RASTGELE!

Deniz insanlarının hepsi cömert
Denizler, denizler doldurdu beni
Denizler mavi, denizler lacivert                                                             
Deniz insanlarının gönlü gani /Ümit Yaşar Oğuzcan
Kefken

Kefken

Kefkenli balıkçılar ağları hazırlamış bekliyorlar. Açık deniz dalgalıymış biraz. Biz de limandayız. Pazar gezmemiz, Kefken, Kerpe, Kesecik. Ormanda çok iyi bildiğimiz mantarlardan topladık. Birkaç ‘kare’ de fotoğraf çekelim diyoruz. Hava bulutlu. Renkler güneşli bir günde bu kadar canlı görünmez. Kapalı havada koyu gölgeler, ışık patlamaları yoktur. Sarılar, yeşiller, maviler, kırmızılar resmen bağırır. ‘Kare’nize gökyüzünü sokmayın yeter ki.

Tekneler hazır, umut yolculuğuna. Tayfalar komut bekliyor. Keşke çıksa! Görmeli onları; pat pat pat limanın ağzına doğru peşpeşe yol alışlarını.

Faruk Ertunç yönetmen olmalıymış; birden etraftaki herkes onun dediklerini yapmaya başlıyor. Sıkıldık diyen yok, hepsi havaya girmiş. Arada bir bize de poz vermiyor değiller hani!

Teknenin adı “Bahtiyar Kaptan”. Kaptan köşkünün kapısında tir tir titreyen bir köpek var. Pek mutlu görünmüyor. Korktu sanıyoruz. Kaptanın köpeğiymiş. Hep öyle titrermiş meğer.

Hava kararmaya başladı bile. Hesapta, eve gidip mantarları pişirecektik. Akşam yemeğinde yiyecektik… Ne çabuk geçti zaman.

Teknelerin ışıkları bir bir yanıyor. “Bahtiyar Kaptan”ın da. Tayfalar yemeğe oturmuşlar, ısrarla bizi de buyur ediyorlar. Ededursunlar, biz onları sofra başında, aşçıyı da kocaman karavananın başında, elinde kepçesiyle çekiyoruz. Karavana menüsü, salçalı nohut, pilav, hoşaf… Yemek bol, fazla nazlanmıyoruz. Metal tabaklarımızı alıp oturuyoruz. Biz fotoğraf çekmekle oyalanırken onlar çabucak bitirmiş, sigaralarını yakmışlar bile. Pilav üstü nohutu iştahla kaşıklıyoruz… Ardından çaylar geliyor, sohbet başlıyor.

DSC_1611

Lütfü dışında hepsi genç. Sorularımızı daha çok Lütfü yanıtlıyor. Gençlerden de Yakup…

Nasıl balık, bol mu?

— Palamut çok az bu sene. Balık, bugün tutarsan var. Yarın tutamadın, yok.

Acemilik dönemi var mıdır bu tekne balıkçılığında?

— Yok! Hep aynı iş… Birilerinin yanında bir sefer görsün, tamam.

Tekne sahipleri, reisler en fazla balık nereden çıkıyorsa oraya geliyor. Diyelim Fatsa, Ordu, Kefken… Başlarına bir de adam buluyor. O da kendi adamlarını topluyor. Aslında herkesin kendi mesleği var, devamlı balıkçılık yapmıyor. Ben de dekorasyoncuyum mesela.

Ne dekorasyonu yapıyorsunuz?

— Boya badana işleri yapıyorum. Bir arkadaş vasıtasıyla balıkçılığa başladım. 72’den beri gelirim. Sezonluk meslek bu… Üç ay, beş ay…

— Ben de kadın terzisiyim.

Siz?

— Ben vinççiyim. Hiç aklımda yoktu bu iş… Bir gün bana söylediler; “böyle bir teknede çalışır mısın,” dediler. Ertesi gün buradaydım. Kaptanla memleketliyiz. Başka kimseyi tanımıyordum.

DSC_1607

Balık mevsimi boyunca işlerinize ara veriyorsunuz, öyle mi?

— Evet. Samsun’dan, Bartın’dan gelen arkadaşlar var; onlar evlerine hiç gidemiyorlar. Ben Akçakocalıyım; 15–20 gündür gidemiyorum. Bir kere gittim, o da günübirlik. Yatma kalkma, her şey burada.

İzin istediğinizde veriyorlar mı?

— İşine göre, durumuna göre izin veriyorlar tabii.

Ahbaplık oluyor mu teknede?

— Olmaz mı, tabii oluyor!

Dayanışma var mı aranızda?

Dayanışma yoksa bu iş yürümez. Herkes başka hava çalarsa yürümez.

Gençler için nasıl? Size soralım.

—Aslında zevkli meslek. Palamutçuluk çok hoşuma gidiyor benim.

—İşsiz bir genç için bu meslek çok iyidir. 3 ay, beş ay bir sezonumuz var bizim. Parasız pulsuz ne yapacak memleketinde? Gelsin çalışsın!

— Sağlık açısından da çok iyi. Bakın ben 54 yaşındayım, bir tek dişlerimden rahatsızım.

Para pul kaygısı olmayan bir gence de tavsiye eder misiniz, bir hayat deneyimi olarak?

— Ederim tabii. Deniz üzerindesin bir kere. Temiz hava, bol gıda! Çok sağlıklı bir hayat… Sen bakma, biz şimdi ot yedik ama yarın balık yeriz, lüfer yeriz…

Günde kaç saat çalışıyorsunuz?

— Hiç belli olmaz. Mesela geçenlerde ağ yırttık, sabaha kadar tamir ettik, sabah da kalktık denize açıldık. Hiç uyumadan.

— Motor denizde dolaştığı sürece her an, hazır kıta bekliyorsun. Herkesin bir görevi var burada. Ağ atılacak, denizden alınacak… Yukardan “hazır ol!” çektiği zaman, herkes görev yerine! Dışardan bir arkadaşım dese ki ben şu mesleği yapacağım, ben tavsiye etmem. Neden? Çünkü belli bir saatin yok, denizde bir sosyal güvencen yok, her an tehlike altındasın…

Nasıl bir tehlike mesela?

Mesela adam halat sarıyor; halat koptuğu zaman bıçak gibi keser, hiç affetmez! Geçen sene 4–5 kişi öldü feribotta.

— Arkada bir makara var mesela, dikkatinizi çekti mi? O makara geçen sene düştü.

Balık çok çıkınca sizin geliriniz artar mı?

— Değişmez, çünkü o zaman da balık fiyatı düşer. Reisler tayfaya bahşiş verir ama.

— Bazen bir kaptırırsın, hava alamazsın içerde balıktan.

— Mehtapta yakamoza çıkarız.

Yakamoza çıkmak ne demek?

— Ay ışığı vurunca balık denizde pırıltı yapıyor ve rahatlıkla görülüyor, o zaman “mola” yapıyoruz.

Mola mı?

