindim diye kızıyorum kendime. Yunanistan’daki şenlikte de aynı şeyi yapmıştım. Pembe domateslerimden, güzelim Kandıra biberlerimden tohum alıp buraya getirebilirdim pekâlâ…

***

Takas başlıyor ve kısa sürede tohumlar el değiştiriyor.

TÜM ÜRETİCİ KÖYLÜLER;

ESKİ, YERLİ TOHUMLARIMIZA ONLARI ÜRETEREK

SAHİP ÇIKMALIDIR!

TOHUMLARIMIZI DİĞER KÖYLÜ KARDEŞLERİMİZLE DEĞİŞTİRMELİDİR!

ÜRÜNLERİMİZİ YEREL VE ORGANİK

PAZARLARA SUNMALIDIR!

ONLARIN TOHUMCULUK KANUNU VARSA

BİZİM DE TAKAS ŞENLİKLERİMİZ VAR!

Yarımada halkı ve yöneticileriyle; bu gibi etkinliklerin düşünsel ve eylemsel altyapısını hazırlayan sivil toplum örgütleri el ele vererek ne güzel bir iş başardı! Ülkemizin mutlu yarınları için umutlandık.

***

Huriye Teyzemizin dönüş saati de geldi çabucak… Varlığına, sohbetine doyamadan uğurladık.

Pazar sabahı şansımıza, hava yine güneşli… Pazarcılar sergilerini kuracak. Başlamışlar bile; çeşit çeşit, rengârenk bezeniyor tezgâhları… Demet demet Manisa laleleri insanın ruhunu okşuyor.

Müşteri olarak bizden başka kimse yok neredeyse pazarda… Üzülüyoruz ama bir yandan da bakıyoruz, bir hazırlık bir hazırlık… Vardır bir bildikleri…

Berin’le ikimiz kaldık artık burada, herkes gitti… Yakındaki antik kent Teos’u gezerken yaz sıcağı gibi bunaltıyor güneş… Manisa laleleri açmış otların arasında öbek öbek… Hepsi birden açtığında kim bilir ne güzel olacak…

DSC_0228

O da ne, dörtnala bir atlı geliyor karşıdan! Koyunlar onunmuş, herhalde dağılmasınlar diye telaştan… Zeytinliklerden, tarlalardan geçiyoruz… ‘Agora’yı bulamıyoruz bir türlü; tabela, ok falan yok!

Sığacık’tan taksi çağırmaktansa otostop yapıyoruz dönüşte. Bir polis karıkoca alıyor bizi arabalarına. Gencecik, canayakın, hoş insanlar… İki küçük çocukları var. Şanslısınız diyoruz. Yok, böyle turistik yerlerde çocuk büyütmek çok zor, diyorlar…

DSC_0198

DSC_0189

DSC_0187

DSC_0185 DSC_0181

DSC_0217

DSC_0213

Şaşıyoruz; bu kadar insan ne zaman aktı buraya, Sığacık bıraktığımız gibi değil… Çok geniş bir alanda bütün masalar, sandalyeler dolu; kıyı boyundaki, parktaki… Birbiriyle ve yaşamla barışık; rahat, huzurlu kalabalığın tadını çıkarıyoruz. Bizim oralarda böyle olamıyor işte; Ege başka…

DSC_0277

DSC_0280

DSC_0309

Harıl harıl pişen gözlemelerin, şerbete atılıp hemen alınan lokmaların kışkırtıcı kokuları, balık kokularına karışıyor… Unutuldu bile yağmurlu günlerin bıkkınlığı; işte Ege!


 

 

RASTGELE!

Deniz insanlarının hepsi cömert
Denizler, denizler doldurdu beni
Denizler mavi, denizler lacivert                                                             
Deniz insanlarının gönlü gani /Ümit Yaşar Oğuzcan
Kefken

Kefken

Kefkenli balıkçılar ağları hazırlamış bekliyorlar. Açık deniz dalgalıymış biraz. Biz de limandayız. Pazar gezmemiz, Kefken, Kerpe, Kesecik. Ormanda çok iyi bildiğimiz mantarlardan topladık. Birkaç ‘kare’ de fotoğraf çekelim diyoruz. Hava bulutlu. Renkler güneşli bir günde bu kadar canlı görünmez. Kapalı havada koyu gölgeler, ışık patlamaları yoktur. Sarılar, yeşiller, maviler, kırmızılar resmen bağırır. ‘Kare’nize gökyüzünü sokmayın yeter ki.

Tekneler hazır, umut yolculuğuna. Tayfalar komut bekliyor. Keşke çıksa! Görmeli onları; pat pat pat limanın ağzına doğru peşpeşe yol alışlarını.

Faruk Ertunç yönetmen olmalıymış; birden etraftaki herkes onun dediklerini yapmaya başlıyor. Sıkıldık diyen yok, hepsi havaya girmiş. Arada bir bize de poz vermiyor değiller hani!

Teknenin adı “Bahtiyar Kaptan”. Kaptan köşkünün kapısında tir tir titreyen bir köpek var. Pek mutlu görünmüyor. Korktu sanıyoruz. Kaptanın köpeğiymiş. Hep öyle titrermiş meğer.

Hava kararmaya başladı bile. Hesapta, eve gidip mantarları pişirecektik. Akşam yemeğinde yiyecektik… Ne çabuk geçti zaman.