— Ağ dökmeye başladığımız zaman… ona “mola” deniyor.

“İşe ara vermek” anlamına gelmiyor yani…

— Bizim için tam tersi, çalışmak.

Sigara içmeyeniniz yok galiba…

— Bulamazsın.

Neden acaba? İçki içer misiniz peki?

— Sarhoş oluncaya kadar değil. Balığın yanında bir duble falan…

Vakit geçirmek için oynadığınız oyunlar var mı?

— Kâğıt, tavla… Oynarız tabii.

— Balık mevsimi geldiği zaman ben evde yatamıyorum. Vallahi bak, 169 tane daire var yapılacak, bıraktım geldim. Yapsınlar, dedim… Ben gidiyorum!

Bizim Sakarya Gazetesi

 

31 Ekim 08

Meyve Mirası Peşinde…

DSC_0732

Adnan Özyalçıner’in Ağustos 1981 tarihli Sanat Olayı dergisinde yayımlanan söyleşisinden bir bölüm okuyalım önce:

Sayın Raşit Abasıyanık, Sait Faik “Hikâye Peşinde” adlı bir öyküsünde Adapazarı’nı ve oradaki yaşamını anarken; “Gözümün önüne Çark Suyu, Erenler Tepesi, Başköprü”deki Hacıbey Köşkü, amcamın balkonundaki çingenbacak elmaları kabaran ev geldi…” diyor. Bu ev sizin babanızın evi olmalı. Burada birlikte yaşadığınız günler, çocukluk anıları var mı? Ya da babanızla ilgili anıları var mı Sait Faik’in?

(…) Sait Faik genellikle dini bayramlarda ya da canı sıkıldığında trene atlar gelir, babamın 1963 depreminde yıkılmış olan evinde konuk olurlardı. Özellikle bayramlar, büyük özellik taşıyan bir toplantı nedeni olurdu. O zaman ev tüm ailenin bir araya gelişinin güzelliğini yaşardı.  Sait Faik’in sözünü ettiği gibi çingenbacak elmaları vardı; bugün o elma türünün hemen hemen nesli tükenmiştir. O zaman tabii soğuk hava depoları yok. Bunlar çok dayanıklı elmalardı. Küfeyle alınıp balkona serilirdi. Bütün bir kış üzerinden geçerdi ve elmalar kışın, soğuğun etkisiyle kabarırdı. İnsanın gözüne pek hoş görünmeyen, ama çok lezzetli, çok güzel elmalardı. Kendisi, amcam ve yengem Adapazarı’na gelecekleri zaman, eğer mevsim uygunsa, bu çingenbacak elmaları mutlaka evde bulundurulurdu.

Kaybolan yalnız çingenbacak elması mı? Sapanca’nın Yanık köyünde oturan arkadaşımız Ahmet Kezer’e sorduk. O bilir, dedik. Artık pazarda görülmeyen elma çeşitlerini ferik, cidavut, çarşamba, … diye saydı. Aransa bulunur, dedi. İngiliz diye bir elma cinsi varmış, o da bazen gelirmiş. Erikte ise türbe eriği, çukurgöbek, gelin eriği görülmez olmuş; ama kastarca ve papaz eriği gelirmiş pazara… Ya armut? Kantartop (içi ciğerli), uzunsap, mustabey, akçaarmut, bahribey… Kiraz? Yuvacık, gürgüllü… Yuvacık pekçabuk çürürmüş, onun için bırakmışlar.  Abaza üzümü de artık kayıplara karışanlar arasında…

Hani o dillere destan Adapazarı patatesi var bir de… “Adasarısı” denirmiş. Dibine de “horoz fasulyesi” ekerlermiş ki ona sarılsın… Adasarısı pazarda rekabet edemeyince ikisi birden yok olmuş… Bu bilgi de Ahmet Özdilek’ten…

Bunlar benim bir çırpıda öğrendiklerim. Geçmiş kuşakların bilgilerini devralmış kişileri bulup konuşulsa daha neler çıkar kim bilir…

Füsun Ertuğ

Muğla’da yürütülen “meyve mirası” projesinden söz etmiştim bir yazımda. Projenin koordinatörü Füsun Ertuğ ile daha sonra tanıştık. Yunanistan’daki Tohum Takası Şenliğine katıldığımız gruptaydı… Oradaki topluluğa projeyi tanıtıcı bir konuşma yapmış ve alkışlanmıştı.

Füsun Ertuğ, arkeolog ve etnobotanik araştırmacısı… İznik’te bir çiftlikte yaşıyor. İstanbul’a veda etmiş, Ekim 2008’de… Diyor ki: “…Halkın bitki bilgisini, bilgeliğini İstanbul’dan Anadolu’ya seyahat ederek değil, tarımla uğraşan bir kırsal alanda birebir yaşayarak derlemek, toprağa yakın yaşamak istiyordum nicedir. Bu isteğim gerçek oldu, darısı diğer düş kuranların başına. Düşler kuralım hangi yaşta olursa olsun, kuralım ki düzene, alışkanlıklara, rahatlığın çağrısına ve bilinmeyenden duyduğumuz korkulara yenik düşmeyelim. Şikâyet etmeden, doğayla uyumlu, saygılı bir yaşam sürdürelim.”

Muğla Meyve Mirası Çalışma Grubunun beş kadın üyesinden biri Füsun Hanım… Grup, 2007’nin Nisan ayında kurulmuş.

Amaç, Muğla’nın yerli meyve mirasını kaydetmek, korumak ve gelecek nesillere bırakmak… Yaptıkları çalışma son derece zevkli: Yerel pazarlarda üreticilere sorarak ya da eski manavlarla konuşarak meyve isimleri saptamak… Sonra bu isim listelerindeki meyveyi, ağacı bulmak… Bundan sonra da her şeyi kayıt altına almak…

Her ağaç için ayrı bir form dolduruluyor. Bulunduğu yer saptanıyor, krokisi çiziliyor, kimin aşıladığı, ne zaman nasıl aşılandığı, aşısının nereden alındığı gibi ağacın kimliğine ilişkin ne varsa kaydediliyor. Çiçek, yaprak ve meyvelerinden örnekler alınıp fotoğrafları çekiliyor.

Grup üyelerinden Esin Işın, alan araştırması yapıyor. Bilgiyi yerel pazarlardan alıyor, sonra da iz sürüyor. Muğla’nın dağ köylerini dolaşıyor ve gittiği her yerde kayıt tutuyor.

Meyve Mirası çalışması başlangıçta Ali Nihat Gökyiğit Vakfı, daha sonra da Birleşmiş Milletler Kalkınma Fonu Küçük Destek Projesi (UNDP-GEF-SGP) desteğiyle sürdürülmüş.


Tohum şenliğinin sona erdiği akşam küçük bir söyleşi yaptık Füsun Ertuğ’la:

Füsun Hanım, meyve mirası projesi nasıl başladı?

Mary Işın’la Esin Işın bu yerel çeşitlerin kaybolduğunun farkına varmışlar. Etnobotanikçi olduğum için bana geldiler. Nasıl kurtarabiliriz, acaba küçük bir proje yapabilir miyiz dediler. Mary, Osmanlı gıda araştırmacısıydı ve kaynaklarda rastladıkları eski isimleri niye bulamadığımızı merak ediyordu…

O zaman ben pek farkında değildim ama doğruydu; yerel meyvelerle sebzelere ait bilgiler de hızla yok oluyordu. Var mısın bu işe dediler, “varım!” dedim.

Biz o sırada, Datça’da Elizabeth Tüzün’le birlikte zaten bir etnobotanik çalışması yapıyorduk. TÜBA’ya (Türkiye Bilimler Akademisi) bağlı olarak yaptığımız bir projeydi. Aşağı yukarı aynı dönemde orada da çalışmaya başladık.

Kaç çeşit badem saptadınız Datça’da?

– 60 çeşit… Botanikçiler aralarında hiçbir fark görmüyor, bu da badem bu da badem diyorlar ama aslında çok ciddi bir farklılık var. Biz farkı görüyoruz ancak bu çeşitliliği nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz. Bu arada bir proje taslağı yazdım… Benim yol göstericim Tuna Ekim’di. Türkiye’nin en saygı duyduğum botanikçisi. 94’ten beri onunla çalışıyorum. Botanikçilere bir arkeolog olarak kendini kabul ettirmek çok zor bir şeydir. Ben Tuna Hoca sayesinde bunu başardım.  Projeyi ona gönderdik… Siz okuduktan sonra gelip görüşmek istiyoruz dedik. Çok önemli bir şeye parmak basıyorsunuz ama bu benim anladığım bir şey değil dedi ve bizi ‘Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’nin kurucusu Nihat Gökyiğit’le görüştürdü. Nihat Bey’e projeyi anlattık, eline birtakım kâğıtlar verdik ki… o hemen: “Ne kadar paraya ihtiyacınız var?” dedi. Biz orasını hiç düşünmemiştik. “Benden 20 bin… Hadi 25 olsun!” dedi. Bunun bir ekip çalışması olması gerekiyordu. Neşe Bilgin’i (Boğaziçi Ü. Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü) tanıyordum. O da “varım!” dedi.

Etnobotaniğin yöntemlerine göre yavaş yavaş oturttum. Ondan sonra ziraatçıları ikna etme süreci başladı ve o süreç hâlâ devam ediyor. 26 meyve türünde 500 küsur çeşit çıktı. Ama bunlar isim…

Datça’nın Sındı köyündeki çalışmalarınızdan da söz eder misiniz?

– Orada bir badem kooperatifi var. Kooperatifin kadınlarıyla bademlerin pazarlanması üzerine bir çalışma yaptık. O zamana kadar naylon torbalarda kırık ya da ayıklanmış badem satıyorlardı. Çeşitlerini belirledik. Naylon torba yerine kese kâğıtları hazırladık. Elişi bilen bir iki kadın ayarladık; çok şık, tığ işi torbalar ördüler… Bal kavanozlarına geçirdik ya da badem torbası yaptık. Kırık bademler bir işe yaramıyordu. Elizabeth kooperatif kadınlarına bademezmesi yapmayı öğretti. Sonra onlar kendi kendilerine işi ilerlettiler. İçine bal katmayı, keçiboynuzu tozuyla yapmayı falan keşfettiler. Farklı renklerde, baklava biçiminde kutular yaptırdık… Son iki yıldır en çok gelir getiren ürünleri bunlar oldu.

Esin, projenin pazar ayağına çok önem verdi. Bodrum pazarında belediyeyle anlaştık. Bir stant yerel ürünlere ayrıldı. Köyden ürün getiren, belediyeye para ödemeden ürününü pazarlayabiliyordu.

Büyük pankartlar asılıyor, broşürler veriliyor. İsteyene bilgi veriliyor proje hakkında… Bu bir yıldır sürüyor. Şimdi Bitez belediyesi de istemiş aynı şeyi. Biz de yerel ürünleri yapalım demiş… İnsanlarda bu yöne bir eğilim var zaten… Yalnız meyveyle de sınırlamadık… Börülcesini, tarhanasını da getiriyor; zeytinyağını zeytinyağlı sabununu da…

Acıbadem ağacı kalmamıştı köyde… Hâlbuki acıbadem, badem şekerinde, özellikle de bademezmesinde çok makbul… Onun için şimdi acıbadem aşılamaya başlandı. Yani acıbadem makbul hale getirildi. Küçük bademler de çok tatlı ama kullanılmıyordu… İrisini arıyordu herkes, küçüğü para etmiyordu. Onlardan şeker yapılıyor şimdi…

***

Füsun Ertuğ, ekibiyle birlikte yıllardır sürdürdüğü çalışmalarından bir sunum derlemiş. Berin Ertürk’le sorduk, Adapazarı’na gelir mi, deneyimlerini paylaşır mı diye… Seve seve gelirim, dedi…

29/04/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

 

Taraklı’yı korumak

 

ArzuAcikel_4

Fotoğraf: İ.A.Açıkel

 

 

Taraklı izlenimlerimi yazmıştım. Müjgân Zaman’ın rehberliğinde yarım güne ne çok şey sığdırmıştık… Belediye Başkanı Tacettin Özkaraman (aynı zamanda Tarihi Kentler Birliği Plan ve Bütçe Komisyonu üyesidir) ile yaptığımız söyleşiyi yetiştirememiştim o gün. Sonra bir kez daha gittik… Taraklı’da bahar! Bol bol fotoğraf çektik.

Gelelim söyleşiye…

(Sakarya Üniversitesi senatosu, Taraklı’da meslek yüksek okulu açılmasını onayladı. O zaman henüz onay çıkmamıştı senatodan.)

ArzuAcikel_2

 

-Önümüzdeki yıl Taraklı Meslek Yüksek Okulu’nun açılacağını varsayalım. Hangi bölümler olacak?

-Restorasyon, güzel sanatlar, geleneksel el sanatları, turizm, seracılık, organik tarım gibi bölümler burası için çok uygun. Termal tesis devreye girdiğinde fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümü de açılabilir. Ben üniversiteyi sadece örgün eğitimini bitirmiş öğrenciye eğitim veren bir yer değil; bulunduğu şehirle bütünleşen, oranın potansiyelini harekete geçiren bir kurum olarak düşünüyorum. Ayrıca nüfus gençleşecek, bu da sosyal açıdan ilçeye büyük katkı sağlayacak. Üniversitenin bu kitlesel yönünü yavaş yavaş ön plana çıkarmaya çalışacağız.

Güzel bir düşüncemiz var… Çocukları başka illerde okumaya gitmiş ailelerle buraya çocuğunu göndermiş aileleri buluşturacağız. Kendi kızı ya da oğlu gurbette okuyan aile, buraya okumaya gelmiş bir öğrenciyi evinde misafir edecek.