Teknelerin ışıkları bir bir yanıyor. “Bahtiyar Kaptan”ın da. Tayfalar yemeğe oturmuşlar, ısrarla bizi de buyur ediyorlar. Ededursunlar, biz onları sofra başında, aşçıyı da kocaman karavananın başında, elinde kepçesiyle çekiyoruz. Karavana menüsü, salçalı nohut, pilav, hoşaf… Yemek bol, fazla nazlanmıyoruz. Metal tabaklarımızı alıp oturuyoruz. Biz fotoğraf çekmekle oyalanırken onlar çabucak bitirmiş, sigaralarını yakmışlar bile. Pilav üstü nohutu iştahla kaşıklıyoruz… Ardından çaylar geliyor, sohbet başlıyor.

DSC_1611

Lütfü dışında hepsi genç. Sorularımızı daha çok Lütfü yanıtlıyor. Gençlerden de Yakup…

Nasıl balık, bol mu?

— Palamut çok az bu sene. Balık, bugün tutarsan var. Yarın tutamadın, yok.

Acemilik dönemi var mıdır bu tekne balıkçılığında?

— Yok! Hep aynı iş… Birilerinin yanında bir sefer görsün, tamam.

Tekne sahipleri, reisler en fazla balık nereden çıkıyorsa oraya geliyor. Diyelim Fatsa, Ordu, Kefken… Başlarına bir de adam buluyor. O da kendi adamlarını topluyor. Aslında herkesin kendi mesleği var, devamlı balıkçılık yapmıyor. Ben de dekorasyoncuyum mesela.

Ne dekorasyonu yapıyorsunuz?

— Boya badana işleri yapıyorum. Bir arkadaş vasıtasıyla balıkçılığa başladım. 72’den beri gelirim. Sezonluk meslek bu… Üç ay, beş ay…

— Ben de kadın terzisiyim.

Siz?

— Ben vinççiyim. Hiç aklımda yoktu bu iş… Bir gün bana söylediler; “böyle bir teknede çalışır mısın,” dediler. Ertesi gün buradaydım. Kaptanla memleketliyiz. Başka kimseyi tanımıyordum.

DSC_1607

Balık mevsimi boyunca işlerinize ara veriyorsunuz, öyle mi?

— Evet. Samsun’dan, Bartın’dan gelen arkadaşlar var; onlar evlerine hiç gidemiyorlar. Ben Akçakocalıyım; 15–20 gündür gidemiyorum. Bir kere gittim, o da günübirlik. Yatma kalkma, her şey burada.

İzin istediğinizde veriyorlar mı?

— İşine göre, durumuna göre izin veriyorlar tabii.

Ahbaplık oluyor mu teknede?

— Olmaz mı, tabii oluyor!

Dayanışma var mı aranızda?

Dayanışma yoksa bu iş yürümez. Herkes başka hava çalarsa yürümez.

Gençler için nasıl? Size soralım.

—Aslında zevkli meslek. Palamutçuluk çok hoşuma gidiyor benim.

—İşsiz bir genç için bu meslek çok iyidir. 3 ay, beş ay bir sezonumuz var bizim. Parasız pulsuz ne yapacak memleketinde? Gelsin çalışsın!

— Sağlık açısından da çok iyi. Bakın ben 54 yaşındayım, bir tek dişlerimden rahatsızım.

Para pul kaygısı olmayan bir gence de tavsiye eder misiniz, bir hayat deneyimi olarak?

— Ederim tabii. Deniz üzerindesin bir kere. Temiz hava, bol gıda! Çok sağlıklı bir hayat… Sen bakma, biz şimdi ot yedik ama yarın balık yeriz, lüfer yeriz…

Günde kaç saat çalışıyorsunuz?

— Hiç belli olmaz. Mesela geçenlerde ağ yırttık, sabaha kadar tamir ettik, sabah da kalktık denize açıldık. Hiç uyumadan.

— Motor denizde dolaştığı sürece her an, hazır kıta bekliyorsun. Herkesin bir görevi var burada. Ağ atılacak, denizden alınacak… Yukardan “hazır ol!” çektiği zaman, herkes görev yerine! Dışardan bir arkadaşım dese ki ben şu mesleği yapacağım, ben tavsiye etmem. Neden? Çünkü belli bir saatin yok, denizde bir sosyal güvencen yok, her an tehlike altındasın…

Nasıl bir tehlike mesela?

Mesela adam halat sarıyor; halat koptuğu zaman bıçak gibi keser, hiç affetmez! Geçen sene 4–5 kişi öldü feribotta.

— Arkada bir makara var mesela, dikkatinizi çekti mi? O makara geçen sene düştü.

Balık çok çıkınca sizin geliriniz artar mı?

— Değişmez, çünkü o zaman da balık fiyatı düşer. Reisler tayfaya bahşiş verir ama.

— Bazen bir kaptırırsın, hava alamazsın içerde balıktan.

— Mehtapta yakamoza çıkarız.

Yakamoza çıkmak ne demek?

— Ay ışığı vurunca balık denizde pırıltı yapıyor ve rahatlıkla görülüyor, o zaman “mola” yapıyoruz.

Mola mı?

— Ağ dökmeye başladığımız zaman… ona “mola” deniyor.

“İşe ara vermek” anlamına gelmiyor yani…

— Bizim için tam tersi, çalışmak.

Sigara içmeyeniniz yok galiba…

— Bulamazsın.

Neden acaba? İçki içer misiniz peki?

— Sarhoş oluncaya kadar değil. Balığın yanında bir duble falan…

Vakit geçirmek için oynadığınız oyunlar var mı?

— Kâğıt, tavla… Oynarız tabii.

— Balık mevsimi geldiği zaman ben evde yatamıyorum. Vallahi bak, 169 tane daire var yapılacak, bıraktım geldim. Yapsınlar, dedim… Ben gidiyorum!

Bizim Sakarya Gazetesi

 

31 Ekim 08