-Gezi programlarında Taraklı – Göynük birlikte anılıyor ama Göynük turizmde biraz daha ileri gitmiş, değil mi?

– Genellikle turlar konusunda bir işbirliği oluyor. Ama bizim Göynük ile aramızda en az 10 yıl fark var. Akşemseddin Türbesi dolayısıyla Göynük’ün yıllardan beri geleni gideni çoktur. İkincisi, tavukçuluk sektörünün önde gelen isimlerinden biri orada bulunuyor. Sonra, Göynüklüler ayrılsalar da Göynük’le bağlarını bir şekilde devam ettiriyorlar. Tarihi Kentler Birliği’nin duayeni Metin Sözen hocamızın bir sözü vardır; “Taraklı’yı 1976 yılında Safranbolu’yla beraber keşfettik” demiştir. Safranbolu o zaman yola çıktı, Taraklı yeni çıkıyor. Daha önce; Taraklı büyümesin, gelişmesin, fazla dışarı açılmasın anlayışı vardı. Ancak bu geç kalmanın avantajı da oldu. Tarihi dokusu fazla bozulmadı. Konaklar, çarşı, han… Şimdi bunların restorasyonunu yapmak, turizme ve ekonomik bir işleve kavuşturmak istiyoruz.

-Tarımsal üretim ne durumda Taraklı’da?

-Bizim avantajımız, toprakta daha önceden kaynaklanan bir kirlenmenin olmaması. Yıllardır tarım yapılamadığı için topraklarımız yüzde 70-80 oranında bakir. Yani organik tarıma elverişli… Dikenler, çalılar temizlendikten sonra ekime hazır. Kimyevi gübreye alıştırılmış toprağa artık kimyevi gübre atmadan verim alamıyorsunuz. Yani dopinge alışmış bir sporcu gibi.

Toprak konusunda bir sıkıntımız var yalnız. Mülkiyet sorunu… Adam ölmüş, üç çocuğunun da ikisi ölmüş. 15 mirasçı… biri İzmir’de, biri Konya’da, biri Antalya’da… Muhatap bulmakta zorlanıyorsunuz. Diyelim ki evi kiraya vereceksiniz. 300 liraya müşteri buluyorsunuz. Ama kira 15 kişiye bölünecek! Dursun varsın diyorlar o zaman. Evler için de durum aynı. Mesela çarşıda bir dükkân var… Mirasçıları dükkânın içinde sigara paketindeki gibi dizsen, sığmaz. 6 -7 metre kare ve 48 mirasçı var! Satmaya kalksan 10-15 bin eder. Mirasçı başına 250 lira para düşüyor yani.

Tamay_Tarakli_3

 

-Dışını restore edip kapısına kilidi taksanız olmaz mı?

Dışını restore ediyoruz. Ben bunu Tarihi Kentler Birliği’nde dile getirdim. Ev tapusu diyelim ki 20 kişinin üstüne… Devlet diyecek ki kardeşim beş yıl içinde aranızda anlaşın, ben tek muhatap istiyorum; anlaşamazsanız satışa çıkaracağım. Yani böyle kültürel konularda devlet doğrudan doğruya işin içine girecek.

Artık 20 dönümden aşağısı bölünmüyor. Avrupa Birliği dayatmalarından biri de o. Zaten bu bizim kendiliğinden yapmamız gereken bir şeydi.

-Konuşmamızın başında bir de termal tesisten söz etmiştiniz…

– Yatırımcıyla görüşmeler gayet olumlu. Başka ilgileneler de var. Birkaç ay içinde konunun netleşeceğini, bir yıl içinde temel atılacağını, bir iki yıl sonra da insanların buraya geleceğini düşünüyorum.

-Taraklılı hanımlara, restore edilen konağın alt katında birkaç dükkân ayırmışsınız. Yöresel ürünleri satsınlar; hem Taraklı’nın tanıtımına hem de aile bütçelerine katkıda bulunsunlar diye. Makarna, tarhana, salça; çeşitli reçeller; dağlardan topladıkları kekik, kuşburnu, ada çayı, kantaron gibi şifalı bitkiler… Bunları kurutup poşetliyorlar. Gayet lezzetli gözlemeler yapıyorlar. Gördüğüm kadarıyla çok hevesliler… Taraklı el dokumaları da ünlü. Uzun yıllar ihmal edilmiş olsa da birkaç yıldan beri ciddi bir canlanma var. Umarız işleyen tezgâh sayısı gün geçtikçe artar, hatta evlere de girer.

İlçenize gelen turist sayısı arttıkça yöresel ürünler satılan dükkânlar da artacak mı?

– İlerde çarşıyı yeniden düzenleyeceğiz. Tamamen kadınlara dönük düzenlemeyi düşünüyoruz. Parkeleri kaldırıp yağmur sularının ortadan akmasını sağlayacağız. Bir de arnavut kaldırımı yapacağız. Görüntü güzelliği için dükkânların dışına Beypazarı’ndaki gibi asma sardıracağız.

-Yöresel yemeklerinizi Beypazarı örneğindeki gibi mi pazarlamayı düşünüyorsunuz?

-Beypazarı’nda yöresel yemekleri birkaç çeşitle sınırlandırmışlar. Biz, farklı yerlerde farklı yemekler yenecek şekilde ayarlamayı düşünüyoruz.Lokantalardan birinin kapısındaki tabelada çorba, keşkek, etli nohut ya da güveç vb. yazıyorsa öbüründe, mesela kabaklı börek, pekmezli börek vb. yazacak.

Bizim Taraklı’nın yemek kültüründe – hanımların belki hoşuna gitmeyecek ama – hamur işleri ağırlıktadır. Kabaklı pidemiz vardır… Kara kabaktan yapılıyor. Onu rendelerler, içine nane, karabiber gibi çeşitli baharat koyarlar… parmaklarınızı yersiniz. Bu arada bir anımızı anlatayım:

DSC_0090-1

Bir gün Ankara’dan, Adapazarı’ndan misafirlerimiz gelecekti. Bir derneğin üyeleri… Ne ikram edelim? Dediler ki pide ayran… ama kıymalıyı her yerde yiyorlar, onun yerine kabaklı olsun. Bizim hanım kabaklı pideyi de iyi yapar. İçini evde hanıma hazırlattık, pideciye götürdük. Yapıldı, geldi, yiyorum… Ne tadı var ne tuzu… ne de baharat! Yavan yavan kabak! Eve gittim, dedim; hanım, nasıl hazırladın içi? Hiçbir şey katmadın mı? Kattım ama karıştırmamıştım… Eyvah! Demek ki pideci de karıştırmamış. Karıştırdıktan sonra beklerse suyunu salar diye, onu pideciye bırakmış!

Hadi ben yavan yerini yedim de o acı biberli, tuzlu yerini yiyenler ne yaptı acaba!

***

Taraklı’ya gidince görecekleriniz sadece güzel konaklar, evler, harika bir doğa, nefis yemekler değil. Her köşe başında böyle neşeli bir hikâyecik, bir hoşlukla karşılaşmaya hazır olun! Onlar kendi halinde, neşeli, huzurlu insanlar… Geçmişte üretilen güzelliklerin yansımaları… Yani kimliğimiz.

Adapazarlılar olarak Taraklı’ya uzaktan bakmakla yetinmeyelim öyleyse. Ona sahip çıkalım; yapılanları izleyelim, katkıda bulunalım, eleştirelim. Çünkü Taraklı, zengin kültürel geçmişimizin henüz fazla değişmemiş, saf hali. Geleceği tasarlarken, yeniden biçimlendirirken başvurabileceğimiz, bize en yakın, en doğal kaynak. Elbette gelişsin, modernleşsin ama tarihi dokusunu ve kimliğini titizlikle koruyarak.

01/04/2010

Bizim Sakarya Gazetesi

Tülin Akadur’un Renkli Dünyası

DSC_0674

Tülin Akadur, ressam Kadri Aytolon’un torunu. Bergama’da doğmuş. 1969’da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü,  Nurullah Berk Atölyesi’nden mezun olmuş. Sırasıyla İzmit Mimar Sinan Lisesi, İstanbul Gültepe Lisesi, Gayrettepe Şair Nedim İlköğretim Okulu’nda resim öğretmenliği yaptıktan sonra 1996’da emekli olmuş.Resimlerinde soğuk renkler ve lekeler ön planda… Seramik çalışmalarını Kuzguncuk’ta Ayla Yüce seramik atölyesinde sürdürüyor.

Üç esin perisi var Tülin’in; biri “doğa”…  Diğer ikisi, torunları Tibet ve Noya.


Tülin Akadur’un Renkli Dünyası

Tülin Akadur bir öğretmen. Emekli öğretmen demiyorum, çünkü mesleğini çok sevmiş.

Tülin Akadur bir sanatçı. Yapıtlarını görmeseniz bile anlarsınız ışığından…

Ona” Tülin Hanım” yerine kısaca “Tülin” dememizi istiyor.

Zeynep ve Cihat Çavdar arkadaşlarımızın Sapanca’dan komşuları Tülinler. İki yıldır tanışıyorlar. Evindeki güzellikleri görünce SAGÜSAD’da (Sakarya Güzel Sanatlar Derneği) sergi açsın istemişler… Olur demiş. Üstelik ilk kişisel sergisiymiş. İnanamadık.

Nedenini bakın nasıl açıklıyor:

“Eleştirilere açık bir insan değilim. Sanat çevresinden gelecek eleştirilere hazır olmadığım için bugüne kadar sadece karma sergilere katılmıştım ki… Cihat’ın, ‘sizinle bir sergi açıyoruz’ kesin teklifine ‘hayır’ diyemedim ve şu an buradayım. Eleştiriden uzak, bu samimi ve sevgi dolu ortamda bulunmak beni çok heyecanlandırdı. Gelişiniz beni gerçekten çok mutlu etti.”

1-DSC_0688Sonra da günün anısına bizlerle güzel bir şiirini paylaşıyor…

Seramikten yapılmış biblolar, vazolar ne hoş! Pastel renkli kumaş katmanlarının üzerine yerleştirilmiş tavuk, horoz, kuş, baykuş… Ama sanmayın öyle donuk donuk duruyorlar! Öyle sevimliler ki bir kez bakıp geçemiyorsunuz. Besbelli; göz kırpıyor, kışkırtıyorlar.

O sırada içe işleyen güzel yorumuyla Çağla’nın flütünün ezgileri yayılıyor salona…

DSC_0684 (Small)

Kuşlar, kelebekler, ağaçlar, çiçekler, çocuklar… içinize yaşama sevinci veren ne varsa “kırkyama” olmuşlar. Onlar da ağaç dallarından askılarında kıpır kıpır oynaşıyorlar.

Bir de tablolar var… “Hepsi evimin duvarlarında asılı. Duvarlarımda hiç boş yer yok. Merdiven başları da dâhil… Birbirlerine iplerle bağlayıp yukardan aşağı asıyorum.” diyor Tülin.

Belli, mutlu bir kadın… Masalsı bir hava katıyor sanki dokunduğu her şeye. İkramı bile farklı. Dernekteki uzun masa, masa olalı böyle çeşidi bir arada görmedi! Nereden mi biliyorum? Çünkü bizim evden gitmişti o masa! Desen desen bez torbalar içinde her çeşit kuruyemiş, elma, dut kurusu, ceviz… Aklınıza ne gelirse! Hepsi doğal… Ve eliyle hazırladığı başka lezzetler. “Yiyeceğimiz zaman pişer bizim evde yemek. Önceden pişirilip buzdolabına konmaz.” diyor.

DSC_0836 (Small)

Eşi Selçuk Bey, sergiden önce çırpınıyordu her şey onun istediği gibi olsun diye. Şimdi mutlu mutlu gülümsüyor. “Benim en büyük destekçim.” diye söz ediyor ondan Tülin. “Beni hiç engellemedi. Katiyen kısıtlamadı. Çalışan insanın evde birtakım işleri yarım kalır. Çalışırken de çok yardımcı oldu bana. Yemek yapacağım değil mi; soğanı, domatesi, tencereyi her şeyi hazırlar. Pişirmesi sana ait der…”

Yirmi beş yıl öğretmenlik yapmış. “Öğretmenliği özlüyor musunuz?” diyorum.

“Çok sevgiyle yaklaştım öğrencilerime…” diyor. “Kızımın liseye gittiği dönemde daha rahat ilgilenebildim onlarla. Eve erken dönmem gerekmiyordu; derslerden sonra okulda kalıp yağlıboya çalıştırıyordum. Çok yetenekli çocuklar vardı. Akademiye çok öğrenci yetiştirdim ben.

Her sene aynı heyecanı yaşardım. Problemli çocuklar olurdu bazen. Ben bir şey yapamıyorum öğretmenim derdi. Öyleleriyle daha çok ilgilenirdim. Defterinizi, boyalarınızı getirdiğiniz an benden 50 puanı alırsınız zaten, derdim. O zaman rahatlardı.

Benden sonraki derste sınava girecekler mesela… Anlardım heyecanlarını. Kızmak bağırmak yok… Sınavınız mı var, derdim. Evet hocam, derlerdi. Hadi o zaman ders bitmeden beş dakika önce bırakalım da dersinizi çalışın, derdim.”

DSC_0827 (Small)

Kız kardeşi de Güzel Sanatlar’dan mezun Tülin’in. Yaratıcılıkları giysilerine de yansıyor sanatçı kardeşlerin. Özen Hanım’ın kaftanı ve onu bütünleyen orijinal takıları… Tülin’in, hepsi kendi eseri olan göğüs kısmı işli siyah giysisi, kocaman seramik yüzüğü, bilekliği… Saçları boyalı değil, hem de kısacık kesilmiş. Upuzun bıraktığı bir tutam saçını iğne oyalarıyla süslemiş. Hep böyle ilgi çekermiş giyimi… Selçuk Bey, sokakta yürürlerken dönüp dönüp bakılmasına birazcık kızmıyor değil!

Kız resim yapmıyor ama kız torun hevesli. “Resim yapmasa da iyi bir izleyici…” diyor kızı Selin için. “Sergi dolaşır, konserlere gider… Çok okur. Küçükte yetenek var. Teyzeyle bana benzeteceğiz inşallah…”

Sapanca’da oldukları zaman çarşamba günleri Adapazarı’na, kumaş pazarına gelirmiş. Oyalı tülbentler alırmış. Artık koyacak yer kalmadığından hepsini bohçalayıp sandığa koymuş… “Ara sıra çıkarırım… Gel Noya’cığım beraber bakalım derim. Hemen gelir yanıma; onları tek tek eline alır, okşar, sever…” diyor.

Yağlıboya portreler asılı, başka bir duvarda. Kararlı ve işlek bir fırçadan çıkan resimler… “Resimlerinizi bir seferde mi yapıp bitiriyorsunuz?” diye soruyorum; “evet” diyor. “Bir gecede bazen iki resim bitirdiğim olmuştur… Geceleri çalışıyorum. El ayak çekilince… Telefon da çalmayacak, kapı da… Müziğimi açarım. Klasik müzik, Türk halk müziği dinlerim. Ney çok severim. Ondan sonra zamanı unuturum. Duygularım ve resmimle baş başa kalırım… Ezan okunur, saat beş, beş buçuk olur; artık yatmam gerek deyip yatarım.”

 

Çömlekçi Hasbi Amca (Hasbi Uluç) geliyor aklıma. Dört yıl önce bir söyleşi yapmıştık da ne demişti bana:

“Gözümüzü yumduk, bitti… Seksen küsur yaşındayım; vallahi sanki dün geldim dünyaya!”

Ne kadar sevmiş ki işini, yaşam bir gün gibi gelmiş…

Aldım Hasbi Amca’ya götürdüm Tülin’i. Ama o yatıyormuş, çalışamıyormuş artık. Oğlu Muharrem vardı. Makinenin başında çamur karıyordu. “Biz bunu atölyede elle yapıyoruz. Çok kuvvet istiyor…” dedi Tülin, düşünceli… Dev fırınları gördü… Gördüklerini belleğine kazımak istiyor gibiydi. Üç kuşaktan beri çömlekçilikten ekmeğini kazanan bu insanların kurduğu düzene hayran oldu…

DSC_0654 (Small)

Serginin kapanmasına iki gün kaldı. Henüz gezmediyseniz gelin görün; Tülin’in renkli dünyası SAGÜSAD’da sizleri bekliyor!

10/12/2009

Bizim Sakarya Gazetesi

SAGÜSAD

Eski Hendek Caddesi, 19

Adapazarı

Tel: 274 09 40

“Sayın baylar, doğa ışığın yardımıyla bir yüzeyin üzerine geçirildi!”

1-_DSC7639

Yıl 1839… Fotoğrafın bulunduğu, işte böyle müjdelendi! Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk gazetesi Takvim-i Vekayi de verdi haberi. Bir insanın ilk kez görüntülenişiydi aynı zamanda… Üç yıl sonra Fransız Daguerre’in, buluşu “Dagurreotype” İstanbul’a geldi. Öyle benimsendi ki 1842-1900 arasında yalnızca Beyoğlu’nda, “fotoğrafhane” sayısı otuzun üzerindeydi. Yüz yıllık saltanatı 1950’lerde bitti fotoğrafhanelerin. Fotoğraf makinesi denen müthiş buluş, artık iyice olgunlaşmış, yaygınlaşmış, evlere girmişti.

***

“Bu caddeye ne kadar çok fotoğrafçı toplanmış, şimdiye kadar kaç tanesinin önündeki resimleri seyre daldım…” der Ziya Osman Saba, ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nde… Yer Beyoğlu’dur. İçeri girer, duvarları fotoğraflarla kaplı holde beklerken hepsine tek tek bakar kahramanımız; bütün fotoğraflardaki insanlar tebessüm ediyorlardır.

“İşte, yeni rütbesinin verdiği gurur ve emniyetle istikbaline gülümseyen genç subay. Büyük bir lastik topu dünyanın en büyük hazinesi imişçesine sıkı sıkı tutmuş, yanaklarından sıhhat fışkıran gürbüz çocuk. Bir fakültenin mezunlar hatırası: Hocalar, memnunluk ve iftihar içinde; yeni mezunlar da hocalarının etrafında, sırtlarından bir yükü atmış, uzun bir yolu bitirip bir ağaç altına oturmuş insanların saadetiyle gülüyor, hep gülümsüyorlar.”

“… Sonra pürüzsüz, uzun bir evlilik hayatının en güzel bir noktasında, belki bu izdivacın bir sene-i devriyesinde, birkaç yaşına gelmiş çocukları ortalarında resim çektiren eski evliler. Kadın biraz şişmanlamış, erkeğin alnından doğru saçları seyrekleşmeye başlamış, karşı duvarda asılı bir yeni evliler fotoğrafına bakarak gülümsüyorlar. Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor. Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. Sanki bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış…”

Eski ‘fotoğrafhane’lerden başlayıp bugünlere geldik. Emektar fotoğraf makineleri eskidi, antika oldu. Ya mutlulukla gülümseyen çocuklar, genç ve güzel insanlar? Onlar da çok değiştiler; belki de yoklar artık…

Hüzünler, sevinçler, heyecanlar ya da korku dolu anlar; düğünler, bayramlar ya da insanlığın ayıbı savaşlar…

Hepsi, bu 150 yıllık çok uzun ya da kısacık öyküde belgelendi…

Yalansız ve suskun tanıkları da fotoğraf makineleri!

***

Bir fotoğraf makinesi koleksiyoncusu nasıl biridir?

Bitpazarlarında, müzayedelerde dolaşıp iz süren bir adam… Onları tek tek temizleyip parlatır sonra raflara dizer… Her hafta bir tane, bir tane daha; sığmaz olurlar artık dükkâna… Aldıklarını satmaz, biriktirir. O tamir eder aynı zamanda. Yaşamını ondan kazanır.

Adapazarı’nda böyle bir adam yaşar işte. İnsanlığın belki de en görkemli buluşuna saygıdan, gelişimine hayranlıktan, gizemli öyküsüne sevgiden alır gücünü. Anlatmak ister, sevdirmek ister herkese… Fotoğraf makinelerinden bir müze kurmak ister Adapazarı’nda. Hayali gerçekleşirse Türkiye’nin en büyük, dünyanın da bu konuda sayılı müzelerinden biri olacaktır.

Dükkânı pek küçüktür ama hayali büyük; hayatında bir tek şeyi çok, ama çok ister Baki Tamer Selçuk

***

Eski bir körüklü Zeiss-İkon’u tezgâha bırakıyoruz. Hemen alıyor. Eli mutlaka işleyecek, alışmamış boş durmaya… Bu tür makinelerin körüklerini yağlamak lazımmış ara sıra. Çünkü zamanla kururmuş. O yağlıyor, parlatıyor; bir yandan da söyleşiyoruz.

1-_DSC7630

– Tamer Bey, koleksiyon merakı ne zaman başladı sizde?

– Özellikle mekanik şeylere çok meraklıyım çocukluktan beri. Daha ilkokula gitmiyordum, saat koleksiyonu yapıyordum. Cep saati topluyordum.

– Koleksiyonculuk ruhunuzda varmış demek.

– İnanın, misafirliğe giderdik, bana verebilecekleri şeyleri getirir verirlerdi, sen meraklısın bunu al diye… Kimi radyo verir kimi tamir ettireceği cihazı verir… Ütüydü, fırındı falan… Hiç unutmuyorum, 11 yaşındaydım. Komşumuz yeni buzdolabı almıştı. O zamanlar her evde yoktu. Topraklı elektrik tesisatı çektim evlerine… Şimdi benim oğlum 21 yaşında. Bana deseler ki “senin çocuğu gönder de bir priz bağlasın”… Asla göndermem! Korkarız. Çarpılır, bir şey olur. 11 yaşındayım, bana güveniyorlar. Git yap diyorlar, gidip yapıyorum. O merakın semeresi bu yaptığım iş.

– Ailede var mı? Babanızda mesela…

– Yok. Babamda da yok. Yalnız tanımadığım bir amcam var. Amerikan vatandaşı. Bin dokuz yüz elli beşte Amerika’ya gitmiş. Ben doğmamıştım daha. Hikmet Selçuk. Antikacılık yapıyor şimdi orada.

– Koleksiyoncuların ortak bir özelliğidir; kendinde olmayan bir parçayı görünce hemen sahip olmak isterler. Sizde de var mı bu?

– Yok, öyle aşırı bir tutkum yok benim. Hastalık derecesine gelmesini pek sevmiyorum. Sabırlıyım. Nasıl olsa bir gün denk gelir diyorum.

– Bir söyleşide, on yıl önce sigarayı bıraktığınız, koleksiyonunuzu bu parayla yaptığınız yazıyordu.

– Eskiden sigara içerken de toplardım. Bırakınca oyalanmak için daha çok üzerine düştüm. Bitpazarlarına daha sık gitmeye başladım. Şimdi her çarşamba İzmit’e gidiyorum. Pazar günleri İstanbul’a, ara sıra da İzmir’e, Bursa’ya… Yirmi dört saatim dolu geçiyor. İki paket sigara içiyordum ben bıraktığım dönemde. Bugünkü parayla ayda üç dört yüz lira yapar. O günden bugüne, bu parayı fazlasıyla makinelere yatırdım. Müzayedelerden, internet üzerinden satın aldıklarım da çok oldu. Hoşuma giden bir şey varsa hemen gidip alıveriyorum. Hiçbir kötü alışkanlığım yok diyorum. Kendimi suçlu da hissetmiyorum. Her ay belli bir bütçem var, onu harcıyorum. Ona ayırdığım bir bütçe olduğu için, çocuklarımdan eşimden çalmadığım için içim rahat. Kendimden çalıyorum. Giyime kuşama önem vermem. Emin olun, bir çift kışlık, bir çift yazlık ayakkabım vardır. Alamadığımdan değil; onu lüzumsuz görüyorum. Onun yerine bir makine alırım diyorum.

Sevdiğim işi yapıyorum. Kendimi böyle çok mutlu hissediyorum. Gerçekten çok mutluyum! Koleksiyon yapıyorum. Onunla ilgili geziler yapıyorum. Bir idealim var. Belki gerçekleştiremeyeceğim, ama içimde hep gerçekleştireceğim gibi bir his var. Böyle geçiyor günlerim. İnanın 24 saat yetmiyor.

Çalışma odamda gece sabah dörde-beşe kadar oturuyorum. Kitaplara, teknik kitaplara, tarihe çok meraklıyım. Gece 12’ye 1’e kadar makinelerle uğraşıyorum. Ondan sonra kitap okuyorum. 2.5-3 saat uyku uyuyorum gecede. 4’te 5’te yatar 7.30’da kalkarım. Öyle bir alışkanlığım var.

– Hiç yorgun görünmüyorsunuz ama…

– Ama ben bu işleri yaparken kendimi çok mutlu hissediyorum! Beni çok rahatlatıyor. İnsan sevdiği işi yapınca böyle oluyor.

***

Tamer Bey Malatyalı. Üniversite için Adapazarı’na gelmiş. Metalurji mühendisliği okumuş. Eşi Mehtap Hanım Toyotasa Hastanesinde ameliyathane hemşiresi. Kırklarelili. Tamer Bey üniversitenin üçüncü sınıfındaymış evlendiğinde. Yani dükkânı açtığı yıl. Birdenbire bir koltukta dört karpuz taşımaya başladım diyor. Bir oğlu bir kızı var. Barış Trakya Üniversitesinde makine mühendisliği okuyor, Zeynep ilköğretim 4’te henüz.

Biz konuşurken bir bey geliyor. Makinesinin onarımı yapılmış. Alıyor ve “hesap?” diyor. “Hesap yok!” diyor Tamer Bey. “Biraz pil akmıştı, onu temizledim, o kadar… Örtülü ödenekten…”

-Tamir işlerini kendi kendinize mi öğrendiniz?

– Evet, fotoğraf makinesi konusunda ustam yok. Sanat okulu çıkışlıyım ben. Elektronik bölümü. Bu dükkânı ilk açtığımda televizyon tamiri yapıyordum. Benim bir kapı komşum vardı; fotoğrafçıydı. Dedi ki “sen bu işlerden iyi anlıyorsun, niye flaş falan tamir etmiyorsun? Adapazarı’nda böyle bir açık var. Hatta bana uğra, ben sana birkaç makine vereyim. İstanbul’a götürdüm olmuyormuş. Uğraş, yapabilirsen bu işe gir…” dedi. Olur dedim. Zaten fotoğraf çekiyordum ara ara, merakım vardı biraz.

Gittim. Hemen üç tane makine verdi bana. Bir hafta uğraştım, üç tanesini tamir ettim. Hoşuma gitti, ben bu işi yapabilirim dedim; öyle öyle ilerlettim.

– Saat tamiri de yapıyorsunuz…

– Evde çalışma odamda bir saat tezgâhı kurdum. Onu evde gece sakin kafayla yapıyorum. Cep saatlerine, köstekli saatlere çok meraklıyım. Ufak da bir koleksiyonum var.

– Koleksiyonunuz için aldığınız eski fotoğraf makineleri arızalı mı geliyor size? İnternetten baktım da fiyatları o kadar yüksek değil.

– Tabii. Çalışır durumda bulunan makine çok azdır. Ben kendim tamir edebildiğim için avantajlıyım. Katalog değeri 1000 Euro’luk bir makineyi bazen 200 liraya bulabiliyorsunuz. Türkiye’de eski makine toplayanların hepsini tanıyorum artık. Şimdi bakıyor; makineyi diyelim elli liraya alacak, ama tamir için 200-300 ya da 500 lira harcayacak. Ondan uzak duruyor. Bu da benim işime geliyor aslında.

-Tamir edip sattığınız oluyordur.

Bugüne kadar hiç makine satmadım. Hep aldım.

– Öyle mi? O zaman siz yalnızca tamirattan para kazanıyorsunuz.

Evet. Tamir işi çok kazançlı görünmeyebilir ama öyle değil. Bir de kriz dönemlerinde tamircilerin işi hep artar. Bir şey bozulduğu zaman vatandaş yenisini almayı erteler. Bunu tamir ettireyim, bir süre daha idare edeyim mantığıyla hareket eder. Çeyrek yüzyıl oldu bu işe başlayalı; bugüne kadar işlerimden hiç şikâyet etmedim. İşimi severek yapıyorum; bir… İkincisi; eğer işinize sadık olursanız, yani gelen müşteriye söz verdiğiniz tarihte cihazı teslim ederseniz, o size bir artı puan yazar; yıllarca devam eder.

– Şimdi gelelim en büyük hayalinize: Bir müze oluşturmak! Müze için düşündüğünüz bir yer var mı?

– Orhan Camiinin orada yapılan kültür merkezini düşünmüştüm. Belediye olumlu karşıladı baştan. Sonra rakam sordular… Bugüne kadar para için toplamadım ben bunları. Olayı basitleştiriyormuş gibi geliyor bana para konuşmak. Öyle hissediyorum nedense. Sembolik bir rakam söyledim. Peşin de ödemeyin, beş senede ödeyin dedim. Buna rağmen aramadılar. Koskoca bir belediye için nedir? Hiçbir şey değildir. MÜSİAD’a, Ticaret Odasına dahi gittim, derdimi anlattım. Aaa çok iyi olur diyorlar, çok güzel bir şey diyorlar, o kadar! Şevkim kırıldı biraz…

-Geçen yıl, koleksiyonunuzun bir bölümü BİLSEM’de (Sakarya Bilim ve Sanat Merkezi) sergilendi. O sıralarda fotoğraf makineleri müzesinden söz edilmeye de başlamıştı. Sonra ne oldu?

Evet, onlar işi Koç’a kadar götürdüklerini söylediler, ama bir sonuç alamadılar. Henüz bir cevap gelmedi dediler. Sergi 8 ay durdu, bir ses çıkmadı.

Şu anda Türkiye’de bu konuda sadece iki müze bulunuyor; biri Balıkesir’de. İl Özel İdaresi kurdu. 150 parça fotoğraf makinesi sergileniyor. Diğeri de İstanbul Bakırköy’de bir özel müze… 650 parça… Ama muhteşem makineler var. Müteahhit Hilmi Nakipoğlu kurmuş. Hazır bir koleksiyonu satın almış. Üzerine birkaç yüz tane de ilave yapmış. Biz bu müzeyi kurabilirsek aksesuarlarla birlikte sanırım 2000 parçayı bulacak. Çok büyük bir rakam bu!

– Ne büyüklükte bir alan gerekiyor sizce?

– Bana göre 250 metrekarelik bir alan uygun olur. Yaşayan bir yapının içine oturtmak en iyisi… Onun için üniversiteye gittim. Rektörle görüşeyim dedim. Müze projemi anlatacaktım.Randevu bile alamadım. Sekreterine söyledim; biz sizi ararız dedi ama bir-bir buçuk yıl geçti, kimse aramadı.

– Sponsor olacak kurumun ya da kişinin illa Adapazarlı olması gerekmiyor, başkalarına da teklif edilebilir…

– Öyle varlıklı bir insan olsam yaparım ben bunu. Adamın biri yıllarını vermiş toplamış, basayım parayı alayım derim. Müzeyi kurduktan sonra zaten ölümsüz olacak, sonsuza kadar gidecektir ülkeyle birlikte. Senin ismin de sonsuza kadar onunla birlikte yaşayacaktır. Bundan daha güzel bir reklam düşünülebilir mi?

– Yakında ADA Alışveriş Merkezi’nde bir sergi açacaksınız. Hazırlıklarınızı tamamladınız mı?

– Geçen sene oranın halkla ilişkiler müdiresi Nuray Hanım’la görüşmüştüm. Eğer standınız varsa getirip koyun, çok da iyi olur demişti. Bu kadar standı yapmak bana bayağı külfet getirecekti; “yok” dedim. Sonradan onun kafasına takılmış, genel merkezi ikna etmiş. Geçen gün aradı; stant yaptırıyoruz, bu sergi işini hala düşünüyor musunuz diye sordu. Düşünürüm dedim.

Hazırlıklarımı bitirmek üzereyim. Aşağı yukarı üç yüze yakın makine sergilenmeye hazır. Ambalaj yaptım, kimlik bilgilerini hazırladım. Ayrıca eski Adapazarı fotoğraflarından yaptırdım 30×45 boyutlarında… Güzel bir sergi olacağı kanaatindeyim.

– Ne kadar açık kalacak?

– Sanırım bir ay ya da kırk gün.

– Bu sefer iyi duyurulup anlatılabilirse yeni bir şans doğar belki…

– Bu benim son şansım gibi geliyor. Geçen yıl, o sergi döneminde gazetelerde yer aldı müze meselesi. Ulusal basına da yansıdı. Ulusal televizyonların birinde çıktı… Ama gene de hiç ses yok!

Ben şu izlenimi edindim; insanlara gidip; benim malzemem var, bununla bir müze kuralım, dediğin zaman çoğu yanlış anlıyor. Diyorlar ki bu kendi malzemesini satmaya çalışıyor. Birkaç yerden dolaylı olarak da duydum. Bu beni çok üzdü. Herkese gidip “gelin müze kuralım!” diyemiyorsunuz. Olmuyor. Hemen şu soruluyor: çıkarın ne? Onun için bu tip konuları konuşmuyorum da. Özellikle son altı yedi aydır elimi eteğimi çeker gibi oldum, ta ki bu sergiye kadar.

***

Bu birikimin mutlaka değerlendirilmesi gerekir… “Marka Şehir” diyorlar, işte sana marka şehir!

Tamay Açıkel

19/11/2009

Bizim Sakarya Gazetesi


 

“Selçuk Elektronik”

Semerciler Mahallesi

İtfaiye Caddesi, Vatan Pasajı No:8

Adapazarı